Türk Dili Tarihi

Eski Türkçe dönemi 6.-13. yüzyıllar arasındaki dönemi kapsamaktadır. Türkçenin bütün dönemleri hesaba katıldığında; hem ses ve biçim bilgisi hem de söz varlığı bakımından en saf ve duru dönemidir. Köktürkçe, II. Köktürk kağanlığı zamanında (682- 745) kağanların yazıt olarak diktirdikleri taşlarda bulunmaktadır. Köktürk yazıtları, birer tarih ve söylev metinleridir. Tarihi söylev olarak kullanılan bu metinler aynı zamanda Türkçenin ilk yazılı dil belgeleridir. Yazıtlara bakıldığında sözlü bir dil kültürünün olduğunu gösterir. Yazıtlarda, olaylar sade, açık ve anlaşılır bir şekilde anlatılmakta; bütün duygu ve düşünceler ifade edilebilmektedir. Aynı zamanda yazıtlarda atasözleri ve deyimler kullanılmaktadır. Uygurlar ise Köktürk devletinden sonra kurulmuştur.  Budizm’i benimseyerek Uygur yazısı ve Mani, Brahmi yazılarıyla, taş ve kağıt üzerine yazılmış çeşitli metinlerle kütük basması eserler bırakmıştır. Kazılar sonucunda ortaya çıkarılan yüzlerce sandık eserin çoğu dini nitelikli olmakla birlikte; aralarında tıp, falcılık, astronomi ve şiirle ilgili eserler bulunmaktadır. En önemlileri ise Sekiz Yükmek, Altun Yaruk, Irk Bitig, Kalyanamkara ve Papamkara Hikayesi’dir.

 

Orta Türkçe dönemi ise 13.-15. yüzyıllar arasını kapsamaktadır. Bu dönem eski Türkçeyle yeni Türkçeyi birbirine bağlayan geçiş dönemidir. Türkçe bu süreç içerisinde değişime ve gelişime uğramıştır. Bu değişme ve gelişmeler yeni yazı dillerinin oluşmasına olanak sağlamıştır. Böyle bir oluşum ve dallanmaya beşiklik eden asıl bölge Harezm bölgesidir. Harezm’de kurulan ve gelişen Harezm Türkçesi, 13. yüzyıla kadar birbirinin devamı niteliğinde tek kol halinde ilerleyen türk yazı dilinin Çağatay, Oğuz ve Kıpçak temelinde yeni dallanmalara kaynaklık etmiştir. Karahanlı Türkçesi, ses ve dil özellikleri bakımından eski Türkçeye benzemektedir. İçerisinde Arapça ve Farsça kelimeler bulunmaktadır. Karahanlı Türkçesi, Köktürk – Uygur yazı geleneğinin gelişmiş ve devamı niteliğinde biraz farklılaşmış bir yazı dilidir.  Karahanlılar İslamiyeti ilk kabul eden Türk devleti olarak tarihe geçmiş ve ilk İslami eserler yazılmıştır.   Bu döneme ait başlıca önemli eserler Kutadgu Bilig , Divanü Lügati’t – Türk , Atabetü’l- Hakayık , Divan-ı Hikmet eserleridir. Çağatay Türkçesi ise 15. yüzyılda, Ali Şir Nevai vasıtasıyla ölçünlü hale gelmiştir. Çağatay Türkçesi ile yazılmış eserlerin büyük bir bölümünde Arap alfabesi kullanılmış olsa da Uygur harfleri ile de eserler yazılmıştır. Kıpçak Türkçesi, kuzey Türkçesidir. Bu dönemin önemli eserleri ise Kodeks Kumanikus, Hüsrev ü Şirin ve Gülistan Tercümesi’dir.

Batıya doğru Orta Asya’nın içlerinden hareket eden Türk boylarından biri de Oğuzlardır. Horasan ve İran’dan batıya doğru uzanarak 13. Yüzyılda Azerbaycan, Anadolu ve Irak bölgesinde Oğuz Türkçesi temelinde oluşturulan Eski Anadolu Türkçesi, Orta Türkçe dönemi içinde Batı Türk yazı dili alanının merkezi olmuştur. Genel çizgileriyle Selçuklu Devleti’nin yıkılışından Osmanlı Devleti’nin imparatorluk temellerini atışına kadar geçen dönemi kapsayan 13-15. yüzyıllardaki Oğuz Türkçesi temelinde Batı Türk yazı dili, Doğu Türk yazı dilinden ayrı, müstakil bir gelişme seyri göstermiştir. Oğuz dili, Anadolu bölgesinin geçirdiği siyasi ve etnik sebeplerden dolayı dönemlere ayrılmıştır. Bunlar ise Selçuklu Dönemi Türkçesi, Beylikler Dönemi Türkçesi, Klasik Osmanlı Türkçesi’dir. Bu dönemlerde birçok eser ve yazar edebiyatımıza kazanılmıştır.(Hoca Dehhani, Yunus Emre, Gülşehri, Aşık Paşa, Ahmedi, Şeyhi, Erzurumlu Kadı Darir, Dede Korkut)

 

Modern Türkçe dönemi 20. yüzyıldan itibaren, bugünü de içine alan bütün Türk bölgelerinde devam eden Türkçedir. Tanzimat dönemi edebiyatı eski edebiyata karşıt olarak doğmuştur. Bu dönemde eski- yeni çatışmaları olmuştur. Amaç ise edebiyatta yenileşme ve Batıdakine benzer bir edebiyat meydana getirmektir. Her ne kadar yeniyi savunsalar bile eski edebiyatın izlerini tam olarak silememişlerdir. Eski edebiyatta dil ağır ve süslü iken, yenide açık ve anlaşılır bir dil savunulmuştur. Dönemin siyasi sebeplerinden dolayı eserler topluma dayalı yazılmıştır. Önemli aydınlar ise Namık Kemal, Ali Suavi, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Vefik Paşa’dır. Servet-i Fünun dönemi, devrin siyasi ve sosyal şartlarından dolayı Tanzimatçılara göre daha çok bireysel bir çizgi etrafında ilerledi. Dil eski edebiyat çerçevesinde ilerlemeye devam edip, üsluba aşırı bir şekilde özen gösterilirken yapay bir sanat dili kurulur. Meşrutiyet döneminde,  II. Meşrutiyet’in ilanı ile dilde sadeleşme ve Türkçeleştirme faaliyetleri başlamıştır. Bu dönemde çeşitli dernekler ve dergiler etrafında birleşen aydınlar, milli dil ve kültürü ön plana çıkarmışlardır. Birçok akım oluşmuştur.( Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük, Batıcılık)

 

Cumhuriyet dönemi ise günümüzde hala devamlılığını sürdüren dönemdir. Latin alfabesinin kabulünden sonra, artık dilin gramer, sözlük ve karşılaştırmalı araştırmalar gibi sorunlarına dönüldü. Dili yabancı sözcüklerden arındırma çalışmaları başlatıldı ve bu çalışmalar birçok kuram etrafında gerçekleştirildi. Belli bir akım etrafında dönem dönem toplanmalar olmuştur fakat genelde bireysel ilerlemiştir.

 

XVIII. YÜZYILDA OSMANLI DÜŞÜNCE HAYATI

17.Yüzyıl Osmanlı Devleti için ‘Duraklama ve Çözülme Dönemi’ olarak bilinse de edebiyat açısından gelişmiş bir yüzyıldır. Bu yüzyıl şairlerinin dünya görüşüne bakıldığında kendi dönemleriyle ilgili yargılara ulaşabiliriz. Şairlerin eserlerine bakıldığında siyasi ve sosyal dönem özelliklerini de görmekteyiz.
Tarihlerin, gerçeği tarafsız ve yorumsuz yansıttığına bakılırsa, Osmanlı Devleti için idam fermanı olan Karlofça Antlaşmasının, XVIII. Yüzyıl şairinin kurtuluş fermanı olarak yorumlandığı görülür.  İşte bu nabzı Nabi;

‘’Allah Allah ne bu şadi bu meserret bu neşat
Bunu rü’yada hayal eylemez idi evham.’’  dizeleri ile bize aktarır.

Bu yüzyılın her alanında çözülme görülmektedir. Divan şiirleri metinlerine bakıldığında sosyal çevre, zihniyet ve dönemin ekonomisi hakkında birçok bilgilere ulaşırız. Koçi Bey 1631 yılında hazırladığı risalesini 4.Murad’a sunmuştur. Osmanlı Devleti düzeninin tenkidi açısından incelenmesi gereken bir metindir.

Koçi Bey, Osmanlı Devleti’nin eski gücünü tekrar kazanması için tımar ve zeamet sistemindeki bozuklukların düzeltilmesini ve tımarlı sipahilerin tekrar kuvvetlendirilmesini temel şart olarak görür. Koçi Bey’in Osmanlı sarayında görevli bir kişi olması ve düşüncelerini korkusuzca açıklamak cesaretini gösterebilecek bir karakterde bulunması eserin değerini arttırır. Bu yüzyılı anlamak için Koçi Bey risalesini okumak muhakkaktır.
Türk edebiyatında düşünceye dayalı muhteva Kutadgu Bilig’den başlayıp, sonrasında tasavvufi düşünce ile harmanlanarak Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Hacı Bayram Veli gibi şairlerin tebliğ amaçlı şiirlerinde de dile getirilir.
Osmanlı şiirinde felek, dünya görüşü, dünya ve hayat ile ilgili felsefi düşüncelere rastlanır. Toplum ve devletle ilgili esaslı düşünceler bu yüzyılda şairlerin kaleminin asıl konusudur.         Bu yüzyıl düşünce sistemi olarak şiirimizin dönüm noktasıdır. Bu yüzyıla kadar dini-tasavvufi muhtevalı bir nitelik taşıyan Divan şiiri, ifade biçimi ile sanat kaygısı güderken, öğretici unsurları da beraberinde götürmektedir. Denilebilir ki bu yüzyılda söyleyiş biçimi çok önemlidir.
Sosyal hadiselerin yorumunda şair, bir toplumbilimci olarak karşımıza çıkar. Birçok sadrazam ve vezirin başa geçtiği dönemde yönetimde şüpheler var olmuştur.

Nabi’nin ‘Hayri-name’ adlı eseri bir bütün olarak 17.Yüzyıl Osmanlı düzeninin bir eleştirisidir.

‘’Sende zâhir olıcak kibr ü gurur
Kasm ider zahrunı Allah-ı Gayur’’

(Sende kibir ve gurur göründüğü zaman gayur olan Allah, senin boynunu ikiye büker.)

 

‘’Unf ile halkı kapandun sürme

Kimseye damen ü dest öpdürme’’

(Sertlik ve kabalıkla halkı kapından kovma. Kimseye el ve eteğini öptürme.)

Katı dâ’vâcısı çokdur sardun

Karkarum zâyi’iderler kadrün

(Gerçekte devlet idareciliğinin davacısı çoktur, onun için o makamda senin kıymetini bilemezler diye korkarım.)

 

Sana tâ’zîm olunursa ne güzel

İtmeyen cahil ile itme cedel

(Sana hürmet gösterilirse ne güzel; sana hürmet göstermeyen cahil ile de sakın takışma.)

Edeb ârâyişidür insânun

Bî -edeb tâbi’idür şeytânun

(Edep insanın süsüdür. Edepsiz ise şeytanın arkasından gidendir. Örnekleri bize bu durumu gösterir. )

17.Yüzyılda düzenin bozulmasının henüz tam olarak hissedilmemesi, şairlerin daha sınırlı alanlarda sosyal tenkitlerde bulunmasını gerektirmiştir. Oysa 17. Yüzyıl şairi estetik kaygısını ön planda tutmuştur.
Koca Ragıp Paşa’nın 18. Yüzyıl insan tipi beyitlerinde bu estetik kaygısı görülür. Bir göz atalım:

‘’Revnak olmaz sühana hüsn-i edadan gayrı
Var mı seng ü güherin farkı safadan gayrı’’

(Söze parlaklık veren, ifade güzelliğinden başka bir şey değildir. Taş ile elmas arasında, saflıktan başka fark yoktur.)

‘’Yine hem-cinsi eder ademe Ragıp hasedi
Reşk eder mi sana kimse vüzeradan gayrı’’

(Ey Ragıp! İnsana yine hemcinsi haset eder seni de bu yüzden vezirlerden başkası kıskanmaz.)

Görüyoruz ki şairler, toplumun sözcüsü olarak sosyal tabloyu yansıtmıştır. Bu durumda 17. Yüzyılda ‘’Hikemi Tarz’’ın da geliştiği açıktır.

Genel olarak baktığımızda, 17.yüzyıl hakkında yapılan birçok değerlendirmeye bakılırsa ortak bir nokta vardır. O da bu yüzyılın duraklama ve çözülme dönemi olmasıdır. Bu yüzyıldaki gelişmeler şairlerde ‘’Nabi Ekolü’’nün görülmesini pekiştirmiştir. Şair, şiir dilinin özelliklerinden yararlanma imkanına göre, tarih yazıcılarından daha ‘’ferdi’’ tavır sergilemiştir. Edebi eserlerde olay ve durumlar açıkça anlatılmaktadır. Bu sayede halkın kalbindeki görüntü daha net görülmektedir. Padişahlara yazılan kasideler, kıt’alar, mersiyeler ve gazeller bunun en önemli örnekleridir. Her yüzyılda olduğu gibi bu yüzyılda da şairin dünya görüşü ve kendi dönemi ile ilgili yargılarını tespit etmek mümkündür.

 

KAYNAKÇA:

Bilkan, Ali Fuat, Nabi Divanı, Akçağ Yayınları, 1.Baskı,2013  s. 578-623

Kaplan, Mahmut, Hayriyye-i Nabi, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 3. Baskı,2015 s. 157-196

Yorulmaz,Hüseyin, Koca Ragıp Paşa, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1. Baskı, 1998, s. 78-94

SOYKIRIM YALANI ÜZERİNE

Soykırım isyanda bulunmamış olan bir kitleyi tamamen yok etmek anlamına gelir. Buna 1974’lerden sonra her yıl ısıtılarak “24 Nisan” günü gündeme getirilen sözde “Ermeni Soykırımı” da dahil edilir.  Bu konu hakkında doğru  bilgiyi ortaya koymak için zamanın şartları göz önünde bulundurularak düşünülmelidir. Olayı en iyi şekilde anlamak için kökenlerden başlayarak ele almak yerinde olacak.

 

Ermeniler Trakya’dan Anadolu’ya gelip Urartu ülkesine yerleşmişlerdir. Bu da Ermenilerin buranın yerli halkı olmadıklarını gösterir. Ermenilerin bulunduğu topraklar İskitler, Kimmer, Asur, Med ve Pers istilalarına maruz kalmıştır. Daha sonra Büyük İskender’in komutanlarından olan  Selevkos burayı ele geçirir. Çok sonralarda Anadolu Roma himayesine girer. Partlarla Romalılar arasında tampon devlet oldu. Samaniler ile Bizans mücadelesine maruz kaldı ve genellikle doğusu Samanilerin, batısı Bizanslıların topraklarına dahil oldu. Bir ara Abbasilerin eline geçse de daha sonra Bizans Anadolu’nun devamına tekrardan hakim oldu. Selçuklu zamanında Bizans’a bağlı iki Ermeni prensliği bulunmaktaydı. Ermeniler Bizans baskısından kurtulduğu için Selçukluların Anadolu’ya girmesini kurtarıcı gözüyle karşılamıştır. Daha sonra sırasıyla Harezmşahların, İlhanlıların, Umurluların, Kara ve Akkoyunluların ve Safevilerin himayesinde bulunmuştur. Daha sonra da Osmanlıların. Görüldüğü üzere Ermenilerin bulunduğu topraklar  birçok devlete ev sahipliği yapacak kadar stratejik bir konuma sahipti.

