Tanzimat’ın son kalesi “Mithat Paşa”

Sultan II. Mahmut ile başlayan ıslahatlar devri nasıl olmuştur da II. Abdülhamid istibdatına dönüşmüştür? Halkın bütün unsurlarının eşit haklara sahip olması gerektiğini esas alan bir idare tarzı, nelerin sonucunda baskıcı ve yasakçı bir düzene evrilmiştir? Bütün bunlar Osmanlı’nın kaderi midir? Yahut Osmanlı Devleti, kendi sosyal reformunun katili mi olmuştur?

Bu soruların cevabı ıslahatçı fikirlere hayat veren devlet adamlarında saklıdır. Islahat Fermanı’nın mimarı Koca Mustafa Reşit Paşa, onun kanatları altında yetişen Âli ve Fuat Paşalar, bu yenilikçi fikirlerin uygulayıcısı olmuşlardır. Ancak Fuat ve Âli Paşaların iki yıl arayla vefat etmesinin ardından meşruti politikaların daha otokrat bir yapıya dönüştüğü görülmüştür. Ayrıca Avrupa’da dengeler 1871’de Fransa’nın Prusya’ya mağlubiyetinin ardından liberalizm aleyhinde değişmiştir.  Dönemin Padişahı Sultan Abdülaziz ise bu neticede hareket etmeye başından itibaren meyillidir ve o yola girmiştir.  Fakat Tanzimat’ın hala yıkılmayan son bir kalesi kalmıştır. “Mithat Paşa”.

Mithat Paşa, ileride büyük hizmetler vereceği Tuna vilayetinden, Rusçuk çevresinden gelen bir ailenin çocuğudur. 1822 yılında Sünni Bektaşi tarikata mensup bir ailede dünyaya gelmiştir. Babıali Sadaret Kalemine girdiği vakit adı Ahmet Şefik olsa da, burada gelenek geldiği üzere ismine bir kalem adı eklenmiş, geleceğin Midhat Paşa’sı ortaya çıkmıştır.

Mithat Paşa’nın tarihteki başlıca önemi sadrazam olmaktan ziyade çok başarılı valilikleridir. Kendisi için Fuat Paşa’nın zihninde tasarladığı Vali tipinin ete kemiğe bürünmüş hali demek abartı olmayacaktır. Osmanlı idari düzenini yeniden belirleyen vilayet nizamnamesini hazırlayan komisyonun üyesidir, bu uygulamaya öncülük etmiştir. 1861 yılında tayin edildiği Niş (Doğu Sırbistan) Valiliği sonrası, 1864’te Silistre, Vidin ve Niş’in birleştirilmesiyle oluşturulan Tuna Vilayetinin başına getirilmiştir. Burada işlerin yürütüldüğü “Merkezi Hükümet” denilen özel bir encümen oluşturmuştur. Yol yapımı, ıslahane açmak, yoksulların korunması gibi uygulamaların yanı sıra okulların sayısını arttırmış, nehir taşımacılığını geliştirmiştir. Ayrıca Ziraat Bankası’nın çekirdeği kabul edebileceğimiz Memleket Sandığı’nı kurmuştur.

1869-1872 yıllarında Bağdat valisi olarak görev yapmıştır. Buradaki en önemli icraatları arasında askeri mektepleri kurması, nehir taşımacılığını geliştirmesi, Bağdat ve Kazımiye arasındaki tramvay hattını sayabiliriz. Ayrıca kızlara eşit miras hakkını getiren Arazi Kanunnamesi’ni valilik yaptığı bu bölgelerde hassasiyetle tatbik etmiştir. Mithat Paşa’nın başarıları, kendisinden daha fazla yararlanılması gerektiği suretiyle İstanbul’a çağrılmasına vesile olmuştur.

Mithat Paşa reform yanlısı ve saray karşıtlarının başlıca lideri olarak öne çıkmaktaydı. Meşrutiyetçi paşa, bunun ancak Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilerek yerine Şehzade Murad Efendi’nin getirilmesiyle mümkün olacağını düşünmekteydi. Bunun üzerine Sultan Abdülaziz karşıtları Şehzade Murad’ın etrafından toplanmaya başladılar. 29 Mayıs 1876 günü geldiğinde Mithat Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Harbiye Mektebi Nazırı Süleyman Paşa, Şurayı Devlet Reisi Redif Paşa bir ittifak kurarak yeni şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendiden padişahın tahttan indirilmesi için hal fetvası aldılar. Bir gün sonra Harbiye Mektebi Kumandanı Süleyman Paşa iki tabur askerle Dolmabahçe Sarayı’nı bastı ve Sultan Abdülaziz tahttan indirildi. Murad, Padişah ilan edildi. Fakat çok geçmeden Sultan V. Murad çeşitli akıl hastalığı belirtileri göstermeye başladı. İstemsizce gülümsüyor, anlamsız el kol hareketleri yapıyordu. Viyana’dan Leidsdorff adında bir doktor getirtildi. Doktor Sultan Murad’ın rahatsızlığının tedavi edilemez olduğunu bildiren bir rapor verince, bu rapor ilmi bir hal fetvası görevi gördü ve Sultan V. Murad tahttan indirildi.

 Sultan II. Abdülhamid ve Senet Meselesi

 

Sultan Murad’ın tahttan indirilmesiyle beraber, veliaht Abdülhamid ile vükela arasındaki görüşmeler hızlandı. 29 Ağustosta Mithat Paşa Abdülhamid ile bir mülakat yaptı. Mülakatta cülus ve Kanun-i Esasi maddeleri görüşüldü. Bu görüşme ile ilgili Mithat Paşa’nın Abdülhamid’e taht karşılığında Kanun-i Esasi’nin ilanını şart koşan bir senet imzalattığı veya sözlü bir teminat aldığı söylenmektedir. Mithat Paşa’nın Yıldız’daki sorgusunda bu konu, “İzmir’de bulunan kâtib-i husûsîniz İzmir’de bazı mehâfilde (localarda) zât-ı şevketsemât efendimiz hazretlerinin saltanatı bazı şerâit(koşul) ile meşrût olduğuna dair efendimiz imzası tahtında bir senet aldığınızı ve o senedi dahi âhiren (yakın bir zamanda olan) İngiltere’ye vuku bulan seyahatinizde bir mahalle vaz‘ etmiş (konulmuş) olduğunuzu söylemiştir. İzmir valiliğii bu tefevvühâttan(dedikodudan) haberdar olduğunuza tahkîkâta (soruşturmaya) mübâderet edip(başlayıp) fi’l-vâki‘(gerçekten) merkûm kâtibiniz bazı kesâna (insanlara) şu senet hakkında sözler söylemiş olduğunu resmen Dersaâdet’e bildirmişlerdir. Mezkûr senedin şerâitinden ibârettir ve İngiltere’de hangi mahalle vaz‘ ettiğiniz bir tafsîl(ayrıntılarıyla) beyân buyurunuz ve katib-i merkûmun (bahsi geçen katibin) dahi tercüme-i ahvâlini(durumunu) hikâye ediniz” şeklinde sual edilmiş olup, Mithat Paşa tarafından;“Ben ne böyle bir lakırdı söylemiştim ve ne de bunun aslı vardır. Sırf düzme ve iftiradır” şeklinde cevaplanmıştır.

 

Mithat Paşa’nın Sürgün Edilmesi

 

Mithat Paşa, İmparatorluğun varlığı için tek kurtuluş yolu olarak Meşrutiyet idaresini görüyordu. Devletin istikbalini tek şahsın keyfine bağlı görmek devri artık geçmişti. Osmanlı tebaasını bütün olarak devletin istikbali ile alakalandırmak ve devletin yönetimi ile ilgili bütün kesimleri alakalandırmak, İmparatorluk için bir garanti olabilrdi. Paşa bütün gayretini Kanun-i Esasi etrafında topladı. Başlıca sorun Padişahın hangi hukuksal sınırlar içinde bulunacağıydı. Vükela heyeti üyeleri arasında tasarının 113. Maddesi üzerinde çok sert tartışmalar yaşanıyordu. Bu madde Padişaha, kendisinden şüphe ettiği kişileri memleket dışına sürgün gönderme yetkisi veriyordu ve Sultan II. Abdülhamid bu madde kabul edilmediği takdirde Kanun-i Esasi ilan etmeyeceğini ihsas etmişti. Bütün uyarılara ve eleştirilere rağmen Mithat Paşa bu kusurlu anayasanın kurtuluş olacağına inanmıştı. Kanun-i Esasi 23 Aralık 1876’da vükela, ulema ve askeri rical huzurunda ilan edildi.