 

Osmanlı Devleti’ndeki hoşgörülü yönetim sistemi sayesinde Osmanlı-Ermeni ilişkileri çok iyiydi. Öyleki saray yönetimine kadar girmiş bulunan bu halk, Osmanlı Devletine bağlı, sadık bir azınlıktı. Bu nedenle “tebaa-i sadıka(sadık halk)” ünvanını almışlardır. Osmanlı, bünyesinde bulunan azınlıklara karşı tutumu nedeniyle o dönemlerde Batıdan Doğuya doğru siyasi sığınmalar olmaktaydı. Bu da “Ermeni Soykırımı” iddiasında ortaya atılmış önemli maddelerden yüzyıllar boyu Ermenilere zulüm yaptığımıza dair iddiaları yalanlamaktadır. Ermenilerin Türk siyaseti altında yaşadıkları refah ve hoşgörülü hayat her ölçüde tartışmasız ortaya konulmaktadır.

 

Bu barış havası 1879’lara kadar sürmüştür. Bu barış havasının bitişine 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sırasında İngiltere ile Rusya arasındaki rekabetin ortaya çıkardığı emperyalizm sorunu Ermenilerin Osmanlı Devleti’nden bağımsız bir devlet kurma çabasına girmelerine neden oldu. Bu savaşla Kafkasya’ya kadar giren Ruslar, Türkleri buradan kovup Ermenileri buralara yerleştirmiştir. Şuan Ermenistan olan topraklarda Türk çoğunluğunun olduğu yerlerde yaşayanların yerine Ermeniler yerleştirilmiştir. Ruslar Ermenilere kendi tarafında olmalarının çıkarlarına olacağını, yeni topraklara sahip olacaklarını söylediler. Rusların bu tatlı vaatleri ile Ermeniler, İngilizler yerine Ruslarla yakın olmayı tercih etti. O dönemde yaşananlara bakılınca Ruslar Ermenilere vergi ödetmemiş, karşılıksız toprak vermişti. Diğer taraftan bakıldığında ise Türkler yerlerinden edilmişti. Ermenistan kurmak isteyen Ermeni devrimcilerin yaptıkları, Osmanlı Devleti’ni parçalamak için pusuda bekleyen Avrupa devletlerinin kurnazca oyunları nefreti tetikleyen kaynaklardır. Arada bazı iyi yaklaşımlar olsa da dış etkiler yine Ermenileri serbest bırakmamıştı. Ülke dışında kurulan ve Erzurum’da da “Hınçak” ve “Taşnak” lar( Ermeni Devrimci Partileri), kendilerine destek çıkmayan Ermenilere de rahat yüzü göstermemiştir. Görülüyorki Ermeni sorunu Ermenilerin kendi içinden ve ihtiyaçlarından değil, büyük devletlerin bölge üzerindeki çıkar hesaplarından kaynaklanmıştır. Büyük devletlerin kendi hesaplarını gizlemek için sorunu bir insanlık ve din sorunuymuş gibi göstermeleri Ermeni kilisesini de etkilemiştir. Başta Ermeni Patrikhanesi olmak üzere bağımsızlık ve büyük devlet kurma hayali peşinde koşan Ermeniler, işlerine gelen bu olaylar karşısında üzerlerinden oynanan oyunlara ses çıkartmamışlardır.

 

Ermeni sorunu Osmanlı Devleti’nin iç sorunu olmaktan çıkmış, uluslararası bir boyuta bürünmüştür. Buna sebep olan Ayastefanos Antlaşması’nın imzalanması ve antlaşmanın 16.

maddesine Ermenilerle ilgili bir hüküm eklenmesi İngiliz, Rus ve Osmanlı delegeleri arasında yapılan özel görüşmeler neticesinde, Ayastefanos Antlaşması’nın 16. maddesinin fazla değişikliğe uğramadan Berlin Antlaşması’nın 61.maddesi olarak kabul edilmesidir. Osmanlı Devleti’nden bu maddelerle Ermeni halkı için ıslahatlar yapılması isteniyordu. Ancak Avrupa’nın Ermeni ıslahatı baskısı üzerine yapılan ıslahatlar ne Avrupa’yı ne de Ermenileri tatmin etmiştir. Zaten İngiltere de hasta ve aksi Osmanlı Devleti yerine Rus emellerine karşı koyacak, Hindistan yolunu dış sorunlara kapayacak geniş genç bir devlet istiyordu. Bu nedenle Ermenileri yanlarına çekmek istiyorlardı.  Hatta bunun için Protestan dayanışmasını artırarak bölgede zaten aktif olan misyonerlerine yön verdi. Onlar proHristiyan fakat katı bir  Müslüman düşmanıydılar. Osmanlı İmparatorluğu’nun dinlere karşı hoşgörülü oluşunu kullanarak ülkede yüzlerce okul ve kilise açmış ve daha çok da Ermeni çocukları devşirmişlerdi.

 

1816 yılında Moskova’da kurulan Ermeni Şark Dilleri Enstitüsü kimlikleri büyük ölçüde kaymaya uğrayan Ermenilere eski ulusal bilinçlerini kazandırma faaliyetlerini arttırarak, Rusya’nın emellerine hizmet etti. Öte yandan Rusya bağımsız bir Ermenistan istemediği gibi, özerk bir Ermenistan oluşmasını da çıkarlarına uygun görmemekteydi. Verdikleri düzenleme ve Ermenileri hak düzenlemeleri Türklerin 1863’te Nizamname-i Milleti Ermeniyan’la verilen hakların çok altında kalmaktaydı. Bu da Türklerin Ermenilere rahat bir ortam sağlamaya çalıştıklarını, huzursuzluk çıkmaması için ellerinden geleni yaptıklarını gözler önüne sermektedir.

İngiltere’nin Ermenileri yanına çekmek isteyip onları özerkleştirmek istediğini belirtmiştim. Bunun için Protestan dayanışmasını artırarak bölgede zaten aktif olan misyonerlerine yön verdi. Onlar Protestan’dı fakat katı bir  Müslüman düşmanıydılar. Osmanlı İmparatorluğu’nun dinlere karşı hoşgörülü oluşunu kullanarak ülkede yüzlerce okul ve kilise açmış ve daha çok da Ermeni çocukları devşirmişlerdi.

Sasun isyanı 1894’de gerçekleşmiştir ve Berlin kongresinden sonraki ilk ayaklanmadır. Kafkasya’dan gelip Taşnaksutyan Komitesinden yardım alan bir Ermeni Sasun’a gelerek buradaki Ermenileri kışkırtıp katliam planları hazırlamaya başlamıştır. Kanlı olaylarla sonuçlanan bu isyan sonucunda hükümet olayı yerinde incelemek üzere soruşturma komisyonu kurmuştur. Asiler, İngiltere’den gelmiş modern silahlarla her şeyi yapmışlar; yangın, adam öldürme ve yağmadan sonra düzenli Osmanlı askerine karşı durup kafa tutmuşlardır. Soruşturma heyeti aldığı kararda; Osmanlı Hükümetinin asilere karşı asker göndermekle en kanuni hakkını kullandığını, bu askerler kanlı çarpışmalar sonucu asileri geri püskürtmüşlerdir, diye yazmıştır. Sasun olayı artık bir tarihi olay idi. Bu olayla birlikte artık herkes tarafından anlaşılan bir gerçek vardır ki bin yıllık Türk-Ermeni barışı artık söz konusu olamazdı. Bunu daha ciddi olan Van isyanı izlemiştir. Bu isyan hem batılı devletlerin ve kamuoyunun dikkatini Osmanlı Ermenileri üzerine çekmiş, hem de Müslüman ve Hıristiyanlar arasındaki nefreti fişekleşmeye yetmiştir. Nitekim bu isyanın ardından Ermeni terör örgütleri daha fazla eyleme yönelmekten çekinmemişlerdir.  Kuşkusuz 26 Ağustos 1896’daki Osmanlı Bankası baskını dış baskıları artırmaya yönelik olup başarıyla sonuçlanan bir plandı. Sasun’da ikinci isyan ile Zeytun, Adana ve diğer bölgelerdeki isyanlar Türk-Ermeni halklarını birbirine karşı kin duydurmayı amaçlamış ve kısmen başarılı olmuştur. Bu kin Birinci Dünya Savaşı’na da yansıyacaktı.

 

Ayaklanmaların yanı sıra Ermeni örgütleri dönemin padişahı olan II. Abdülhamit’e bir suikast düzenlediler. Çünkü II. Abdülhamit’in İslam birliği siyaseti, İngiltere’nin dış politikasına bir meydan okumanın yanı sıra, Hıristiyan Osmanlı uyrukların ülkedeki geleceği için bir tehditti. Hem batılı güçlerin isteklerinin hem de bağımsız Ermenistan’ın gerçeklemesi için Sultan II. Abdülhamit tahttan inmeli ve Meşrutiyet rejimi kurulmalıydı. Böylece bastırılan ayrılıkçı düşüncelerin kendilerini siyasi olarak duyurmaları . Bu amaçla bir atlı arabaya 120 kg miktarında patlayıcı yerleştirerek padişahın Cuma selamlığından sonra Yıldız Hamidiye Camii önündeki yoluna yerleştirdiler. Suikast için padişahın kendi arabasına yürüyüş süresi gibi en ince detay dahi hesaplanmıştı. Patlayıcıların içine konduğu arabaya metal parçaları doldurulup bombanın etkisi artırılmıştı. Ancak Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin Sultan Abdülhamit’e bir soru sorarak geciktirmesi üzerine bomba Sultan Abdülhamit’in etki alanı dışındayken patladı ve padişah hiçbir zarar görmeden kurtuldu. Patlama sonucu civardaki halk arasında 26 kişi öldü ve 58 kişi yaralandı. Olaydan sonra yapılan araştırma sonucu olaya karışan 40 kişinim kimlikleri belirlendi. Bunlardan 15 kişi yakalanarak tutuklandı. Hedeflerine suikast ile ulaşamayınca, bu emellerini İttihat ve Terakki Partisi içerisinde yer alarak gerçekleştirmişlerdir. 1908 yılında Meşrutiyeti ilan edilmeye zorlanan II. Abdülhamit, bir yıl sonra gerçekleştirilen ve 31 Mart vakası olarak bilinen bir darbe ile tahttan uzaklaştırıldı. Meşrutiyetin ilanı belki Osmanlı vatandaşlarının tümü için bir hürriyet döneminin başlangıcı olsa da Ermeni örgütleri Müslüman bir devletin uyruğu olarak bir hürriyet yaşamaktan aslında çoktan vazgeçmişlerdi. Bunu İttihat ve Terakki’nin Türkçü kanadı belki o zamanlar anlayamamıştı.  1909 Adana isyanı İttihatçıların ateşlediği hürriyetin Ermenilerin Ağrı etrafında yaşayan bir millet olduklarını göstermek için kullanmalarından ibaretti. İttihat ve Terakkinin hürriyet sarhoşluğu içinde olduğu sıralarda, başta Ermeniler olmak üzere ülkeden kopmak isteyen milletler bu özgürlük ortamını siyasi bağımsızlıkları için ustaca kullanmışlardır. Ermeni komiteleri de hürriyet ortamından yararlanarak bu dönemde örgüt merkezlerini güçlendirmişler, halkı silahlandırmışlar ve toplu savunma önlemleri geliştirmişlerdir. Trablusgarp ve Balkan savaşlarının Osmanlı İmparatorluğunu iyice yaşlandırması da işlerine geldi. Fakat değişen dengeler de, Rusların dikkatlerini tekrar Ermeniler üzerine çekmişti. Almanya’nın Osmanlı İmparatorluğunda nüfus kazanması karşısında, Rusya’nın desteğine gereksinim duyan İngiltere, Doğu Anadolu Ermenilerinin tekrar Rusya ile yakınlaşmasına yeşil ışık yakmıştır. Rusya da 1890’larda bıraktığı yerden Ermeni ıslahat projesini dünya çapında gündeme getirecek şekilde Osmanlı Devleti üzerinde baskı uygulamaya kaldığı yerden devam etmiştir. İktidardaki İttihat ve Terakki Partisi ise Ermenilerin bağımsızlık hedeflerini törpüleyecekleri ve dış müdahaleleri durdurabileceği düşüncesiyle ıslahatları kendi düşünceleri ile uygulamaya karar verir.

 

Gelelim Birinci Dünya Savaşı’na. İddia edilen ve defalarca söylenenlerden biri de Ermenilerin bu savaş sırasında soykırıma uğradıklarıdır. Bugünün gözüyle olaya bakmaya çalışmak bizi doğruya götürmez. Bu nedenle olayı o dönemin şartlarıyla ele alırsak o zamanlarda Osmanlı’nın çeşitli cephelerde savaşan askerleri bulunmaktaydı. Bu orduların

geri hatlarının güvende kalması amacıyla tedbirler almış ve Ruslara yardım ve yataklık edip Türk askerine zorluk çıkardıkları için Ermenileri tehcire tabi tutmuştur. Tehcire tabi olan Ermenilerin huzuru ve güvenliği için zamanın koşullarına bağlı olarak devletin imkanlarının el verdiği kadar tedbirlerin alındığı belgelerle ortaya koyulmuştur.  Ermenilerin yaptıklarından haberdar olan devlet görevlileri yapılanlardan dolayı Ermeni Patriğine uyarıda bulunmuşlardır. Ancak bu uyarı Hınçak ve Taşnak komitecileri tarafından kale alınmamıştır. Kars ve Ardahan civarında Rusların tahrikiyle öldürülenlerin sayısının otuz bine ulaştığı, kadın ve çocukların dağlarda perişan halde bulundukları ve bu hususta tarafsız devletler nezdinde gerekli girişimlerde bulunulmasına dair Osmanlı Ordusu Başkumandanlığı’ndan Hariciye Nezareti’ne tezkire göndermiştir. Sivas’ta, Taşnak Cemiyeti adıyla gizli bir cemiyet kuruldu. Amacı ordu gerisinde karışıklık çıkarıp İtilaf Devletlerine kolaylık sağlamaktı. Ruslar Ermeni ayaklanmasından yararlanarak Kotor’u işgal etti. İran’daki Ermeni çeteleri de Van’da çıkacak isyandan yararlanarak Ermenilerin yardımıyla kente gireceklerdi. Ruslara yol açmak için Müslüman halkı ortadan kaldırmak için ellerinden geleni yapıp Van’da isyan çıkardılar. Daha sonra bu isyan diğer yerlere de sıçramıştır. Banka, postanede, Duyun-u Umumiye Dairesi gibi resmi daireleri yakıp karakollara saldırdılar. Van ve çevresini ele geçirdiler. Komitecilerden Aram Manukyan vali olarak atandıktan sonra daha önceden yaptıkları gibi Müslüman halkı ayırt etmeden vahşi bir katliama sürüklediler. Kaynar sulara atılan bebekler, gözleri oyulup türlü işkenceler yapılarak öldürülen erkekler, tecavüze uğrayan kadınlar… Bu gibi ahlaksız ve aklın almadığı feci katliam faaliyetleri tehcir kanunundan önce gerçekleşmiş olaylardır.

 

Bu gibi isyanlar ülkenin diğer taraflarında da gerçekleşmeye başlamıştır. Van İsyanı’nın patlak vermesi üzerine, bu olayları başlatan ve Ermenileri silahlandıran komite yuvalarını dağıtmak için Dâhiliye Nezareti’nin, vilâyetlere ve kasabalara bir genelge yolladı. Ermeni komitelerinin kapatılıp belgelerine el konulmasını, liderleri ile faaliyetleri bilinen Ermenilerin tutuklanmasını, bunlardan bulundukları yerlerde kalmaları sakıncalı görülenlerin uygun yerlerde toplanmasını ve tutuklananların askeri mahkemelere sevkini istemiştir. Zeytun ve Maraş civarından şimdiye kadar Konya’ya gönderilenlerden başka Ermeni sevk edilmemesi ve bundan sonra gönderileceklerin Halep, Zor ve Urfa’ya sevkedilmeleri de istendi. Konya’ya gönderilen Ermenilerin iskân ve iaşe masraflarının karşılanması için Maliye Nezareti’netebligat yapıldığı, bunun için gerekli miktarın ve ne kadar Ermeni bulunduğunun tespiti yapıldı.   Maliye Nezareti’ne mensup Ermeni memurlardan komite mensubu olanlarla, sadakatsizlik gösterdikleri kesinleşenlerin cezalandırıldı ve icap edenler de Ermeni bulunmayan vilâyetlere gönderildi. Bunun dışında İzmir, İstanbul, Halep, Maraş, Antep gibi yerlerde de yıkıcı faaliyetlerde bulunan Ermeni ırkı saldırısı karşısında binlerce Türk kendi toprağında muhacir olmuş, zulümlerden kaçmaktaydı. Ordu bir taraftan düşmanla çarpışıyor, diğer taraftan da Ermeni isyanlarını durdurmak için uğraşmaktaydı.

 

Buna dayanamayan Osmanlı tehcir kanununu çıkarmakta yarar buldu. Çünkü ancak bu şekilde ülke içindeki düzen ve can güvenliği sağlanabilirdi. 24 Nisan 1915’te Ermeni komitelerin kapatılıp ele başlarının tutuklanması emri verildi. 2345 Ermeni komiteci tutuklandı. Aynı tarihte savaş yeri etrafındaki Ermeni halkının belli bir kısmının masum halka yaptıkları işkenceler ve düşmanla yaptığı iş birliği Van, Bitlis, Erzurum illeri; Ceyhun, Osmaniye, Dörtyol bölgeleri, Maraş’ın kırsal bölgesi Halep’in şimdiki Hatay ili bölgesini içine alan kısmında bulunan Ermeniler tehcir edilerek başka bir bölgeye yerleştirilmek istenmiştir. Bu teklif 1 Haziran’da Takvim-i Vekayı’da yayınlanmıştır. Osmanlı kanununun uygulanmasında sorun çıkmaması için elinden geleni yapmıştır. Hayvan taşınacak malları yanında götürecek olan Ermenilere taşıyamayacakları mallar için de devlet onlara malın karşılığı parasını ödeyecekti. Yaşanan bir aksaklıktan görevli sorumlu tutulacaktı. Muhtaç durumda olanların masraflarını devlet karşılayacaktı. Önceden sahip olduğu iktisadi duruma göre ihtiyacı doğrultusunda arazi verilecekti. Göç edilenler izinle yer değiştirebileceklerdi. Kısaca özetlenen tedbirler için 115 milyon kuruş harcamış, ayrıca iaşe bedeli olarak da elli milyon kuruş civarında harcanması düşünülmüştür. Burada hedeflenen onların düşmanla işbirliği yapmalarını engelleyip ülkede düzeni ve can güvenliğini sağlamak amaçlanmıştır. Bu da Osmanlı’nın Ermenileri yok etmeye çalışmadığını göstermektedir. Ne var ki yola çıkan ilk kafile aşiretlerin saldırısına uğramıştır. Bunun için tedbir alınmaya çalışılmıştır. Türk halkına zarar veren Ermenilerin aileleriyle uzaklaştırmaları, kendi halleriyle uğraşan tüccar ve esnafın vilayet içindeki başka bir yerleşim yerine geçmeleri suretiyle kalmaları; Elazığ, Diyarbakır ve Sivas’ta  bulunan Ermenilere dokunulmaması genelgelerde belirtilmektedir. Ortaya konulan bu bilgiler bize tehcir işinin sorunsuzca insani değerler çerçevesinde gerçekleşmesi için Osmanlı Devleti’nin elinden geleni yaptığını dönemin şartlarıyla gözler önüne serer. Nitekim yine de komiteciler ortalığı karıştırmaya devam etmiştir. Bu uymayanlar divanda yargılanıp 1397 kişiden bir kısmı idam, diğerleri gerekli cezalara mahkum edilmiştir. Bu olayda iki taraftan da ölenler olmuştur. Ayrıca Ermeni halk ölümünde Ermeni bir vatandaşın Ermeni’yi öldürdüğü vakası da çoktur. Çünkü devrimci Ermeniler, kendilerine uymayıp göç eden halk kafileleri durdurmaya çalışmışlardır. Bu şekilde ölen Ermeni sayısı da çoktur.

 

Osmanlı Devleti, Nazilerin aksine, topraklarında yaşayan Ermenilerin belli bir coğrafyadakilerini nakletmiştir. Nakil, Osmanlı Devleti’ne karşı silaha sarılan Ermeni gruplarını ve onlara destek verenleri kapsamaktadır. Nakledilenler yine Osmanlı sınırları içinde yer alan bir coğrafyaya göç ettirilmiş, göç hazırlığı yapmaları için bir hafta ile 15 gün arasında süre verilmiştir. Nazilerin insanları evlerinden zorla alıp yaka-paça toplama kamplarına götürdükleri gibi götürmemişlerdir. Göçen Ermenilerin tüm ihtiyaçları (yiyecek, sağlık, bilet temini vb.) devlet tarafından “Muhacirin tahsisatı”ndan karşılanmış, bir şehir ve kasabada yaşayan Ermenilerin tümü sürgüne gönderilmemiş, hastalar, yetimler, Katolik ve Protestan mezhebi mensuplarıyla, zanaat sahipleri ve orduda görev yapanlar tehcir kapsamı dışında tutulmuştur. Göçe tabi tutulanlar için devlet tarafından evler yapılması, hayatlarını devam ettirebilmeleri için yerleştirildikleri yerlerin ziraata elverişli olması, geldikleri vilâyetler belirlenerek, nüfus kayıtlarının çıkarılması kararı alınmıştır. Nazi kamplarının aksine, hasta göçmenler için kamplarda hastaneler kurulmuş, göçmenlerin sağlık sorunları ile ilgili olarak çeşitli ülkelerin sağlık ekiplerine kamplarda görev yapmaları için izin verilmiştir. Konsolos raporlarına göre, bu yabancı sağlık mensuplarından bazıları bulaşıcı hastalık nedeniyle ölmüştür. Kimsesiz çocuklar ve yetimler, yetimhanelere ve bazı zengin ailelerin yanına yerleştirilmiştir. Ancak 1919’da geri dönüş izni verilince, bu çocuklar yakın akrabalarına teslim edilmiştir. Aşiretlere ve sivil halkın saldırısına karşı göç yapan kafileleri korumak üzere jandarma görevlendirilmiş, suistimalde bulunan görevli ve halktan kimseler mahkemede cezalandırılmıştır. Bir Müslümanla evlenmiş kadınlar göçten muaf tutulmuştur. Bu gibilere, savaş sonrasında çıkarılan bir yasa ile, istedikleri takdirde eski dinlerine dönebilme imkânı tanınmıştır. Savaş, kuraklık, çekirge istilâsı, seferberlikten dolayı iş yapabilecek hemen bütün erkeklerin silah altına alınması gibi nedenlerle, tarladaki mahsulün kaldırılamamasının bir sonucu olarak ortaya çıkan yiyecek sıkıntısından dolayı, başta Amerika olmak üzere çeşitli devletlerin yardım kuruluşlarının yardım talepleri kabul edilmiş, bunlar tarafından Suriye’deki Ermenilere yardım edilmiştir. Savaşın sona ermesiyle birlikte, devlet tarafından çıkarılan “geri dönüş kanunu” ile göçmenlerin evlerine dönmeleri sağlanmış, Ermeni Patrikhanesi’nin tespitlerine göre 644.900 Ermeni geri dönmüştür. İşte bu da tehcir olayının soykırım olmadığını kesin bir şekilde göstermektedir.

 

İşte bunun hala soykırım olduğunu iddia edenler, bugüne kadar ispat edecek bir belge sunamamışlardır.  Tezlerini kuvvetlendirebilmek için, Talat Paşa’ya ait olduğu söylenen sahte telgraflar ortaya atmışlardır. Yapılan incelemelerde, telgraflar üzerinde Osmanlı bürokrasisinin gerekli işlem kayıtlarının bulunmadığı; telgrafın gönderildiği iddia edilen valinin, o tarihte o vilâyette valilik yapmadığı; her Osmanlı belgesinin en üstünde yer alan besmeleye farklı şekilde yer verildiği ve en önemlisi de Talat Paşa’nın imzasının sahte olduğu ortaya çıkmıştır. İddiada bulunanların en önemli açıklarından biri de 1915’ten itibaren öldürüldüğü iddia edilen Ermenilerin sayısının sürekli yükseltildiğidir. 600 binlerden başlayan rakamlar, günümüzde 1,5 milyona çıkarılmıştır. Halbuki, o tarihlerde yabancı devletlerce yapılan nüfus tespitlerinde, Osmanlı Devleti’nde yaşayan Ermenilerin toplam nüfusu ortalama 1,5 milyon olarak gösterilmektedir. Peki  gerçekten böyle olsaydı,  savaş bittikten sonra geri dönüş yasasıyla geri dönecek Ermeni halkı olur muydu?

 

Bu sadece Birinci Dünya Savaşı’nda gerçekleşenlerdir. Milli Mücadele sırasında da devam eden benzer olaylar günümüzde sanki bunları biz yapmışız gibi anlatılmaktadır. Öne sürdükleri belgelerin sahteliği herkes tarafından anlaşılsa da Avrupalıların oynadığı oyunlar, Ermenilerin hala sönmeyen umutları soykırım iddialarını ısıtıp ısıtıp önümüze sürmeleri sonucunu doğurmaktadır. Ortaya konulan belgeler doğrultusunda ve makalenin başında yapılan tanıma göre tehcir olayı soykırım değildir. Ermeniler tehcirden önce ayaklanmaya başlamışlardır. Zaten yaptıkları ihanet nedeniyle başka bir yere göç edilmeleri istenmiştir. Olayda ölenler başkaldırmalar, hastalar, yol şartlarına ayak uyduramayanlar, yer değiştirme, yoldaki saldırılar vb nedeniyle olmuştur. Türklerden ölenler daha çoktur. Yakın zamanda yapılan kazılarda Erzurum ve çevresinde ortaya çıkarılan yüz binlerce kafatasının incelemeler sonucu Türklere ait olduğu ortaya konulmuştur. Bu bağlamda ülkemiz Ermeni meselesi ya da soykırım denilen meseleyi tarihteki arşivleri ve görgü tanıkları ile yalanlamaktadır. Bu yalanlama sadece bizim içimizden değil, Avrupalı devletlerin bu olayların içinde bulunmuş asker ve diplomatlarından de gelmektedir. Bugün bizler temiz tarihimizle bu konun tarihçiler nezdinde tartışılmasını isterken Ermeni halkı bunu siyasi arenaya sürükleme konusunda direnmektedir. Bu durum da onların kendi tarih ve iddialarına güvenmediğinin açık bir kanıtıdır. Bir soykırım varsa kendi topraklarında bir azınlık tarafından vahşice katledilen Türk soykırımıdır. ERMENİ SOYKIRIMI PALAVRADIR!

 

 

 

Dipçe:

 

Ayastefanos Antlaşması 16. maddede açıkça, Ermeni halkı konusunda Osmanlı Devleti’nin ıslahat yapması söyleniyordu.

 

Berlin Antlaşması 61. maddede açıkça, alınacak önlemlerle Ermenilerin Çerkez ve Kürtlere karşı huzur ve güvenliklerini sağlamayı Osmanlı Devleti üzerine aldığı söylenmekteydi.

 

 

 

Bibliyografya

 

Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri 1914-1918, cilt 1-11, Genelkurmay Yayını, Ankara, 2005.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayın No:52

 

Atatürk Üniversitesi Rektörlüğü: Tarih Boyunca Türklerin Ermeni Toplumu ile İlişkileri Sempozyumu, Ankara, 1985

 

Bolayır, Talat Paşa’nın Hatıraları, İstanbul,1946

 

Dokuz Eylül Ün. Rek.:Türk Tarihinde Ermeniler Sempozyumu, Tebliğler ve Panel Konuşmaları, İzmir, 1983

 

Karacakaya, Recep: 1908-1923 Türk Kamuoyu ve Ermeni Meselesi, İstanbul, 2005

 

Karacakaya, Recep, Kaynakçalı Ermeni Meselesi Kronolojisi(1878-1923), İstanbul, 2001

 

Konukçu, Enver: Ermenilerin Yeşilyayla’daki Türk Soykırımı, 11-12 mart 1918, Ankara, 1990

 

Türk Tarihinde Ermeniler, Haz.: Azmi Süslü, Fahrettin Kırzıoğlu, Refet Yinanç, Yusuf Halaçoğlu, Ankara, 1995

 

Kanada’daki Toronto Üniversitesi “Doğu Anadolu’da İnsanlık Trajedisinin 100. Yılı” Konferansı katılan Amerikalı tarihçi Prof. Justin McCarthy, 1915 Olayları değerlendirmesi

TÜRKLERİN ÇAĞ DEĞİŞİMİNE ETKİLERİ

 

Türkler olmadan bir dünya tarihi yazılamaz. ‘’İlber Ortaylı’’

Bulunduğumuz dünya, yaşadığımız güne gelene kadar çeşitli evrelerden geçmiştir. Bu evrelerin sonuçlarının tüm dünyayı etkileyenleri, eski bir devri kapatıp yeni bir devri açmasından ötürüdür ki çeşitli isimlerle adlandırma gereksinimi duyulmuştur. MÖ. 3200 yılında, bir Mezapotamya devleti olan Sümerlerin yazıyı bulması, tarihi çağları başlatan olay olarak kabul görmektedir. Konumuz gereği kısaca bu çağlara değinmek gerekirse, az önce de bahsettiğim gibi, yazının bulunmasıyla İlk Çağ, milattan önce 3200 yılı başlangıcıyla kabul görmüştür. Ardından Orta Çağ, Kavimler Göçü adı verilen nüfus hareketi sonucunda başlamıştır. Kavimler Göçü, 350-800 yılları arasında Asya’dan Avrupa Kıtası’na yapılan ve kalabalık kitlelerin katıldığı bir göçtür. Ortaçağ’ın ardından, 1453 yılında, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesi, Ortaçağ’ı sonlandırıp Yeni Çağ’ın başlamasına sebep olacaktır. Son çağ olan ve kimi kesimler tarafından Uzay Çağı olarak adlandırılan Yakın Çağ’ın başlaması ise 1789-1799 yılları arasında gerçekleşen Fransız İhtilali sonucunda gerçekleşecektir.

Kısaca değindiğim bu çağlardan sonra, asıl konumuz olarak ele alacağım, Türklerin birinci elden etkisiyle gerçekleşen çağ değişiklikleri olan, Orta Çağ ve Yeni Çağ’ın başlangıçları ve ardından (dolaylı olarak) Yakın Çağ’ın başlamasında Türklerin ne gibi etkilerinin olduğunu ve dünya tarihinde nelere sebebiyet verdiklerini bu yazımda sizlere aktaracağım.

Orta Çağ, kavimler göçü ile başlayıp İstanbul’un Osmanlı Devleti tarafından fethedilmesine kadar yaşanan dönemin en kapsamlı adıdır. Türk devletlerinin ilk ve anayurdu hepimizin bildiği üzere Orta Asya’dır. Tarih bilgilerimize göre Orta Asya’da kurulan ilk Türk Devleti, Büyük Hun İmparatorluğu’dur. Devletin merkezi Türklerin kutsal saydığı Ötüken havalisidir. Çinlilerin böl, parçala ve yönet politikası sonucunda Hun İmparatorluğu önce Kuzey Hunları ve Güney Hunları olarak ikiye ayrılıp, ardından tamamen yıkılmıştır. Bu büyük imparatorluğun yıkılması sonucunda Hunlar dağılmıştır. Hunların bir bölümü Balkaş Gölü ile Aral Gölü arasındaki coğrafyada yaşamlarına devam etti. Bir süre sonra buradaki Hunlar, diğer Türk boylarının onlara katılması sonucunda tekrardan güçlendi. Balamir zamanında Türkler, Hazar gölünün kuzeyinden batıya doğru ilerlemeye başladılar. Bu ilerleme sonucunda Avrupa kavimleri birbirlerine baskı yaparak yer değiştirmeye başladılar. Bu yer değiştiren toplumlar, Avrupa’nın bugünkü milletlerinin coğrafyalarının belirlenmesinde çok keskin bir role sahip olmuştur. Görüldüğü üzere Türkler, İlk Çağ’ın sona erip, Orta Çağ’ın başlamasında ilk elden etkiye sahip olmuşlardır. Peki Türklerin etkisiyle gerçekleşen kavimler göçünün sonuçları neler olmuştur? Kavimler Göçü ile Türkler dünya tarihinde neye sebep vermişlerdir? Bunları madde madde özetlemek gerekirse;

1 – Roma İmparatorluğu 395 yılında önce Doğu ve Batı olarak ikiye ayrıldı. Batı Roma 476 yılında Germen kavimleri tarafından yıkıldı.