Mithat Paşa’ya “Osmanlı Anayasasının Babası” demek doğru mudur bilinmez, fakat Mithat Paşa’nın Osmanlı Devleti’nin, ne kadar kusurlu olsa da, bir parlamenter monarşi (Constitutional Monarchy) olmasını şahsi gayretleriyle sağladığı bir gerçektir. Öylesine tavizler vererek bu kusurlara göz yummuştur ki, kendisi dahi mimarı olduğu anayasanın kurbanı olmuştur.

Meşrutiyet ilan olunduğu gün Mithat Paşa’nın köşkü çeşitli sevinç gösterilerine ev sahipliği yaptı. Türklerden başka, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler kendi dillerinde nutuklar söylediler. Padişah ve sadrazama övgüler yağdırıldı. Hristiyan ruhani reisleri Mithat Paşa nezdinde ziyaretlerde bulundular, tebrik ve teşekkürlerini sundular. Sultan II. Abdülhamid’e göre ise Mithat Paşa parlamento ile idare edilen bir hükümetin başbakanı gibi hareket etmeye başlamıştı. Gericiler Mithat Paşa’nın bu Avrupai idare biçimini hoş karşılamıyorlardı. Genç Osmanlılar ise bu yetersiz ve noksan anayasa yüzünden Mithat Paşa’ya tepkiliydiler. En yakın dostları dahi Mithat Paşa’nın halkın gözünde hürriyet kahramanı kabul edilmiş ve kendilerinin unutulmuş olmalarını kabul edemiyorlardı. Zaten yıllardır cumhuriyetçi ve saltanat karşıtı olarak yaftalanmaktaydı. Ayrıca Sultan II. Abdülhamid’in itimadına hiç sahip olamamıştı. Ayrıca Abdülhamid’in anayasaya aykırı hareket etmesi ve Mithat Paşa’nın kendisine ultimatom mahiyetindeki mektubu bardağı taşıran son damla oldu. Bu sebeplerden ötürü Mithat Paşa, Sultan II. Abdülhamid tarafından anayasanın 113. Maddesine dayanılarak Avrupa’ya sürgüne gönderildi.

Avrupa’da çeşitli devletlerin yardımlarıyla bir buçuk yıl geçirdikten sonra affedilerek Girit’e yerleşmesine izin verilmiştir. Girit’teki ikinci ayının sonunda Suriye Valiliğine atanır. 20 Mayıs 1878’te meşhur Çırağan Baskını yaşanır. V. Murad’ı tekrar başa geçirmek isteyen Ali Suavi ve adamları, yedisekiz Hasan Paşa ve askerlerinin zamanında yetişip olaya müdahale etmesiyle başarısız olurlar. Ali Suavi öldürülür fakat o günden sonra Sultan II. Abdülhamid’in yönetimi bütünüyle baskıcı, kuşkucu bir hal alır. Hatta alınan önlemler paranoya derecesine varır.

Mithat Paşa iki yıl kadar Suriye Valiliğinde bulunduktan sonra Aydın Valiliğine tayin olur. 1881 Haziran’ında tutuklanıp Sultan Aziz’in ölümünü hazırlamak suçuyla yargılanır. Yıldız Davası bütünüyle bir hukuk skandalıdır. Sultan II. Abdülhamid bir takım şahitlerin Mithat Paşa’nın aleyhinde konuşturulmasını istemiştir. İbretnuma başlıklı hatıralarında Mabeynci Fahri Bey gördüğü işkenceleri anlatmış ve nasıl ifadeye zorlandığını belirtmiştir. Mithat Paşa, Cevdet ve Gazi Osman Paşaların da istediği idam cezasına çarptırılır. Sultan II. Abdülhamid’in Avrupa kamuoyundan çekinmesi üzerine ceza sürgüne çevrilir. Arabistan’a, Taif’e sürülür. Üç yıl sonra İngilizlerin Mithat Paşa’yı kaçıracağı iddialarının konuşulduğu bir ortamda faili meçhul bir cinayete kurban gider. 8 Mayıs 1884’te boğularak öldürülür.