2- Avrupa’nın etnik yapısı değişti. Germenlerin Avrupa’ya karışması yerli milletleri ortaya çıkardı.

3- Türkler Avrupa’da Avrupa Hun Devletini kurdular.

4- İngiltere, Fransa gibi Avrupa Devletlerinin temelleri atıldı.

5- Avrupa’da feodalite (derebeylik) rejimi ortaya çıktı.

6-Şövalye tabakası ortaya çıktı.

7- Avrupa’da edebi destanlar ve efsaneler meydana çıktı.

8- İlk Çağ kapandı, Orta Çağ başladı.

 

Yeni Çağ, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden, Fransız İhtilaline kadar yaşanan devrin en kapsamlı adıdır.  Dev surlarla çevrili İstanbul, fethedilmesi çok güç bir yerdi. 1453 yılında, Fatih Sultan Mehmet, geliştirdiği şahi toplarının kullanımıyla ve gemileri karadan yürüterek bu fethedilmesi güç yeri uzun uğraşlar sonucunda fethetmeyi başardı. Bu olayın ardından Orta Çağ bitti ve Yeni Çağ başladı. İstanbul’un fethinin sonuçları bütün dünyayı etkilediği için, bir çağı kapatıp yeni bir çağı açan olay olarak kabul görmüştür. Birinci elden Türklerin etkili olduğu bu çağ değişiminde Türkler neye sebebiyet vermişlerdir? Türkler dünyada ne gibi değişikliklerin yaşanmasına sebep olmuşlardır? Bunları maddeleştirmek gerekirse:

 

1 – Bölgede yaklaşık 1000 yıldır hüküm süren Bizans İmparatorluğu yıkıldı.

2-  İstanbul’un fethi ile savaş sırasında top kullanılmasının önemi ortaya çıkmış, bu devirden sonra özellikle kuşatmalarda, büyük ve güçlü topların kullanımı yaygınlaşmıştır.

3- İstanbul’un fethi en güçlü kale surlarının bile yıkılabileceğini göstermiş, bunun sonucunda Avrupa’da feodalite sistemiyle yönetilen bölgelerin gücü azalmış ve merkeziyetçi devletlerin kurulması için uygun ortam şartları oluşmaya başlamıştır.

4-  Osmanlı Devleti’nin Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de egemenlik ve ticari üstünlük sağlaması, İpek Yolu’nun kontrolünü ele geçirmesi ile Avrupa Devletleri alternatif ticaret yolları aramaya koyulmuş, Coğrafi Keşifler başlamıştır.

5 – Kuşatma sırasında İstanbul’u terk eden önemli ilim ve bilim adamları, İtalya başta olmak üzere diğer Avrupa ülkelerine yerleşmiş, edindikleri bilgiler ve tecrübeler ışığında Rönesans hareketlerinin başlamasına yön vermişler ve katkıda bulunmuşlardır.

6 – İstanbul’un fethi sonrasında Osmanlı Devleti’nin Ortodoks Patrikhanesi’nin devamlılığını sağlama politikası ve yönetimi altındaki Hristiyanlara hoşgörülü davranması, Hristiyan devletler topluluğunu bölme ve  Katolik Kilisesine karşı bir güç oluşturmasını sağlamıştır.

7- Orta Çağ sona ermiş, Yeni Çağ başlamıştır.

 

Yazımın başlarında bahsettiğim üzere Yakın Çağ, Fransız İhtilali ile başlayan ve günümüzde hâlâ yaşanan dönemin en kapsamlı adıdır. Yakın Çağ’ın ortaya çıkışında Türklerin etkilerine gelecek olursak, bu etkiler doğrudan olmasa bile dolaylı olarak ortaya çıkmışlardır. Peki bu dolaylı etkiler nelerdir diye soracak olursak, yukarıda İstanbul’un fethinin sonuçlarında yazdığım, özellikle 4. ve 5. Maddeleri biraz incelemek gerekir.

Osmanlı Devleti’nin İstanbul’u fethinden sonra İstanbul’dan Avrupa’ya dağılan önemli ilim ve bilim adamları, Reform ve Rönesans’ın gerçekleşmesinde büyük rol oynamışlardır. Reform ve Rönesans ile baskıcı Katolik Kilisesi’nin etkinliği azalmış, Avrupa insanı özgür düşünce ortamına kavuşmuştur. Osmanlı Devleti’nin önemli ticaret limanlarını ve yollarını elinde bulundurması ise, Avrupa insanını yeni ticaret yolları aramaya adeta mecbur bırakmıştır. Bu durumun bir sonucu olarak Coğrafi Keşifler başlamıştır.

Görüldüğü üzere Türkler, Reform, Rönesans ve Coğrafi Keşifler üzerinde etkiye sahip olmuş ve hemen ardından yaşanacak olan Fransız İhtilali bu dolaylı etkileşimlerin sonuçlarından birisi olmuştur. Fransız İhtilali aydın bir halkın hareketidir. Bu aydınlanmanın Reform, Rönesans ve kısmen Coğrafi Keşifler sayesinde gerçekleştiğini düşününce, Reform, Rönesans ve Coğrafi Keşiflerin yaşanmasında İstanbul’un fethi, dolayısıyla Türkler, dolaylı olarak etkili olmuşlardır.

Yazının başında verdiğim İlber Ortaylı’nın cümlesinden yola çıkarak birkaç cümle söylemek gerekirse, Türkler tarihin bugünkü şeklini almasında çok ciddi etkilerde bulunmuşlardır. İleride yaşanılacak olası çağ değişimlerinde de Türkler etkiye sahip olabilecekler midir bilinmez ama, tarihten ders çıkartmak gerekirse, bunun gerçekleşmesi kuvvetle ihtimaldir.

MISIR UYGARLIĞI’NIN ARA DÖNEMLERİ

Maurice Vieyra’nın Nil’in armağanı olarak adlandırdığı Mısır’ı, birçok bilim insanı araştırmış ve şaşırtıcı bilgiler elde etmiştir. Geçmişte yapılan bu araştırmalar yetersiz kalmış olacak ki günümüz insanı merakına yenik düşerek araştırma yapmayı sürdürmüş ve var olan bilgi boşlukları zamanla doldurulmuştur. ‘’Çağdaş entelektüel insan’’ ekonomik ve siyasi tarihten başka kültüre ve sanata önem verdiği için bu yazıda Mısır uygarlığının duraklamasına neden olan ekonomik ve siyasi olayları ele alacağız. Mısır uygarlığı toplamda üç ara dönem yaşamıştır. Buna göre;

Birinci Ara Dönem (yaklaşık İ.Ö. 2198- İ.Ö. 1938)

Bu dönem VI. Hanedanlığın sonundan XI. Hanedanlığın ilk yıllarına dek uzanır. VI. Hanedanlığın sonundan yönetimin IX. Hanedanlık zamanında Herakleopolis kentine geçmesi arasındaki yaşanan olaylar tam anlamıyla bilinememektedir. Herakleopolis krallarının geçmişi de tümüyle karanlıktır.  Neferkare Pepi II zamanında merkez Memfis’tir. Onun uzun süren iktidarından sonra başa geçen firavunlar ülkeyi iyi yönetememişler ve ülke bir iç kargaşaya sürüklenmiştir. Mısır merkezi denetimden uzak kalmıştır. Bu durum yerel iktidarların güçlenmesine neden olmuştur. Kimi araştırmacılar yerel ailelerin kraliyet denetiminden bıktıkları, bundan dolayı bağımsız hükümdar olmaya soyunduklarını ileri sürmüşlerdir. Böylece Eski Krallık düzeninin çöküşü gerçekleşmiştir. Memfis kentine yakın olan Herakleopolis’in Eski Krallık düzeni çökünce siyasi ve askeri savunma adına oraya girmiş olması bir olanaktır.

Birinci duraklamanın siyasi nedeni bu biçimde özetlenebilir. Ancak yeni yapılan araştırmalarda ele geçen bulgular Etiyopya’daki yağışların azalmasının Nil’in kurumasına ve taşkınların gerçekleşmemesine neden olduğunu ortaya çıkarmıştır. Mısır, Nil’siz bir hiçti. Taşkınlar olmayınca tarımdaki üretim düştü. Hem aileler hem de yetiştirilen sığırlar aç kaldı. Bu döneme dek süren refah ortamı nüfus artışını da beraberinde getirmişti. Aç kalan insan sayısı çok olunca kıtlığın etkisi de büyük oldu. Bazı ailelerin kendi çocuklarını yediği bile son zamanlardaki araştırmalarda öne sürülmektedir. Yaşanan bu ortamda fakir zenginleşti, zengin tarlada çalışmaya zorlandı. Cinayetler ve soygunlar alışılmış olaylar gibi karşılandı. Libya ve Nübye ile olan ticaret durdu. Kısacası Yukarı Mısır’ın kaotik ortamına anarşi hâkimdi. Bu dönem Mentuhotep II ve Ammenemes I’in çabaları ile son bulacak ve Mısır, Teb’i merkez edinmiş XII. Hanedanlık önderliğinde yeniden yükselecektir.

 

İkinci Ara Dönem (yaklaşık İ.Ö. 1759 – İ.Ö. 1539)

Mısır tarihinde merkezi otoritenin ülke genelinde denetimi elinden kaçırdığı ve Mısır’ın bazı kesimlerinde bağımsız birimlerin kurulduğu bir başka dönemdir. XIII. – XVIII. Hanedanlar arasında sürmüştür. Merkez Avaris’tir. İkinci Ara Dönem’de Mısır, son yüzyıl boyunca ‘’Hyksos’’ adı verilen yabancı hükümdarların egemenliğine girmişti. Mısırlılar bu yabancılar ile savaşmamış aksine uzlaşmış ya da işbirliği yapmışlardır.

Koşulların nasıl böyle geliştiği ve ‘’çoban kralların’’ nereden geldiği belirsizliğini korumaktadır. Birtakım arkeolojik veriler Mısır ile Filistin arasındaki etkileşimin bu dönemde çok yoğun olduğunu düşündürür, ancak bu tek başına Hyksosların kökenlerini belirlemeye yardımcı olmaz. Onların Hititler ile akraba olan Hurrilerin soyundan geldiğini belirten birtakım bulgu vardır. Ancak bu bulgular da tam anlamıyla köken sorununu çözmez.

Mısır’daki Hyksos denetiminin ne kadar bir alana yayıldığı hâlâ tam olarak bilinmemektedir. Kuzeyde Filistin’in güneyine dek, güneyde de Asvan’a ya da Orta Mısır’a dek hükmettikleri söylenebilir.

Bilinen gerçekler ışığında Mısır’daki Hyksos egemenliği hakkında bir şey söylemek oldukça güçtür. Kökenleri, dil akrabalıkları ve iktidarı ele geçirişleri konuları bilinmezliklerini korumaktadır. Hyksos hükümdarlığının yabancı olmasına karşın kabul gördüğünü ve hükümdarların Mısır’ın kültürel ve siyasal düzeniyle akla yatkın bir biçimde bütünleştiğini söylemek olanaklıdır.

Bu dönem Amose önderliğindeki XVIII. Hanedanlık ile yerini Yeni Krallığa bırakmıştır.

 

Üçüncü Ara Dönem (yaklaşık İ.Ö. 1075 – İ.Ö. 664)

Mısır’ın doğusunda yer alan Assur ve Babil gibi Mısır da önemli ölçüde toprak kaybına uğramış ve siyasal gücü azalmıştır. Mısır bu dönemde yeniden dünyadan soyutlanmıştır. Asya’daki bölgelerini ve Nübye’deki altın madenlerini yitirmiş ve doğu çölü denetiminden çıkmıştır.

  1. Ramses’in ardından Mısır’ın Kenan toprakları üzerindeki gücü kalmadı. Hanedanlık bunalımı, batı sınırındaki güvenliği sağlayamama, kıtlık ve arkasından gelen buğday fiyatındaki artış ve iç savaş, durumu daha da güçleştirdi.
  2. Ramses döneminde Yukarı ve Orta Mısır’daki güç Amon yüksek rahibi Herihor’un eline geçti. Herihor kendini zorla kral olarak tanıttırdı ve saygınlık kazandı. Ancak Herihor’un ölümünden sonra XI. Ramses rakipsiz kaldı. XI. Ramses’in öldükten sonra yaşayan oğlu bulunmadığı için taht, veziri Smendes’e geçti.
  3. Ramses’in ölümünden sonra Mısır’daki bölünme sürdü. Merkez Tanis’te XXI. Hanedanlık hüküm sürerken dini merkez Teb’de Amon tapınağı hüküm sürüyordu. Bunu izleyen yıllarda Mısır’ın Doğu Akdeniz’deki siyasi rolü bitmedi. Siyasal sürgüne uğrayanlara ve mültecilere ev sahipliği yaptı ve Mezopotamya’ya hâkim olmaya çalışan Assur’a destek sağladı.

Çöküşü kraliyet mezarlarının soygununa ve memurların yozlaşmasına bağlamak doğrudur ancak yetersizdir. Halka açık olarak düzenlenen ve çokça para harcanan cenaze törenlerinin soyguncuların dikkatini çekmesi doğaldır. Aynı zamanda bu dönemde de merkezi otoritenin zayıflamasından söz edilebilir.

Yukarıda sayılan nedenler tek başlarına bir anlam ifade etmiyorlar. Hepsi ortak bir ana nedene bağlı. Ancak bu ana nedenin ne olduğu konusu tartışmaya açık. Mısır’ın gücünün zayıflaması Libya’dan ya da Nübye’den veyahut Assur’dan gelen şiddetli baskı ile açıklanabilir. Bu güçler karşısında zayıflayan yönetimin, dirayetsiz hükümdarların eline bırakılması durumu daha da kötüleştirmiştir. Merkezin, ülkenin geri kalanı ile olan gevşek bağı memurları büyük bir yozlaşma içine itmiş ve bu da birtakım aksaklıkların yaşanmasına neden olmuştur.

Sonuç olarak üç ara dönemde de ekonomik ve siyasi bunalımlar yaşayan Mısır nihayete ermiş ve tarih sahnesinden çekilmiştir.

Kaynakça

Hornung, Erik Ana Hatlarıyla Mısır Tarihi (Kabalcı Yayınevi)

Kuhrt, Amélie Eski Çağ’da Yakındoğu Cilt I (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)

Wilkinson, Toby Eski Mısır (Say Yayınları)

İSKENDER MOZAİĞİ

İskender mozaiği 24 Ekim 1831’de pompeii’de Casa Del Fauno’da(Faun Evinde) ki bir exedra içerisinde bulunmuştur. Mozaiğin tamamı 5.82 m uzunluğunda ve 3.13 m yüksekliğindedir. Mozaik günümüzde Napoli Milli Müzesinde(Museo Archeologico Nazionale) sergilenmektedir. Mozaik pano 2 m boyutlarında tessara adı verilen yaklaşık 1.5 milyon tane küçük renkli kübik taşlar ile opus vermiculatum tekniğinde yapılmıştır. İskender mozaiği üzerinde yer alan resmin stili ve resmi çevreleyen perspektif şekillendirilmiş diş kesim motifinden dolayı M.Ö.2yy’ın sonuna tarihlenmektedir. İskender mozaiği üzerinde yer alan resim stili detaylı işçilikten dolayı çok zengin ve önemli konuma sahip ailenin evini süslüyor olmaktaydı. Mozaik Kral Kassander’in şiparişi üzerine Ressam Eretrialı Philoxenos tarafından yapılmıştır. Mozaik panoda M.Ö.4yy ressamları tarafından uygulanan 4 renk resim sanatı (austeri colores) uygulanmıştır. Mozaik üzerinde Büyük İskender ile III. Dareios arasındaki savaş sahnelenmektedir. Mozaik pano üzerindeki savaş sahnesi Büyük İskender’in Pers Kralı III. Darıus’a karşı mücadelesini gösteren M.Ö. 331’de ki İssos savaşı veya M.Ö.333’de ki Gaugamela savaşı olmalıdır. Mozaik de yer alan yaprakları dökülmüş ağaç hem olayın açık alanda geçtiğini hem de sonbahar veya kış mevsimin olduğunu gösterir. Bu da bize sonbahar mevsiminde gerçekleşmiş İssos savaşını olduğunu işaret etmektedir. Mozaik üzerinde karşılıklı yer alan her iki taraf askerlerinin birbirlerine mücadelesi gösterilir. Mozaik panonun sol tarafında Bukephalos isimli atının üzerinde Büyük İskender sağ elinde tuttuğu mızrağı önündeki Persli bir askere saplarken gösterilmiş resim alanın ortasına doğru ise quadriga(4 atlı araba) üzerinde pers kralı III. Darius yer alır. Panonun sağ tarafında yer alan Pers süvari ordusunun çaresiz bir şekilde kaçışı ve yenilgisi gösterilmiştir. Mozaik pano üzerinde sahnede İskender’in tarafında sevinç ve Doreios’un tarafında ise üzüntü bir arada yansıtılmıştır. İskender mozaiği cepheden, ¾ oranında ve arkadan resmedilmiş insanlar ve atlarla, iki boyutlu düzlem içinde 3.boyutun verilmeye çalışılması, perspektif şekillendirme, pathetik yüz tasvirleri ve ışığa göre figürlerin şekillendirilmesi hellen tablo resimlerinin nasıl resmedildiklerini gözler önüne sermektedir.

 

 

 

 

Kaynakça

Hüseyin Sabri,  Ankara Üniversitesi edebiyat fakültesi dergisi sayı:3 sayfa:13-30

http://alexandermosaik.de/en/reconstruction_of_the_mosaic.html   görseller

 

Resim 1

 

Resim 2 – Büyük İskender’in pers hükümdarı III.Darius ile yaptığı İssos savaşını gösteren mozaikten bir kesit

 

 

Resim 3 – III.Darius

SULTAN İBRAHİM GERÇEKTEN DELİ MİDİR?

Bir göçebe topluluktan büyük bir devlet modeli oluşturan Osmanlı Devleti, 15-16. Yüzyılda dünyanın tek hakim gücü olarak varlığını sürdürmekteydi. Bu üstünlük gün geçtikçe gerek iç, gerek dış nedenlerden dolayı eski gücünü yitirmeye başladı.  17. Yüzyılda duraklama dönemine geçen Osmanlı Devleti ayakta kalma çabası içindeydi. Devlete zarar veren isyanların boyutu gün geçtikçe artıyor ve önüne geçilmez bir hal alıyordu. Padişahlar küçük yaşta tahta çıkmak zorunda kalınca, ona öncülük eden vezir-i azamlar ve kadınlar padişah üzerine baskı kurarak devleti dolaylı biçimde yönetiyordu. Padişahlar ve hanedanın erkek üyeleri, taht mücadeleleri yüzünden her an ölüm korkusuyla yaşıyordu. Bu da insanlar üzerinde psikolojik sorunlara yol açıyordu. Fakat insanlara psikolojik sorunlarından ötürü ‘’deli’’ yakıştırması yapmanın etikliği tartışılır.

  1. Ahmet ve Kösem Mahpeyker Sultan’ın oğlu olan Sultan İbrahim, ağabeyi IV. Murad’ın ölümünden sonra hanedanın yegane varisi olarak, her ne kadar tahta çıkmak istememiş olsa da annesi Kösem Sultan’ın yüksek ikna kabiliyetiyle, 9 Şubat 1640 tarihinde yapılan resmi törenle tahta çıkmıştır. Sultan İbrahim korkup, devlet işlerinin kendisine göre olmadığını dile getirmiştir. Dönem, Sultan İbrahim’in ve validesi Kösem Sultan’ın saltanatı olarak bazı kaynaklarda geçer. Kösem Sultan devlet işlerinde gayet baskındır. Valide Sultan, diğer oğlu Murat döneminde olduğu gibi hakimiyetini devam ettirmek istemiştir. Sultan İbrahim’in uzun süren hapis yaşamı onda psikolojik dengesizliklerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Devlet işlerini validesi ile Kara Mustafa Paşa yönetmekteydi. Bu vaziyet esasen bu iki şahsın işine geliyordu. Hanedan üyesi olmadığı halde devleti yönetme yetisi, her insanın sahip olmak istediği bir şey olsa gerek.

Sultan İbrahim’in cariyeleri ve eğlenceyi sevdiğini bilmekteyiz. Aslında bu durumu padişaha yüklemek de yanlıştır. Genç Osman dışında tüm padişahların haremi olduğuna göre tüm padişahlar cariyeleri ve eğlenceleri sever ama bu durumda önemli olan, eğlencenin devlet işlerinin önüne ne derece geçtiğidir. Sultan İbrahim’in kendisini harem hayatına adayarak, devlet işleriyle ilgilenmemesi bir otorite boşluğuna sebep olmuştur. Bu durum da devlet yönetimi de validesine kalıyordu. Kösem’in, kendi el yazısıyla padişah adına emirler vermesi, sultanın yönetimi validesine bıraktığına kanıt teşkil eder.

Sultan İbrahim döneminde, vezir-i azam öncülüğünde, İran elçisiyle daha önceden yapılmış olan antlaşmalar yenilendi. Habsburglarla yapılan Zitvatoruk Antlaşması’nı yenilemek istemesi üzerine yapılan uğraşlar, 1642’de Szöny’de sonuçlandı. Otuz Yıl Savaşları ile sarsılan Avusturya’yı bozguna uğratmak istedi. Aynı devirdeki en önemli olay, Venedik kolonisi Girit’in fethi için çıkartılan savaş ilanıdır. Yoğun çarpışmalar sonucunda 19 Ağustos’ta Hanya alındı. Devlet büyükleri iktidarda kalabilmek için, sultanın sefer esnasındaki aşırı isteklerini yerine getirmeye çalışıyorlardı. Padişahın son çılgınca arzusu ‘’mücevher kayık’’ yaptırmak oldu.

Mustafa Paşa’nın tavsiyesi üzerine yeni para bastırmış ve bunları piyasaya sürmüştür. Cinci Hoca adındaki üfürükçüye inan Sultan İbrahim, belki de hayatının hatasını yapmıştı. Her konuda bu şahsa danışan Sultan, onun söylediği şeyleri yapmakta çekinmezdi. Cinci Hoca, yıldız falında Kara Mustafa Paşa’nın öldürülmesi gerektiğini gördüğünü söyledi. Bunun üzerine Kara Mustafa Paşa idam edildi.

Kösem Sultan her ne kadar oğlunun tahtta kalması için uğraşsa da bu konuda başarılı olamadı. Hem kendisinin hem de oğlu İbrahim’in saltanatı son buldu. IV. Mehmet merasimle tahta geçti. 19 Ağustos 1648’de, Sultan İbrahim kapatıldığı odada idam edildi.

  1. Yüzyıl başlarında bazı tarihçilerin ortaya attığı ‘’deli’’ lakabı daha sonra yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Zaman zaman psikolojik rahatsızlıklar yaşadığı ve olaylara verdiği farklı tepkiler, kendisi tarafından yazılan belgelerde görülmektedir. Sultan İbrahim’in, Kösem Sultan ve Kara Mustafa Paşa’ya devlet yönetimini devretmesi onun deliliğini değil bilakis kendi ruhsal bozukluğunu bildiği ve devleti yönetme sorumluluğunun kendisine ağır geleceğini düşünerek yaptığı bir akıllılıktır. Gerçekten akıl sağlığı bozulan ve ‘’deli’’ lakabını hak eden bir insan yaptıklarının doğru veya yanlış olduğunun farkına varmaz. Bu insanlar aynı zamanda deli olduklarının farkında olmadıkları için kendilerini tedavi ettirmek için hocalara gitmezler. Hocaya gidip kendini okutması, muskalar yazdırarak, hocanın dediklerine birebir uyması onun inancının ne derecede olduğunu gösterir. Deli olmak ile var olan aklı doğru bir biçimde kullanmak aynı şey değildir. Beyni kullanamamak cahilliktir. Açıkçası deliliğin cahillikten daha iyi olduğu da tartışılır. Ölüm korkusuyla yaşamak, normal insanların dahi psikolojisini bozmak için gayet yeterli bir sebeptir. Sultan İbrahim’in ıslahatlar konusunda yaptıkları, atılan iftiranın ne kadar haksız olduğunu belgeliyor. Sonuç olarak; Sultan İbrahim’in psikolojik sorunları olabilir, ama şu bir gerçektir ki Sultan İbrahim deli değildir.

Kaynakça

İNALCIK, Halil, Devlet-i ‘Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar II, İstanbul 2016

PAMUK, Bilgehan, ve diğerleri, Osmanlı Tarihi El Kitabı, Ankara 2014

Emecen, Feridun, ‘’İbrahim’’, DİA, XXI, 274-281

EKONOMİK İSTİKRARSIZLIĞIN TEMEL NEDENLERİ ÜZERİNE

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu yıl olan 29 Ekim 1923’ten itibaren günümüz 2016’sına gelene kadar ekonomik anlamda tam anlamıyla büyümesini gerçekleştirememiş, yer yer uygulanan ‘’başarısız ekonomi‘’ politikaları nedeni ile sürekli olarak geri bırakılmış bir ülke pozisyonuna düşürülmüştür. Bu geri kalmışlığın birçok unsuru olmakla birlikte, Osmanlı Devleti’nden kalan ‘’borçlar mirası‘’ da belli bir zamana kadar Türkiye Cumhuriyeti için sırtında bir kambur teşkil etmiştir. Oysaki Türkiye Cumhuriyetinin vücut bulduğu Anadolu coğrafyası her bakımdan zengin bir coğrafya olup; tarımsal faaliyetler, sanayi faaliyetleri, turizm faaliyetleri ve ticaret için önemli sayılacak stratejik bir kavşakta yer almasına rağmen, ülkenin istenilen düzeyde ekonomik anlamda kalkınamaması gerçekten manidardır. Ya Türk Milleti olarak biz bu kalkınmayı yapacak niteliklere sahip değiliz ya da kasıtlı bir şekilde kalkınmamızın önüne set çeken görünmez eller bulunmakta.

 

Ülkenin ekonomik yetersizliği özellikle Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında görülen savaşların yıkıcı etkisi ve bunun sonucunda imzalanan, aleyhinde maddelerin dolu olduğu antlaşmalar nedeni ile gelişme gösterememiş ve bu dönemden kalan sorunlar neticesinde büyüme sağlayamamıştır. 1838 yılında İngiltere ile imzalanan Balta Limanı Antlaşması ile Osmanlı Devleti, başta İngiltere olmak üzere Avrupa’nın büyük devletleri için ‘’sömürü pazarı‘’ haline gelmiştir.

 

Balta Limanı Antlaşması ile birlikte yabancı malların ülkeye girişinde alınan vergi miktarının düşürülmesi karşısında, yerli malı, yabancı malların karşısında rekabet edemez hale gelmiş ve bir süre sonra yerli üretimi durma noktasına getirmiştir. Balta Limanı Antlaşması, bir nevi Osmanlı Devleti’nin iktisadi çöküşünün başlangıcı sayılır. İthalatın artması ile birlikte Osmanlı parası dışarı akmış, bunun yanı sıra ihracatın durma noktasına gelmesi ülkeyi ekonomik anlamda dışarıya bağımlı hale getirmiştir. Paranın sürekli dışarıya akması Osmanlı Devleti’nin sanayi yatırımlarını engellemiş ve bu gelişimin yetersiz olması siyasi anlamda da çöküşünü hızlandırmıştır. Çağın her anlamda gerisinde kalan Osmanlı Devleti, yeniliklere ayak uydurmak için yapmış olduğu reformlar neticesinde, devamlılığını sağlayacağı yerde çöküşünü hızlandırmıştır. Temel ihtiyaçlara cevap vermek yerine, günü birlik ihtiyaçlara yönelik yapılan reformlar yetersiz kalmıştır. Öyle ki Osmanlı Devleti 1854 yılında dış borçlanmalara başlamış ve 1874 yılına kadar 15 ayrı dış borçlanma yapılmıştır. Bu dönem içinde 239 milyon lira borçlanıldığı halde, hükümetin eline yalnızca 127 milyon lira geçmiştir. Osmanlı Devleti, ilk dış borçlanmasını, Kırım Savaşı sırasında, savaş maliyetlerini karşılamak için gerçekleştirdi. Ancak mali durumu düzelmeyen devlet, savaştan sonra da borç almayı sürdürdü. Bundan sonra da borçlanmayı neredeyse alışkanlık haline getiren Osmanlı Devleti, yaşadığı her ekonomik sıkıntıda dış borç almaya başladı. Bu borçların verimli kullanılamaması sonucu, kısa sürede, değil borçlar, faizleri bile ödenemez hale gelindi. 1874’te devlet mali iflasın eşiğine geldi ve bir kararname çıkardı. Bu kararnamede, Osmanlı Devleti vadesi gelen borç taksitinin ancak yarısını ödeyeceğini açıklıyordu. Ancak açıklanan bu söz de yerine getirilemedi. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Osmanlı yönetimi yeni bir mali bunalıma sürüklendi ve Osmanlı Bankası ile Galata Bankerleri’nden almış olduğu iç borçlarını da ödeyemeyeceğini açıkladı. Hiçbir borç ödemesini yapamayan Osmanlı Devleti, sonunda alacaklılarla anlaşma yoluna gitti. Alacaklılarla masaya oturan yaşlı Devlet, 1879’da damga, alkollü içki, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı olarak alacaklılara bıraktı. Ancak alacaklı Avrupa devletleri buna tepki gösterdi ve 1881‘de damga, alkollü içki, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alınan vergilerin tüm geliri iç ve dış borçlara ayrıldı. Bu vergileri toplama ve alacaklılara ödeme görevi de yeni kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi’ne verildi. Bu kurum kurulduktan sonra da Osmanlı Devleti mali sıkıntılar nedeniyle dış borç almak zorunda kaldı. Lozan Antlaşması ile Osmanlı Devleti’ni yarı-sömürge seviyesine indiren bu kurumun vergi gelirlerini denetlemesi sona erdirildi. Sadece borçların alacaklılara paylaştırılması görevini sürdürmeye devam etti. Bu borçlar, Devlet çöktükten sonra, Osmanlı topraklarında kurulan devletler ve Türkiye arasında paylaştırıldıysa da en büyük borç yükü Türkiye’ye verilmiştir. Türkiye Düyun-u Umumiye’ ye olan borcunun son taksitini, ilk dış borcun alınmasından tam bir yüzyıl sonra, 1954‘te ödedi bu dönemin sonunda; Fransa 1881’de Tunus‘u işgal etti, İngiltere 1869’da Süveyş Kanalı‘nın açılmasıyla daha da değerlenen Mısır‘ı uzak doğudaki sömürgelerine giden yolun güvenliği için 1882 de işgal etti, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu 1908‘de Bosna-Hersek‘i topraklarına kattı, Girit halkı 1908’de Yunanistan‘a katıldığını açıkladı, Bulgaristan 1908’de bağımsızlığını ilan etti.

Osmanlı Devleti’nde yaşanan bu gelişmeler sermaye birikimini engellediği için özel sektör ve devletin yatırımlarını olumsuz yönde etkiledi. Sanayi yatırımlarının yetersiz olması ile birlikte Osmanlı Devleti ekonomik büyümeyi gerçekleştiremeyerek, siyasi varlığını da tehlikeye atıp, ilerleyen zamanlarda devletin ortadan kalkmasına neden oldu. Aynı zamanda kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti devleti için ekonomik olarak borçlar yığınından başka bir şey bırakmadı.