Sultan II. Abdülhamid idaresinin paranoyada ne radde vardığını anlamak için, Mithat Paşa’nın çiftliğinde kiracı olan Kadir Efendi’nin, Mithat Paşa’nın ölümünden 40 gün sonra çiftliğine Rus kıyafetleri içinde gelip bir gün kaldığı söylentileri üzerine sorgulanması bizim için değerli bir örnektir.

İşte o ifade metninin bir kısmı;

“Sûret-i İfâde”

Efendim bendeniz bundan mukaddem Mithat Paşa’nın çiftliğini istîcâr (kiralamak) eder idim. Mithat Paşa’nın vefatının ilanından tahminen kırk gün sonra bir akşamüzeri Rusya Kazakları kıyâfetinde sarı sakallı kırmızı yüzlü gözünde gözlüğü var. Orta boylu bir adam çiftliğe geldi. Bendeniz de çiftlik kapısının önünde idim. Merkûm bendenize hitâben burada yakınlarda yatmak için bir han var mıdır dedi. Bendeniz de cevaben yoktur dedim. Lakin yatacak isen çiftlikte misafir ol dedim. Burası kimin çiftliğidir dedi. Bendeniz de Mithat Paşa’nın çiftliği olduğunu söyledim. Öyle ise Mithat Paşa hangi odada yattı ise ben de o odada yatacağım dedi. Bendeniz de merkûmu kırmayarak mezkûr odada yatmasına muvâfakat gösterdim. O aralık misafir gelmesinden bahisle familyama ta‘âm hazırlamasını tenbih etmekliğim üzerine mezbûre ta‘âm hazırlamak için misafire bakarak bu herif Mithat Paşa’ya benziyor. Mithat Paşa’yı da İstanbul’a gelmiş diyorlar. Biz de bu çiftlikte yattık. Şu herifi polise verelim dedi. Bendeniz ise birdenbire kestiremediğim ve benzetemediğim için polise vermedim. Ertesi gün kalkarak bendenize para vermek teklif edip Moskof pulu tabir olunur bir altın göstermiş ise de kabul etmedim. Merkûm dahi kalktı gitti.(…)

Sual: (…) Familyanız o gece Kazak elbiseli misafiri Mithat Paşaya benzettiği ve polise vermenizi ihtâr ettiği halde merkûmu polise teslim etmemeniz ne mütâla‘aya mebnîdir?

Cevap: (…)Polise vermemek bahsine gelince hem tanıyamadım ve hem de Rusyalı bir adam olur da sonra hükümette sefâretlerde sürünürüm korkusundan ibarettir.

İşbu varaka derûnundaki ifâde ifâde-i âcizânem olduğunu nâtık işbu mahalle imza olundu.

Fî 12 Ağustos Sene 306

Zirâ‘dan İmam Hafız Abdurrahman

 

Mithat Paşa yanlış suçlamalar ve abartmalarla değerlendirilen değerli bir idarecidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük bir valisi, yaratıcı bir devlet adamıdır. Döneminde liberal politikaların ekonominin öncüsüdür. İnandıkları uğrunda ömrünü harcamış, devletinin ve milletinin istikbali için düşünce yapısından hiçbir zaman ödün vermemiştir. Ruhu şad olsun…

 

KAYNAKLAR

Arşiv Belgeleri

Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA) Kurum : Y..EE.. Yer Bilgisi : 18-124 Belge Tarihi : H-06-04-1327

Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA) Kurum : Y..EE.. Yer Bilgisi : 138-16 Belge Tarihi : H-06-12-1307

Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA) Kurum : Y..EE.. Yer Bilgisi : 71-38 Belge Tarihi : H-07-12-1293

Kitaplar, Makaleler

KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, Birinci Meşrutiyet ve İstibdat Devirleri, Cilt: VIII, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1988.

LEWIS, Bernard, (Çev. Metin Kıratlı) Modern Türkiye’nin Doğuşu, TTK Basımevi, Ankara 1988.

SALIBA, Najib E. “The Achievements of, Mithat Pasha as Governor of the Province Syria, 1878-1880”, International Journal of Middle East Studies, Oct, 1978

BAHAR, İlhan, Tarihe Yön Veren Paşalar,Kum Saati yayınları, 2008 İstanbul.

İNALCIK, Halil, Devlet-i Aliyye, Ayanlar, Tanzimat, Meşrutiyet, Cilt: IV, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2015.

KILIÇ, Selda, 1864 Vilayet Nizamnamesinin Tuna Vilayetinde Uygulanması ve Mithat Paşa.

ORTAYLI, İlber, İmparatorluğun Son Nefesi, Osmanlı’nın Yaşayan Mirası Cumhuriyet, Timaş Yayınları, İstanbul 2017.

 

  II.Abdülhamid’in Mithat Paşa’ya Kanun-ı Esasi’yi ilan ettiğini bildiren hatt-ı hümayunu sureti

.

Mithat Paşa’nın ölüm haberinin yayılmasından bir müddet sonra Mithat Paşa’nın çiftliğe geldiği rivayeti hakkında Mithat Paşa’nın Topkapı’daki çitfliğinin kiracısı, Takkeci Cami İmamı Hafız Abdurrahman Efendi’nin ifade varakası.

 

 

 

“Vatanperver Mahrure “ On başı Halide Edip

“Toprağımızın üstünde şerefsiz yaşamaktansa, toprak altında yatmayı şeref sayarız”

                                                                                 Halide Edip 15 Mayıs 1919 Sultanahmet Konuşması

 Malum Sultanahmet mitingleri öyle vecizeler doğurmuştur ki, milli mücadele, karakterine bu sloganlar ile kavuşmuştur. Halide Edip, İngiliz hafiyelerinin vatanperver enselediği İstanbul’u görmüş, hakkında idam hükmü verilen altı kişi arasında yer almış ve Mustafa Kemal ile kaderdaş olmuştur. Bilgisi ve meziyetleri itibariyle, milletin kaderini tayin edecek meseleleri, kendi üzerine mesuliyet bilen dar bir zümreye mensuptur.  Bu toprakların yakın tarihi yazılırken mürekkep okkasını sımsıkı kavrayan güçlü bir kadındı. Edebi kişiliği ve muallime olması bir yana, dönemin olağanüstü koşullarını en hayretfeza halde,  o buhran için doğmuşçasına göğüslemiş bir Osmanlı hanımefendisiydi. II. Meşrutiyet ilan edildiği sene, gazetelerde kadın haklarıyla ilgili yazılar kaleme almaya başladı. Bu yazılar irtica peşindeki çevrelerde büyük tepki uyandırdı. 31 Mart Ayaklanması üzerine can havliyle iki oğlunu alıp İngiltere’ye bir gazeteci dostunun yanına gitti. Ülkeye döndüğünde edebi kişiliği, aktivist ve siyasi karakterine nazaran daha ön plandaydı. Fakat bu durum uzun sürmedi; Balkan Savaşları akabinde, Cihan Harbi ve Milli Mücadele dönemi.  Halide Edip’in haleti ruhiyesinin ve o makus dönemin romantik yapısının teşekkülü, muazzam bir milli bilinç üzerinde zuhur bulmaktadır. Örneğin yazarın oğullarından birinin ismi Hasan Togo’dur. 1905 yılında gerçekleşen Japon-Rus harbinde yüzyıllardır Osmanlı’nın üzerine bir karabasan gibi çöken Rusya’nın, Japonlara mağlup olmasının verdiği sevinçle oğluna, Japon Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Togo’nun ismini vermiştir. Meşhur “doğunun Horatio Nelson’u” Togo Heihachiro’nun ismini. Mezkur dönemde İran’da,  daha da ileri giderek Japon İmparatoruna “Mikadoname” serlevhasıyla kaside yazan Rus karşıtı aydınlar dahi vardır. Şüphesiz ki hem Türkiye’de hem de dünyanın muhtelif yerlerinde aynı kitapları okuyarak fakat farklı şartlar ve kültürlerle yoğrularak yetişen bu emsalsiz kuşak, insanlık tarihinde bileğinin hakkıyla yer edinmiştir.