 

Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1923’te zor şartlar altında kurulmuş, özellikle iktisadi anlamda sıkıntılar yaşamıştır. Yukarıda da belirttiğimiz üzere temel nedenleri Osmanlı’nın son dönemlerinden kalan sıkıntılar olup, Kurtuluş Savaşı ile de maddi güçlükler çekmiştir. Bundan sonraki aşamalarda kurucu hükümetin yaptığı ilk icraatlar ekonomiyi canlandırmak adına, devlet destekli kurumların, fabrikaların, sanayi tesislerinin açılmasına yönelik çalışmalar yapılmış. Bu doğrultuda bankalar açılarak, tarım ile uğraşanlara krediler sağlanmış aynı şekilde hayvancılık desteklenmiştir. Özel sermaye yetersiz olduğu için devlet kendi eli ile bir zenginler grubu oluşturarak, bu kesimin devletin yetişemediği yerlerde aktif bir şekilde ekonomiyi güçlendirmek adına kurumlar açmasını sağlamıştır. 1929 ekonomik krizine kadar kısmen de olsa ekonomi gelişme göstermiş. Kriz ile birlikte Türkiye’nin ihracatı büyük bir darbe almıştır. Özellikle buğday ve tahıl mahsullerinin ihracatı durma noktasına gelmiş, durumun bu şekilde seyir etmesi devletin ekonomiye müdahale ederek, kayıpların en aza indirgenmesi ve bazı tedbirlerin alınmasına neden olmuştur.

 

1930’lu yıllarda ülkemizde sermaye birikimimizin halen çok cılız olması, devletin özel sektöre sağladığı desteğe rağmen ekonomide istenen sonuçların elde edilmemiş olması; üstelik özel sektöre sağlanan hakların ve desteğin istismar edilmesi ve yolsuzluk söylentilerinin yaygınlaşması; Lozan Antlaşmasının bazı hükümlerinin istenildiği gibi gümrük politikasının izlenmesine imkân vermemesi ve Osmanlı Devleti’nden miras kalan borçların ödenmesine 1928 yılından itibaren başlanmış olmasının ekonomiye getirdiği külfet, Türkiye Cumhuriyetinin ekonomide devletçi politikalara yöneliminin iç nedenlerini oluşturmaktadır. Ayrıca 1929 yılında Lozan Antlaşmasının gümrüklerle ilgili kısıtlayıcı maddelerinin hükümsüz hale gelmesiyle yerli sanayinin korunması imkânını da doğmuş olduğu da ifade edilmelidir.

 

Mustafa Kemal Paşa’nın izlediği politikalar sayesinde Cumhuriyetin ilk on yılında sanayileşme ve tarım da makineleşme, ekonomiyi güçlendirmiş, devletin gelirlerini arttırmıştır. Mustafa Kemal Paşa’dan sonra sırasıyla gelen liderler, onun gibi ülkeyi kalkındıramamış ve bu büyümeyi istikrarlı bir şekilde sürdürememişlerdir. Şartların ve zamanın getirdiği olumsuz koşulların yanı sıra izlenilen yanlış politikalar buna sebebiyet vermiştir. İkinci Dünya savaşının patlak vermesi ile birlikte ekonomik kriz ve savaş olasılığı tüm dünya ülkelerini yakından etkilediği gibi Türkiye’de bu durumdan kaçamamış ve son derece olumsuz bir şekilde etkilerini hissetmiştir. İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar uygulanmış ve birinci beş yıllık kalkınma planı devletin gelirlerini arttırmış, Türkiye tarım ülkesi olmanın yanında hızlı bir sanayileşme ile bu sektöründe içine girerek, ekonomisini bir tık ileri taşımıştır. Fakat belirttiğimiz üzere İkinci Dünya savaşı başta, ikinci beş yıllık kalkınma planı olmak üzere daha önce yapılan ekonomik etkinliklerinde durma noktasına gelmesinin nedenleri arasında gösterilebilir. Savaşa girme olasılığımıza karşılık özellikle üretici kesimin silah altına alınması, tarımsal üretimi azaltmış, askeri harcamaların artması, savunmaya ayrılan bütçenin artması, devletin üzerine ağır bir külfet olarak binmiştir. 1939-1946 yılları arası dünya ekonomisinin durma noktasına geldiği, sadece askeri harcamaların ön planda tutulduğu bir zamandır. Dönemi en iyi şekilde geçiren devlet ABD’dir. Savaşın ABD kıtasında yaşanmaması ve tahribatın Avrupa ve Asya kıtası ile sınırlı kalması, ABD’deki üretimin aksamadan devam etmesini sürdürmüştür. Savaşa katılmayan ülkelerin bile her an savaşa girme olasılıkları, bu ülkelerin savunmaya yönelik harcamalar yaparak ekonomide küçülmeye gitmelerine, sadece temel ihtiyaçların üretilmesine neden olmuştur. Türkiye bu dönemde hammadde ihracatı yaparak ekonomik küçülmeyi kısmen durdurmaya çalışmıştır. Almanya’ya krom madeni ihracatını yapması, savaş sonrası dönemde ABD ve diğer müttefik devletlerinin tepkisine neden olmuş, bir yaptırımın olabileceği de söz konusu olmuştur. Yaptırımı engelleyen ise Sovyet korkusu idi. Başta ABD olmak üzere Avrupa ülkelerinin savaş sonrası dönemde Sovyetlerin yayılmasına karşılık, saflarını kuvvetlendirmek, Sovyetlerin Akdeniz’e inmelerini engellemek için Türkiye’ye ambargo uygulamak, bir yana saflarına dâhil etmek için birtakım çabalar göstermişlerdir.

 

Sovyet yayılmasına karşılık ABD başkanı Truman’ın kendi ismi ile anılacak olan Truman Doktrini ile Avrupa ülkelerine ve bazı Asya ülkelerine maddi yardımlar yapılması öngörülmüştür. Truman Doktrinin Avrupa ülkelerine ve Türkiye’ye yansıması Marshall yardımıdır. Marshall yardımı kısaca şöyle tanımlanabilir: Bu yardımı almak isteyen her Avrupa ülkesine Amerikan mali yardımı, malzeme ve makinesini ön görüyordu. Türkiye dâhil 16 Avrupa ülkesinin üyeleri 22 Eylül’de Amerika’ya sunulmak üzere bir Avrupa Ekonomik Kalkınma Programı hazırladılar. Bu program üzerine Amerika 3 Nisan 1948’de Dış Yardım Kanunu’nu çıkardı. İşte asıl tehlike burada başlıyordu, Türkiye bu yardımlara karşılık ABD’nin sunmuş olduğu bazı şartları kabul etmek zorundaydı. Ülkenin yönetiminde bulunan Menderes Hükümeti kısmen de olsa bu şartları kabul etmiştir. ABD’ne ait olan Global şirketler için Pazar arayışı içersine girmiş bu kapsamda SSCB’nin yayılması da bahane edilerek, Avrupa’da, Asya’da ve Orta Doğu’da yer alan ülkelere maddi yardımlarda bulunup, şirketlerini bu pazarlara dâhil etmiştir. 1950-1960 arasında Türkiye hızlı bir ekonomik büyüme sürecine girmiş, bu büyüme özellikle Marshall yardımı ve dışarıdan alınan borçlar sayesinde olmuştur. Fakat alınan borçlar doğru şekilde kullanılmamış adeta tüketim ekonomisine hizmet etmek için harcanmalar yapılmıştır. Ülke de açılan fabrikalar, sanayi tesisleri yabancı şirketlerin girişimi ile gerçekleşmiştir. Türkiye’nin cumhuriyet döneminde kurduğu bazı tesisler geri kaldığı öne sürülerek kapatılmış, yerlerine yabancı şirketlerin açmış olduğu tesisler kurulmuştur. Bu şekilde Türkiye’ye yerleşmeye başlayan yabancı şirketler, ülkenin dövizini dışarı aktarmış, ülkenin üretimi azaldığı için cari açık sürekli artmıştır. ABD merkezli bankalarında Türkiye’ye girmesiyle birlikte faiz oranı yüksek miktarlarda krediler halka verilerek, halkı borçlu duruma getirip, sermaye birikiminin önüne geçilmiştir. Sermaye cılızlığı Cumhuriyet’ten sonra da devam etmiş, böylelikle yerli sanayinin geliştirilmesi gerçekleştirilememiştir. Ağır sanayi hamlelerinin yerine bu dönemde yollar yapmak, tüketime sevk edecek kurumları açmak ülkenin çıkabilecek olan herhangi bir ekonomik krizde sallanmasına yol açmıştır.

 

1950’den sonra ekonomik alanda görülen uygulamalar, hiç de yapılacağı söylenenlere uygun olmadı. Ekonomik siyasetteki değişmelerin hiçbiri anlamlı ve önemli değildi. 1950’den sonra, ‘liberal’ diye nitelendirilen siyaset iki nedenle 1930-1946 döneminde “devletçi” diye nitelendirilen uygulamalarla temelde aynıydı. İlk olarak 1930’dan sonra uygulanan “devletçi” siyaset kapsamlı bir planlama ile yönetilecek “kolektivist” bir ekonomiyi öngörmekteydiTam tersine bu devletçiliğin ardında yatan temel fikir, özel girişimcilerin yatırım yapmadıkları alanlara yatırım yaparak özel kesimin eksikliklerini tamamlamak amacına yönelikti. İkinci olarak 1950’den sonra uygulanan “liberal” siyaset öne sürüldüğü kadar “liberal” değildi. “Liberal” olmaktan çok “müdahaleci” bir nitelik taşıyordu. Her ne kadar resmen yâdsınmışsa da, devletçilik, Demokrat Parti Hükümeti zamanında da sürdürüldü. Bu sürdürme, seçim zamanlarında devletçiliğin suçlanmasına ve özel girişimciliğin resmen yerine konmasına karşın gerçekleşti. Bu belirtilen gerçekler, her iki dönemi de yaşayarak gözleme fırsatı bulmuş bir Türk yazar tarafından da belirtilmiştir: “Menderes’in kendinden evvelki devrin iktisadi vasfıyla, Demokrat Parti devrinin iktisadi yapısı arasında da aslında bir fark yoktur. Her iki devirde de temel yapı bakımından, kapitalizme dönük karma ekonomi nizami’dir. İki dönem arasında yalnız temel uygulamalar değil, aynı zamanda bu uygulamalardan sorumlu olan kişilerde aynı kalmıştır. Örneğin, devletçilik döneminde, özel girişim kesimine kimi kısıtlamalar getiren “sürprodüksiyon Nizamnamesi”nden sorumlu olan Celal Bayar Demokrat Parti’nin kurucuları arasındaydı ve 1950-160 yılları arasında Türkiye’nin üçüncü Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. Kamu kesiminin imalat sanayindeki katma değer payı 1955 sonuna kadar % 50’nin üzerindedir. Aynı dönem içinde, sabit sermaye yatırımları içinde kamunun payı, 1951’den sonra biraz azalarak 1954’e kadar % 50’nin altında kalmış, sonra yeni ekonomik kararların alındığı ve bu arada Türk Parasının değerinin düşürüldüğü 1958 yılına kadar % 50’nin üzerindeki durumunu sürdürmüştür. Yeni hükümetin yönetimi altında, devletin ekonomik etkinlikleri içindeki rolünün fazla bir değişiklik göstermediği açıktır. Demokrat Partinin Parti ve Hükümet Programlarında tersinin öne sürülmesine karşın, kamu kesimi üzerinde öncü ve egemen durumunu korumuştur. Aslında, özel kesimin “kendi kendine yeterli” bir ekonomik düzeye erişmediği Türk Ekonomisi bölümünden devletin bu ekonomik etkinlikleri hiç de “görülmemiş” değildi. Temel ekonomik anlayış ve uygulama değişmemiş olmakla birlikte, hiç kuşkusuz, Demokrat Parti yönetimi altında kimi yeni gelişmeler gerçekleştirilmiştir. İlk değişikliklerden biri, planlama anlayışının bütünüyle yadsınması oldu. DP hükümetinin ilk yıllarında, 1947 Planı’nın genel ilkelerine göre uygulamalar yapılmakla birlikte artık “plansız” dönem başlamıştı. Devletin büyük ölçüdeki ekonomik etkinlikleri sürdürülürken, Batılı kapitalist ekonomilerde uygulanan “liberal planlama” anlayışı bile kabul edilmiyordu. Bu durumda ekonomi, hükümetin aldığı günlük ekonomik kararlarla, özel girişimin “doğal” eğilimlerine göre biçimleniyordu. Ekonomi üzerinde önemli etkileri olan bu iki öğe ise, her zaman tam bir uyuşum içinde değildi.

 

Sonuç olarak 1950-1960 döneminin makro ekonomi yönetimini kısaca özetlemek mümkün değil. Özel girişimi teşvik edip, KİT’leri özel kesime devredeceğine söz vererek iktidara gelen DP hükümeti döneminde KİT’lerin payı 1950’de sanayi üretiminin % 37’sinden, 1960’da % 48’e yükseldi; kamu yatırımlarının toplam yatırımlardaki payı % 38’den % 50’ye çıktı; devletin özel kesim üzerindeki kontrol ve denetimleri savaş yıllarını aratacak düzeye yükseldi. Cumhuriyet tarihinde ilk defa Türkiye borçlarını ödeyemez, en basit ilaç ve hammadde gereksinimlerini karşılayacak dövizi veya dış krediyi karşılayamaz hale geldi. Belki bütün bunlardan daha önemlisi demokratik deneyimin ilk yılları herkes için düş kırıklığıyla kapandı. 1950’lerin ilk birkaç yılında ülkenin karşısına çıkan büyük şans ve büyük bekleyişler israf edildi. O zamanlar ekonominin en önemli kesimi olan tarımda gerçekleştirilen hızlı ve bilinçsiz makineleşme ve bunun yarattığı kırsal işsizlik, yıllarca Türk ekonomisi üzerinde karabasan gibi bir yük teşkil eden ölçüsüz şehirleşme ve şehirlerin köyleşmesi sonucunu doğurmuştur.

 

Dönem ekonomisi tamamen şansa bırakılmış, alınan krediler sorumsuzca harcanmış ve yapılan yatırımlar günü kurtarmaya yönelik olduğu için kısa süreli ekonomik şişkinlik yaratmıştır. İçi boş bir balon gibi şişen ekonomi kısa sürede patlamış ve gerisinde büyük bir enkaz bırakmıştır. AP hükümetinden sonra yönetime gelen birçok hükümette hemen hemen aynı politikaları izlediği için Türkiye Cumhuriyeti iktisadi anlamda kalkınmayı gerçekleştiremeyerek, geri kalmış ya da gelişmekte olan bir ülke konumundan kurtulamamış ve olası bir ekonomik krizde sancılarını çok derinden hissederek, halkın yoksullaşmasını engelleyememiştir.