 Halide Edip, eserlerini okuyanın saygı duyduğu, fakat bir takım çevreler tarafından da hilafetçi, Amerikancı, bağımsızlık karşıtı mandacı vb. sıfatlar tasni edilmiş bir şahsiyettir. Bu durum daha çok Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu şekilde husul bulmasına karşın, o devrin siyasi meseleleri ile bugünün cahilliğini karıştırmamak gerekir.  Hulasa, Türk İnkılabı ve modernizasyonu başladığı dönemde, Gazi Paşa ile ters düşen kumandan, bürokrat ve aydınları toptan atmaya kalkışırsak, elimizde Milli Mücadele kadrosundan kim kalır?  Bu insanlar bu toprakların yetiştirdiği değerlerdir. Bugün yüzüncü yaşına yaklaşan Cumhuriyet’in yapı taşlarını oluşturan değerler. Atatürk’ün Nutuk’ta yer verdiği Halide Edip’in Amerikan himayesi tezini bildirdiği mektup bahsedilen ayrışmanın temel sebebi durumundadır. Mektupta bugünün perspektifinden-kazanılmış bir zafer sonrası- bakanları rahatsız edebilecek ibareler bulunmaktadır. Doğal olarak bahsedeceğim söylemler bugünün hakikati ( Tam bağımsız ve medeni bir Türkiye)uğruna baş koymuş olan Gazi Paşa’yı da rahatsız etmiş olmalıdır. 10 Ağustos 1919 tarihli mektubun son paragrafında yer alan “Macera ve savaş devri artık geçmiştir ” gibi ifadelerin yanısıra Türkiye’nin istikbalini Filipin ile mukayese etmesi “Filipin gibi vahşi bir ülkeyi bugün kendi kendini yönetmeye yeten çağdaş bir makine haline koyan Amerika, bu bakımdan çok işimize geliyor” Halide Edip’in ülkenin içinde bulunduğu durumu çok iyi tahlil edemediğini kanıtlar niteliktedir. “Amerika Doğu’da sömürgecilik yapmak derdinde değildir” ifadesi ise iyimserlikte aşırıya kaçan bir düşüncedir. Özellikle bu ifade, dönemin Türk aydınları ve yönetim kadroları nezdinde umumi bir eğilime işaret etmektedir. Yunan İzmir’e çıktığında Afganistan’ın kaderini düşünen Enver Paşa veya Mondros sonrası yapılan işgallere seyirci olan Vahdettin’in İngiliz dostluğuyla bu bunalımın atlatılabileceğini hayal etmesine benzer bir durum teşkil etmektedir. Nitekim Gazi Paşa Amerikan mandası hakkında  “… Öyle bir manda istenecek ve verilecekmiş ki, bu egemenlik haklarımıza, dışarıda temsil hakkımıza, kültür bağımsızlığımıza, vatan bütünlüğümüze dokunmayacakmış… Buna ve böylesine Amerikalılar değil, çocuklar bile güler. Her şeyin başında Amerikalılar, kendilerine hiçbir çıkar sağlamayan böyle bir mandayı neden kabul etsinler? Amerikalılar, bizim kara gözlerimize mi âşık olacaklar? Bu ne hayal ve aymazlıktır! ” diyerek sitemini belirtir. Şahsen Halide Edip’in mektubundaki en dikkat çekici bulduğum ifade “Onurumuzdan epeyce fedakarlık etmek zorunda bulunuyoruz” cümlesidir. Bu ifade henüz üç ay önce Sultanahmet’te sarf ettiği  “Toprağımızın üstünde şerefsiz yaşamaktansa, toprak altında yatmayı şeref sayarız” vecizesine oldukça muğayirdir. Halide Edip’in Mustafa Kemal ile arasındaki küslük Sakarya Muharebesi sırasında Gazi Paşa’nın sürekli itiraz eden Halide Edip’e “Emrime itaat edecek misiniz?” diyerek sert bir üslupla çıkışmasıyla başladığı söylenir. Bu olaya dek Erzurum ve Sivas Kongreleri sırasında yaşanan “Manda” tartışmaları haricinde Mustafa Kemal’in hassasiyetle yaklaştığı bir hanımefendidir Halide Edip. Osmanlı Almanaklarına girmiş önemli bir yazar, fikir ve düşünce kadınıdır. Kitapları satmaktadır. Eşi Adnan ve bazı mebuslar ile Ankara’ya gelmesi üzerine Mustafa Kemal’in Kazım Paşa’ya çektiği telgrafta “ Halide Edip Hanımefendi ve 8-10 mebus geldi” demesi Paşa’nın Halide Edip’e nasıl bir açıdan baktığını göstermektedir. Halide Hanım’ı yaralayan ikinci olay ise yeni kurulan hükümette görev alamamasıdır. Kadın olması mebus olmasına engeldi.  Amerikan sefirliğini istediğini birçok kez dile getirmesine rağmen bu vazifeye de malik olamamıştır. 1925’te Şeyh Sait isyanının bastırılması için kamu huzurunu ve sosyal düzeni bozacak her türlü cemiyet ve kışkırtma yayını yasaklamak amacı ile çıkarılan takriri sükun kanunu ve buna müteakip eşi Adnan Adıvar’ın kurucu üyesi olduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kapatılması, Halide Edip’in hayatında bir kırılma noktası olmuştur. Bu dönem ona İttihatçılarla yaşadığı bunalımları hatırlatmıştır. Rejimin mahiyetini çok geç anlayacak olan çift Rauf Orbay gibi yurt dışına çıkar. Muhalefetin tasfiyesi sırasında ülkeyi terk eden Halide Hanım için pek çok kitapta sağlık sorunları ya da eğitim için yurt dışına gittiği yazılır. Torunları asıl sebebin gerçekten sağlık meselesi olduğunu mide problemleri yaşadığını teyit eder. Hatta vefatı da bu sebeptendir. Fakat bir yıl sonra Atatürk’e suikast girişimi olur. Torunu Ömer Sayar Halide Edip’in bu olaylar sonrası sürgün hayatının başladığını ve ülkeye dönmekten vazgeçtiğini söylemektedir. Atatürk’e suikast davasında Adnan Adıvar İstiklal Mahkemesi’nde gıyaben yargılanır ve aklanır. Sürgündeyken Nutuk’a cevap olarak yazdığı anılarının ikinci cildini İngilizce olarak yayınlar. “The Turkish Ordeal” bilahare sert eleştiriler çıkarılarak Ateşten Gömlek olarak Türkiye’de neşredilecektir. İşte bu kitaptan sonra Dışişleri Bakanlığı tarafından sıkı bir takibe alınır. Bu takibata mahal ve sebep verecek işler yapması ve belli bir fikre tevcih için yazılan anıların yurtdışındaki etkisinin yurt içine tesiri olabileceği, dolayısıyla inkılap ve rejime verebileceği zararın, bu takibat değerlendirilirken hesaba katılması gerektiğine inanıyorum.