 

KİT’lerin özelleştirilmesi fikri büyük oranda yanlış bir uygulamadır, devlete sürekli gelir getiren kurumların özelleşmesi uzun vadede devletin gelirlerini baltalamak ile eş değerdir. KİT’lerin zarar etmesinin önüne geçmek için alınması gereken tedbirleri uygulamak yerine içinde bulunduğu dönemi kurtarmak için satılığa çıkarmak, Devleti ekonomik olarak güçsüz hale getirmekten başka bir şey değildir. Bu misal şuna benzer; Kolumda ve bacağımda yaralar mevcuttur, bu yaraları iyileştirmek yerine kolumu ve bacağımı tamamen kesiyorum, böylelikle tüm işlevimi yitirip aciz bir duruma düşüyorum. Kamu kurumlarına alımlarda nitelik ve nicelik gözetmeksizin adam kayırma, torpil ile alınan ve norm fazlası olan binlerce kişinin Kamu Kurumunun zarar etmesinin en temel nedenlerinden biridir. Kurumlar kendi işçisini, memurunu ihtiyacına göre aldığı takdirde bu kurumlar zarar etmek yerine kar edecektir. Oysaki ülkemizde tam tersi bir durum söz konusudur, yüz kişinin çalışabileceği yere Devlet binlerce kişi alarak, bu kurumun işlevini yitirmesine neden olduğu gibi fazladan çıkan maaş masrafı ve diğer masraflar neticesinde, kurumun zarar etmesine neden oluyor. Gelişen teknolojiye ayak uydurmak seri üretimi de mümkün kılacak, zamandan ve enerjiden tasarrufu sağlayacaktır. Temelde ahlaki bir sorun yaşamaktayız, millet olarak. Kurumlarda çalışan veya başında bulunan kişilerin kendilerini, yakınlarını, dostlarını, partililerini düşünmesi hem haksız yere işe girmelerin önünü açarken hem de norm fazlası çalışanlar yüzünden KİT’ler sürekli zarar etmektedir. Kurumların denetlenmesi sıkılaştırılırsa, rüşvetin önüne geçilirse, işe alımlarda nitelik ve nicelik gözetilirse, ahlaki eylemleri tam anlamıyla kavrarsak, kurumlarımız zarar etmez aksine kar ederler. Dünya’nın neresinde görülmüş, üreten kurumların zarar ettiği? Türkiye bunun ender örneklerindendir. Muazzam bir coğrafyada birçok zenginliğin bulunduğu ve aynı şekilde birçok ülke tarafından gıpta ile seyredilen Türkiye’nin kendi kendini ekonomik yönde baltalaması gerçekten büyük bir başarısızlık olarak Dünya tarihine geçecektir. Gelecek nesiller bu tür imkânlara sahip bir ülkenin ‘’Neden atalarımız bu kadar aciz kaldı?‘’ sorusunu soracaklar ve izlenilen yanlış politikaların, geri kalmışlığın temel nedeni olduğunu göreceklerdir. İkinci Dünya Savaşı’ndan büyük bir yıkım ile çıkan iki ülke; Almanya ve Japonya’nın birçok alanda dünya da öncü olması ve gelişmiş teknolojilere sahip olması, gelecek nesillerimizi diğer bir sorunun sorulmasına itecektir. ‘’Neden bu iki ülke savaştan yenik çıkmasına rağmen kalkınabildiler? Aynı dönemde savaşta olmayan Türkiye neden geri kaldı?‘’

 

Yer altı ve yer üstü zenginliklerimizi kullanamamış olmamız gelişimimizi engelleyip, bizi bağımlı bir ülke durumuna getirmiştir. Çıkarılan madenleri işleyecek teknolojiye sahip değiliz, ithal ettiğimiz ürünler tüketim ürünleri olduğu için geleceğimiz için herhangi bir fayda sağlamadığı gibi paranın dışa akması, zamanla ülkeyi ekonomik krize sürükleyecektir. Oysaki madenlerimizi işleyebilecek teknolojileri ithal etsek ya da üniversitelerimizin mühendislik başta olmak üzere fen bilimlerine önem vererek buradan yetişecek nesillerin, bu tür teknolojilerin teknik alt yapısını oluşturup, üretimini sağlayabiliriz. Böylelikle dışarıya ham madde olarak sattığımız madenlerin ikincil ve üçüncül ürün olarak işlenmişini almak yerine kendimiz bu ürünleri ikincil ve üçüncül ürün olarak üretip, hem kendi ihtiyaçlarımızı karşılarız hem de fazlasını ihraç ederek, ülkenin refahını yükseltebiliriz. Ayrıca özel sektörün özellikle yabancı şirketlere ait olanlarından vergi oranlarını yükselterek, onların ticaretini kısıtladığımız gibi ulusal paramızın dışarıya akmasını engelleyip, yerli şirketlerimizin de rekabet etmelerini kolaylaştırıp, sermaye birikimin sağlayabiliriz. Devlet herkesten eşit oranda vergi almamalıdır, gelirlerine göre vergi oranları belirleyip, buna göre tahsilât yapmalıdır. Ülke halkının refahını arttırmanın en önemli yolu asgari ücrete gerekli miktarlarda zamlar yapılmalı, bunun için Devlet TÜSİAD gibi zenginler kulübünden izin almamalıdır. Devlet’in karşısında güçlü bir yapıya sahip olan bu tür kuruluşlara mensup kişilerin, siyasi anlamda ülkeyi her an istikrarsız bir yola sürükleyeceği kesindir. Unutulmamalı ki tarihimizde yaşamış olduğumuz, Devleti yönetenlerin aciz bir duruma düştüğü sahneler milletimizin hafızasına kazınmış ve asla da silinmeyecek izler bırakmış olaylar mevcuttur. Başbakan Mesut Yılmaz’ın, Aydın Doğan’ın malikânesine gidip, Devlet için ‘’borç para‘’ talep etmesi ve bu tutum karşısında Aydın Doğan’ın hükümet gıyabında Devletimize karşı sergilemiş olduğu tavır asla unutulmamalı ve böyle bir duruma fırsat vermemek için zenginlerden yüksek miktarlarda vergiler alınmalıdır. Kişilerin veyahut kuruluşların Devleti bu denli tehdit eder bir pozisyona gelmesinin en büyük nedeni yine hükümetlerin izlemiş olduğu aciz politikalarda yatmaktadır. Liberal ekonomi Türkiye Cumhuriyeti Devletini aciz bir duruma itmekte, Devlet zengin olmalıdır bunun içinde kurumlarını sıkı bir şekilde denetlemeli, sanayi, ticarete, tarıma, hayvancılığa, turizme ve eğitime yatırımlar yapmalıdır. Devletin zengin olması halkına; Eğitim, Sosyal refah, her türlü imkâna halkın erişebilirliğini artıracak bu tür olguların yerleşmesi zamanla eğitime yansıyacak, yansıma neticesinde sağlam karakterleri bireylerin yetişmesi sağlanacaktır. Günümüzde izlenen politikanın; Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Mesut Yılmaz ve Tansu Çiler’in izlemiş olduğu politikalardan pek bir farkı yoktur. Şişen bir tüketim ekonomisi söz konusu olduğu için her krizde ülke halkı olarak bunu derinden hissetmekteyiz. Krizlerin halka yansımasının en büyük göstergeleri; Enflasyonun yükselmesi, Temel ihtiyaç ürünlerine gelen zamlar, Maaşların sabit kalması, İşsizlik oranın yükselmesi, Vergilerin yükseltilmesi, Kamu kurumlarına memur alımlarının durdurulması gibi birçok olumsuz senaryonun yaşanması krizin halka yansımasıdır. İzlenilen politikalar kısa vadeli ‘’günü kurtarma‘’ politikalarıdır. Kamu kurumlarının satılması, yapılanların, yap-işlet metodu ile uzun vadeli kiralanması dönemi gelecek olan sıcak para ile kurtarmaktan başka bir şey değildir. Bu politika uzun vadede gelirlerin, yabancı veyahut özel sektöre aktarılması demektir. Ayrıca günü kurtarmak için kiralanan veya satılan kurumların 49 yıllık gelirleri neye göre hesaplanmış ve geçecek olan süreçte, döviz kurundaki dalgalanmalar, nüfus artışına bağlı olarak tüketim miktarı gibi faktörlerin neye göre hesaplandığı kamuoyuna açıklanmalıdır. 2016’daki nüfus ile 2065’deki nüfus miktarı aynı olmayacağı gibi döviz kurları da sabit kalmayacak, petrol varil fiyatları farklı olacaktır. Bu tür kombinasyonlar hesaplandığında Türkiye Cumhuriyeti kiraladığı veyahut sattığı; kurumlar, yollar ve köprülerden çok büyük bir miktarda zarar etmiş olacaktır. Özel sektör devletin yarı kontrolünde olmalıdır, özel kolejler veyahut vakıf üniversiteleri gibi saçmalıklara son verilmelidir. Eğer Devleti yöneten hükümetler halkını daha doğrusu ‘’zengin bir azınlığı‘’ özel okullara teşvik ediyorsa bilin ki kendi eğitim sistemi sınıfta kalmış ya da kendi öğretmenlerine güvenmeyecek kadar aciz bir duruş sergiliyordur. Senede 60 ile 100 bin tl arası vakıf üniversitelerine ve kolejlere para verebilecek durumda aileler var ise bu miktarları devlet vergi olarak almalı, kendi okullarını geliştirerek herkese eşit eğitim hakkı tanımalıdır.

 

-Ağır sanayi hamleleri yapılmalıdır

-Vergiler eşit değil, gelire göre yüksek miktarlarda alınmalıdır

 

-Eğitim eşit koşullarda sağlanmalıdır

 

-Fen bilimleri, Mühendislik fakülteleri ve Sosyal Bilimlere gereken önem verilmelidir

 

-Devlet denetimleri sıkılaştırmalı, rüşvet ve yolsuzluğun önüne geçmelidir

 

-Eğitim temelden sağlam verilmeli, teoride verilen eğitim pratiğe geçirilmeli, sistem ikide bir değiştirilmemeli, örnek alınacaksa savaştan silinmiş olarak çıkan ve yapmış olduğu hamlelerle kademe kademe dünya ekonomisinde ve siyasetinde söz sahibi olan iki ülke örnek alınmalıdır; Almanya, Japonya

 

-Türk Milleti özüne dönmeli, ahlaki değerlerini ve milli manevi değerlerini koruyarak dünyanın gelişmiş ülkelerinden, teknik ve kültürel unsurlar edinmelidir.

 

-Tür Milleti azimli bir şekilde çalışmalı, tembelliği, kurnazlık adı altında yapılan üçkağıtçılığı bırakmalıdır.

 

 

KAYNAKÇA

Emre Kongar Tarihimizle Yüzleşmek, Remzi Kitabevi, 2. Baskı

Birgül A. Güler, “Yönetimde Özerklik Sorunu: Duyunu Umumiyei Osmanlı Meclisi İdaresi 1881-1948”, Memleket Siyaset-Yönetim Dergisi, Mayıs 2006, s.97-119.

Mehmet Çağlayan Özkurt, “Düyun-u Umumiye İstanbul Merkez Binası’nın Tanzimat Sonrası Osmanlı Mimarlığı Bağlamında Değerlendirilmesi” Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2005.

Erdem Demir, Düyun-u Umumiye İSTANBUL Merkez Binasi’nin Tazminat Sonrası Osmanlıca Tasfiyesi’

 

Toprak, Zafer ‘’Türkiye’de Milli İktisat 1908-1918’’ Yurt Yayınları 1982 Ankara

 

İsmail Cem ‘’Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi’’ Cem Yayınevi 1970

Doğan Avcıoğlu ‘’Türkiye’nin Düzeni- Dünü Bugünü’’ Cem Yayınevi 1973

 

Osman Okyar ‘’A New Look at the Problem of Economics Growth in the Ottoman Empire 1800-1914’’ The Journal of European History ,1987

 

Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Y. 2004, C.9, S.1, s. 43-62

Doç. Dr. Hüseyin Akyıldız, Doç. Dr. Ömer Eroğlu

TÜRK TARİHİNDE MİTOLOJİK MOTİFLER

Mitoloji; milletlerin masallaşmış tarih öncesi efsanelerinin tümüdür. Eski Yunanlılar masala “mit” derlerdi, mitoloji kelimesi de buradan gelmektedir. Mitolojiler insanüstü, hatta tabiatüstüdür. Milletlerin kültürleri her zaman mitolojinin en derin izlerini taşır. Mistik anlamlar içeren mitoloji, milli-geleneksel kültürün kaynağı ve tarihsel olarak en eski şeklidir. Mitlerden hareketle, milli kültürün bu zamanki hali ile eski zamanki hali arasında ilişki kurulabilir. Mitler ait oldukları milletlerin karakterleri hakkında en eski bilgileri veren kaynaklardır. Geniş manada mitoloji, dünyayı algılama sistemi olup bu algılamayı modelleştiren dünya görüşüdür. İbn-i Haldun Mukaddime’de: “Tarih bilimlerin anasıdır.” diyor. Aynı eserin bir başka yerinde ise “Her şeyin aslı, esası ‘Esatir’dir.” yani, mitolojidir diyor.

Mitoloji 17. yüzyılın sonlarına doğru bilim dalı haline gelmiştir. Yüzyıllar boyunca oluşan kültür değişimleri neticesinde mitolojiye bakış açıları değişmiş ve buna bağlı olarak pek çok tanım doğmuştur. Günümüzdeki Osmanlıca sözlüklerde mitoloji, “İlk çağlardaki insanların, tanrıları hakkında hikayeleri, masal, acayip hikayeler” olarak geçer. Daha eski bir sözlük olan Kamus-i Türkî’ de ise “… Hurafeler. Eski doğu kavimlerinin uydurma tanrıları hakkındaki hikayeleri ve garip anlatımları” şeklinde tanımlanmıştır. Bu şekilde çokça tanım yapmak mümkündür, fakat mitolojinin en çok kabul gören tanımlarından birisi konu üzerinde pek çok çalışması olan Mircae Eliade tarafından yapılmıştır.

“Mit kutsal bir öyküyü anlatır; en eski zamanda ‘başlangıçtaki’ masallara özgü zamanda olup bitmiş bir olayı anlatır. Bir başka deyişle mit, olağanüstü varlıkların başarıları sayesinde, ister eksiksiz olarak, bütün gerçeklik yani Kozmos olsun, isterse onun yalnızca bir parçası olsun, bir gerçekliğin nasıl yaşama geçtiğini anlatır.”

Türk mitolojisi uzun zaman ilgi görmemiş ve üzerine yeterli çalışma yapılmamış bir alandır. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra ilgi görmeye başlamıştır. Bu araştırmaları yürütenler de yine yabancılar olmuştur.

Türk mitolojisini diğer mitolojilerden ayıran bazı özellikler vardır ki bunlar mutlaka göz önüne alınmalıdır. Türk mitolojisi incelenirken Türklerin dünyaya bakış açısı, tek tanrı inançları, akılcı olması, ağırlıklı olarak türeyiş, koruyucu ruhlar ve kötü ruhlar hakkındaki anlatılara yer vermesi onu diğer mitolojilerden farklı kılar. Türk mitolojisi oldukça derin ve mitolojik metinler olduğu için dağınıktır, bunun sebebi ise derlenmeye geç başlanması ve tercüme edebiyatı içerisinde erimesidir. Zengin destanları, kahraman kişilikleri ve kutsal ruhları ile oldukça zengin olan mitolojimiz günümüzde tüm bu sebeplerden dolayı yeterince bilinmemektedir.

Türk mitolojisi, Türk milliyet şuurunun bir aynası gibidir. Aynı zamanda mitoloji bir milletin fikir ve düşünce tarihidir. Bir milletin oluşması için binlerce yıl gereklidir, felaketlerin acılarını ve zaferlerin sarhoşluklarını hep birlikte tatmış olmaları gerekmektedir. Mitoloji de tüm bunların “hatıra defteri” niteliğindedir. Kişiler yok olur, var olan millettir. Bu yüzden bu inanca “Milliyet Şuuru” denir. Çünkü tek kişinin düşüncesi mitoloji değil; bir felsefedir.

“Mitolojide, tarih yoktur.” Kahramanlar, kutsallığa ve yarı tanrılığa bürünmüştür. Kahramanların yaşadıkları zaman, millet için en önemli olan husustur, çünkü bir milletin binlerce yıl öncesinde kendi ırkının var olduğunu bilmesi o millet adına büyük bir gurur kaynağıdır.  Oğuz-Han’ın beş bin yıl önce yaşamış olması gibi, önemli olan budur, bir milletin beş bin yıllık bir mazisi olduğuna inanmasıdır. Oğuz-Han’ın efsanesini üç kıta üzerinde kurulmuş Türk asıllı pek çok devlet, söylüyor ve yazıyordu.

Türk mitolojisi artık klasik bir mitoloji olmaktan da çıkmıştı. Karşımızda; “Yüksek bir millet ideali ve tarih yapan bir fikir yükseliyordu.” Tükler mitolojiyi değil, mitoloji Türk milletini yaratıyor, geliştiriyor ve güdüyordu. Türk mitolojisi, Türk ailesi, Türk cemiyet düzeni ile Türk ahlak ve âdetlerinin bir aynası gibidir. Türk mitolojisi diğer dünya mitolojilerinde olduğu gibi, ölü fikir ve düşüncelerden meydana gelmemiştir. Türk milletinin inanç sisteminden ve İslamiyet öncesi yaşayış biçiminden bilgiler verir ve kültürümüz hakkında fikir üretmemizi sağlar. Bu nedenledir ki diğer dünya mitolojilerinden evvel kendi mitolojimiz ile ilgili bilgi edinmeliyiz. Türk mitolojisinin ayrı ayrı motifleri destan, masal, efsane, türkü gibi türlerde saklıdır. Ancak mitoloji yalnızca yazılan ve söylenen metin değil, aynı zamanda ayin, gösteri, şekil, dil vs.dir.

Bir hadisenin mitoloji sayılabilmesi için, kahramanının tarihteki yerinin silinmiş olması gerekmektedir. Zamanımızdan 200 yıl kadar önce bir Fransız tarihçi Oğuz-Han ile Mete’nin (Mo-Tun) aynı kişi olabileceğini söylemiştir. İkisi arasında bağ görmesinin en büyük sebebinin ikisinin de babalarını öldürerek başa geçmeleridir. Çin kaynakları aracılığı ile Mete’nin hükümdarlığını, savaşlarını bilmekteyiz. Fakat karanlıkta kalan kısım pek çok hükümdarın olduğu gibi Mete’nin gençlik dönemidir. Mete’nin kendisi gerçeğin ta kendisi ve mitolojik bir varlık olmamakla beraber, gençlik dönemleri adeta mitolojiye bürünmüş gibidir. Onun gençliğini anlatan Çin yıllıkları dahi mitolojik ve hikayemsi bir üslup ile adeta bir Çin romanı anlatır gibi anlatıyordu.

En eski Türk efsaneleri, kurt ile başlar. Kurt, Türk mitolojisinin başlangıcı ve aynı zamanda en önemli sembolüdür. Kurt hayvan besleyen kavimlerin en çok ilgilendiği hayvandır. Türkler de sürülerini korumak zorundaydılar ve bu sürülerin en büyük düşmanı kurttu. Kurt eski Türklerin yalnız mallarını değil canlarını da tehlikeye atabilecek derecede kuvvetli bir hayvandı. Bu yüzden eski Türkler kurtlara hayrandı. Türk mitolojisinde kurt motifi destanlara konu olmuştur.

Oğuz Kağan destanında kurt yol gösterici, Göktürklerin Bozkurt mitinde ise ecdat, kurtarıcı rolündedir. Genel olarak Türk mitolojisinde bozkurt; ecdat, koruyucu, kurtarıcı, yol gösteren rolündedir. Bozkurt mitleri, atlı-göçebe Türkler arasında geniş bir sahaya yayılmıştır. Göktürk devletini kuran “Aşina” sülalesinin de bozkurttan geldiği söylenmektedir. Bu sülale bozkurdu kendi ana ecdatları ilan edip, kurt motifini “tuğ”larında kullanmıştır. Aslında Aşina adının anlamı da kurt demektir. Proto-Moğolca Börteçin adı da Bozkurt’tur.

Türkler bozkurda Gökbörü (kökböri) demekle ona kutsallık atfetmişlerdir. Türkler ocaklarını, ailelerini korumak için çadırlarının girişine kurt dişi asarak kendilerini kötü ruhlardan korumayı amaçlamışlardır. Anadolu Yörükleri arasında, son dönemlere kadar yaşayan bir inanca göre de bozkurdun dişini cebinde taşıyan kişiye nazar değmezmiş. Böyle biri uykusunda sayıklamazmış, bozkurdun gözü kurutulup, göze sürme olarak sürülürse o göz daha iyi görür ve ağrımazmış. Bu bakımdan Dede Korkut Destanları döneminde Oğuzların düşüncelerinde Bozkurt motifinin az çok silinmiş olduğu ve buna benzer iddialar asılsızdır. Zira Dede Korkut Kitabı’nın Vatikan nüshasında “Sırtı Yoluk Bozkurt” ibaresi vardır. Kitabı inceleyenler, Türk dillerinde “sırt” sözcüğünün “yüz”, “yoluk” sözcüğünün de”” talihlilik ve saadet anlamlarından yola çıkarak “Sırtı Yoluk” sözcüğünün “Yüzü Nurlu” anlamına geldiğini çıkartmışlardır. Bu ifade destanın “Dresden” kısmında “Kurt Yüzü Kutsaldır” şeklinde tekrarlanır.

Türk kültüründeki Şaman folkloru da bu konuyu tasdik etmektedir. Şamanların dualarında kurt, koruyucu ruhlar arasında yer alır. Kurt, şamanı göğe aparan, onu kötü ruhlardan koruyan mitolojik kahraman gibi Altayların Şamanist folklorunda da kalmıştır.

Bütün Türklerin kutsal saydığı bu varlık, içerdiği bu anlamla Türk milletini bir bütün olarak birleştirir. Ulu ata, kurtarıcı, koruyucu, yol gösterici olarak akıllara kazınan bu mitolojik motif daha sonraları da Türklerin inanışlarını bir düzene sokarak, ulusal duygunun ortaya çıkış sürecinde, önemli rol oynamıştır. Ulusal idealin ve Türklüğün sembolü haline gelmiştir.

Türk mitolojisi yalnızca bu unsurlar ile sınırlı olmayıp, destanları, iyi ve kötü ruhları ve yaratıkları ile oldukça geniş motifler ile doludur. Fakat günümüzde Türk milleti olarak böyle muazzam bir hazineden, yani toplumsal alt şuurdan yoksunuz. Şayet mitoloji ile şuursal bağlantımız devam ediyor olsaydı; Oğuz Kağan’ın o zamanki devlet kuramını anlayabilir, mitolojik kahramanların ortak yönlerini ve Türk kültürünün özünü kavrayarak bugün yaşanan sosyal ve siyasal sorunlar ile çok daha kolay başa çıkabilirdik.

 

Kaynaklar:

  1. Türk Mitolojisi Bahaeddin Ögel 1971-İstanbul
  2. Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük Celal Beydili 2015-Ankara
  3. Türk Mitolojisi Necati Gültepe 2015- İstanbul
  4. Türk Mitolojisi Pertev Naili Boratav 2016-Ankara
  5. Eski Türk Mitolojisi Jean-Paul Roux 2016-Ankara

KLASİK DÖNEM OSMANLI DEVLETİ’NDE DİN VE DEVLET İLİŞKİLERİNE GİRİŞ

Osmanlı Devleti’nde din ve devlet ilişkisi devletin konumu,gücü, idari yapısı ve aynı zamanda çevresinde gelişen olaylarla bağlantılı olarak bir gelişme ve değişme göstermiş, ama özündeki temel esası Cumhuriyet Türkiyesi’ne kadar devam ettirmiştir.

Ancak devlet merkezileştikçe kendini ve politikalarını halkına izah etmekte güçlük çekmiştir. Bir merkez çevre sorunu olarak “din ve devlet ilişkisi”de çeşitli aşamalardan ve safhalarda geçerek günümüze kadar ulaşmış ve hala güncelliğini kaybetmemiştir.Osmanlı Devleti’nde geleneksel Türk Devlet anlayışının etkisiyle, yani “milleti yaşat ki devlet yaşasın”anlayışı dini hayatta da kendini göstermiş, din Osmanlı Devleti geleneğinde bir baskı aracı olarak kullanılmamıştır. Dinin kuralları halka zulüm vasıtası yapılmamış hatta çok müsamahalı yöntemler izlenerek gayri müslimlerin bile bu devlet idaresine girmeleri sağlanmıştır.Sultanlar çeşitli dini görüş ve cemaatleri aynı anda yanlarında bulundurarak tarikat ya da mezhep taassubu göstermeden herkese kucak açabilmişlerdir.

 

Osmanlı Devleti bir Türk Devleti olarak var olma sebebinin temelini oluşturan örf; yani geleneksel kanun anlayışını hiçbir zaman terk etmemiş ve bu gücü daima mutlak otorite olarak sultanın elinde tutmasını sağlamıştır. Ancak bu düzeni sağlarken dönemsel olarak “din ve devlet” ilişkileri açısından birçok değişik şartlara göre de pozisyon almıştır. Ama unutmamak gerekir ki yapılan stratejik değişiklikler ve yöntem farklılıklarının esasında tek bir neden vardır, o da ne olursa olsun devletin varlığını korumaktır. Bunun için Osmanlı Tarihi’nde sanki değişken bir anlayış varmış izlenimleri uyandıracak birçok örnek bulmak mümkün olmakla beraber, ulemaya karşı baskı veya bunun tam karşıtı olarak ulemanın boyunduruğuna girme veyahut heterodoks inançlara olan baskı veya bu gruplara gösterilen aşırı ilginin tek ve değişmez bir tek nedeni vardır.O da “Devlet-i ebed müddet” anlayışıdır.

 

Bu sebeple Osmalı Devleti’nde din ve devlet ilişkilerinin birbirleriyle çelişen bir anlayışın sürekli değişkenlik gösterdiği düşünülebilir ki bu da Osmanlı Devleti açısından gerçekçi değildir.

 

       KURULUŞ DÖNEMİ DİN VE DEVLET İLİŞKİLERİ

 

Osmanlı Devleti bir imparatorluk durumuna ulaşmasında en büyük payı Alperenlere borçludur.Ahmet Yesevi öğretisiyle Anadolu’nun uç beyliklerine ulaşan ve oradan da Balkanlara kadar geniş bir alanın hem Türkleşmesi hem de İslamlaşması açısından büyük rol üstlenen bu dervişler Osmanlı İmparatorluğu’nun mihenk taşı olarak beylerin en büyük destekçisi olmuşlardır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda da diğer Türk beyliklerinde olduğu gibi sufi İslam anlayışının etkisi çok büyük olmuştur.Bu dönemde özellikle Ahilerin ve Babailerin etkisi görünmektedir. Osmanlı Devleti’nin kökleri atılırken geniş ölçüde Ahilik ve Ahi reislerinden istifade edilmiştir. Bunların en önemlilerinden biri de “Şeyh Edebali”dir.(1)

 

Bu dönemdeki Osmanlı beyleri yeni ve gelişmekte olan bir Türk devletinin göstermesi gereken hoşgörülü yaklaşımda bulunarak hem dini hem de fıkhi bir taassuba girmeden devletin gelişmesinde her kesimin maksimum faydasını sağlamaya çalışmıştır.Örneğin, Osmanlı sultanı Orhan Bey’in Bursa’nın fethinde yararlılık gösteren ve bizzat kendi müridleriyle Kızıl Kilise mevkiini fetheden Geyikli Baba’ya bir araba yükü arak(rakı) hediyesi götürülmesi budöneminanlayışını göstermesi

açısından çok ilginçtir.(2)

 

Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde dini yapı olarak en dikkat çeken özellik,bu dini yapının fıkıh ya da kelam temelli değil, gaza ruhuna daha uygun ve göçebe asabiyetine daha rahat cevap veren ahlaki ve tasavvufi bir ağırlık temelli olmasıdır.(3)

 

Yine bu dönemin en belirgin özelliği de heterodoks Türkmen -Oğuz kitlelerinin manevi liderleri olan “Babalar , Abdallar, Horasan erenleri, Gaziler,Dervişler Anadolu’nun batısındaki Bizans’a karşı gaza yapan Osmanlı ‘nın gazi padişahlarıyla çok iyi anlaşmışlar, Sünnilik ya da Alevilik gibifikirlere henüz ayrışmamışlardır.(4)

 

Osmanlı hükümdarları, bu gaza ve fütuhatta, hem Türk geleneğinde olan Kızıl Elma ülküsünü hem de bunu İslami açıdan destekleyen cihat fikrini beraberce kullanmışlardır.Bu fütühatlarda çok büyük yararlılık gösteren Bektaşiler ve Bektaşilik Türk kültürünün yayılmasında çok önemli bir rol oynamış, Osmanlı tarafından korunup desteklenmiştir.Bunun bir örneği; Budin’in fethinde şehit düşen Gül Baba’nın  cenaze namazına bizzat Kanuni’nn katılması ve onun emriyle “Gül Baba Tekkesi”nin yapılmasıdır.(5)

 

İbn-i Haldun ve birçok İslam uleması şeriat harici kanun uygulamaları gereksiz bularak bütün problemlerin şeriatla çözülebileceğine inanmışlardır.(6)Fakat bir kanun devleti olma hüviyetini hiçbir zaman kaybetmeyen Osmanlı beyleri devlet geliştikçe ve merkezileştikçe İslamın fıkhından, yani kanun alanından daha çok yararlanmayı uygun görmüşlerdir. Ancak kontrolü de elden bırakmamışlardır.

 

Osmanlı Devleti’nin başlangıç dönemlerinin aksine, heterodoks İslam tesirlerinden uzaklaşması onun Türk geleneklerinden taşıdığı kanun ve hukuk anlayışına verdiği önemdendir.Daha mistik ve kural tanımayan heterodoks İslam anlayışında Osmanlı’nın olmazsa olmazı kanun ve hukuka pek yer yoktur. Osmanlı Devleti’nde din ve devlet ilişkisi birçok İslam devletinden çok farklı bir süreç izlemiştir.Esasında İslam’ın önerdiği ve emrettiği kesin bir devlet nizamı bulunmamakla beraber, daha önceki uygulamalar esas alındığında farklı bir devlet anlayışı içinde ortaya çıkmıştır.Yani İslam devleti’nde din ve devlet ayrılmaz bir bütündür. Bunun sonucu, din ve devlet idaresini birlikte elinde bulunduran halifelerde çok farklı yönetim tarzları görülmüştür.

 

Köklü bir devlet geleneğine sahip bir Türk devleti olarak Osmanlı, geçmiş tecrübelerinden yararlanarak devlet mekanizmasının sekteye uğrayacağı herhangi bir anda İslamiyetin de o devlette hakim kılınamayacağı ve sekteye uğrayacağı herhangi bir anda, islamiyetin de o devlette hakim kılınamayacağı ve sekteye uğrayacağı bilinciyle “Devlet-i ebed müddet” anlayışını oluşturmuştur.

 

DİPNOTLAR

 

(1) İsmail Hakkı Uzunçarşılı,Osmanlı Tarihi c:1 TTK Yayınları,

Ankara.1984,s:530

 

(2)Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sufilik : Kalenderiler TTK Yayınları, Ankara. 1999, s:84

 

(3)Taha Akyol, Osmanlı’da ve İran’da Mezhep ve Devlet,

Milliyet Yayınları,İstanbul.1999, s:29

 

(4)Taha Akyol, Osmanlı’da ve İran’da Mezhep ve Devlet,

Milliyet Yayınları,İstanbul.1999, s:27

 

(5)Taha Akyol,Osmanlı’da ve İran’da Mezhep ve Devlet,

Milliyet Yayınları,İstanbul.1999,s:14

 

(6)Halil İnalcık,Osmanlı’da Devlet,Hukuk,Adalet Eren Yayınları.İstanbul.2005,s:21

 

 

 

KAYNAKÇA

 

AKDAĞ, Mustafa, “Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi”

YKY,İstanbul.2010

 

AKYOL,Taha, “Osmanlı’da ve İran’da Mezhep ve Devlet”

Milliyet Yayınları,İstanbul. 1999

 

HALAÇOĞLU,Yusuf, “14. ve 18.Yüzyıllarda Osmanlı’da

Devlet Teşkilatı ve Sosyal Yapı” TTK, Ankara.2003

 

İNALCIK, Halil,”Osmanlı’da Devlet, Hukuk , Adalet” Eren

Yayınları,İstanbul.2005

 

İNALCIK, Halil, “Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ”, YKY,

İstanbul.2012

 

TURAN, Osman, “Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi”,

Ötüken Neşriyat ,İstanbul.2006

 

OKUMUŞ, Ejder,”Klasik Dönem Osmanlı Devleti’nde Din ve

Devlet İlişkisi”, Lotus Yayınları, Ankara. 2005

 

UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı,”Osmanlı Tarihi”,c.1,TTK Yayınları, Ankara.1989