Şekil 1: Takrir-i Sükun Kanununun tatbiki sırasında ülkeye sokulması yasaklanan gazetelerin 1935 yılında ülkeye sokulmasına izin verilmesi.

Sürgündeyken Paris’te, Amerika’da ve Hindistan’da çalışmalarını sürdürdü, konferanslar verdi, kitaplar yazdı. Bu konferanslar Türk Milli Mücadelesi ve Hilafet konusunda fevkalade ilgili olan Hintliler arasında büyük yankı uyandırmıştır. Hindistan serüveni 1913 yılında tanıştığı M.A. Ansari vesilesiyle başlar. 1935 yılında Camia-i Milliye-i İslamiye tarafından seri konferanslar vermek üzere Hindistan’a davet edilir. Hatta “Inside India” eserini bu seri konferanslar döneminde kaleme alır. Hindistan’ın bütünlüğünü savunan görüşlerin etrafında toplamaya yardım etmek üzere davet edilen Halide Edip, bu görevi sırasında hem kendisini davet eden dostu Dr. Ansari’ye yardım edecek hem de şahsi fikirlerini geniş bir kitleye yayma imkanı bulacaktır. Bu konferansların Türkiye’deki yankıları ise tedirginlik verici olmuştur. Buna Halide Edip’in Abdülmecid Efendi’nin kızı Dürrüşehvar Hanımı ziyaret edeceği söylentisi de eklenince iş başka bir boyut kazanır. Halide Edip köprüleri yakan tavrıyla tehlikeli bir şahsiyet intibası yaratmıştı. Üstelik Hindistan’da bu tedirginliği körükleyici yazılar kaleme alınmaktaydı. Örneğin Bombay Chronicle’da yayımlanan ve M. Mucip adında bir yazarın yazdığı makale Dışişleri bakanlığınca tercümesi yaptırılarak Başvekalete sunulmuştur.(Şekil 2) M. Mucip makalesinde Halide Edip ve Rauf Orbay’ı yerlere göklere sığdıramazken, Atatürk için bahsi geçen şahıslarda olan asil özelliklere sahip olmadığını yazmaktaydı. Oysa ki yazıda yer alan, Rauf Orbay’a Hindistan’da bulunduğu sırada bir şahsın kompliman mahiyetinde “Hindistan’ın da Mustafa Kemal ayarında bir lider çıkarması” temennisi Rauf Bey’i rahatsız etmiş ve asabiyetle “Mustafa Kemal’i yalnız Türkiye çıkarabilirdi” demiştir. Yazar çelişkili yazısında bu çıkışı farklı değerlendirerek, Mustafa Kemal adının yanına birçok isimler eklenmesi gerektiğini, bunların en başında Rauf Bey ve Halide Edip isimlerinin bulunduğunu yazmıştır. Yazar Atatürk için “Dünyanın kendisi için yaratıldığının sanan bir talih adamıdır” yakıştırmasını yapar. Kısacası sebepsiz yere yapılan bir takibat söz konusu değildir. Bir diğer açıdan onurlu vatan evlatları olan Halide Edip, Adnan Adıvar ve Rauf Orbay ellerine geçen her fırsatta isimlerine ve karakterlerine yakışanı sergilemişlerdir. Dışişleri bakanlığını da mezkur şahısların

Şekil 2: Bombay Chronicle’da çıkan yazının Başbakanlığa gönderilen tercümesinden bir sayfa.

Türk İnkılabına aykırı konuşmalar yapabileceği ve mevcut rejim hakkında olumsuz bir izlenim verebilecekleri hakkındaki şüphenin asılsız olduğuna karar vermiştir.(Şekil 3)

 Halide Edip 14 Mart 1935’te İstanbul’a hareket eden bir gemiyle Hindistan’dan ayrılmıştır. Türkiye’ye torunu Ömer’i görmek için gelir. Çocukları ve torunuyla hasret giderdikten sonra Londra’ya döner. 14 senelik sürgünü ise ancak Atatürk öldükten sonra 1939’da İsmet İnönü’nün yurda davetiyle son bulacaktır.

Şekil 3: Halep Konsolosluğunun derlediği duyumlara dayanılarak, Halide Edip’in konferanslarının devrimimizden yana olduğunun Dahiliye Vekili Şükrü Kaya tarafından CHP Genel Sekreteri Recep Peker’e iletilmesi.

Kaynaklar

Çalışlar,İpek (2010).Halide Edip; Biyografisine Sığmayan Kadın. Everest Yy.

Bilkan, Ali Fuat. Halide Edip Adıvar’ın Hindistan konferansları.

Bilkan, Ali Fuat (2005). Halide Edip Adıvar’ın “Inside India” Eseri ve Hindistan Ziyareti

Adıvar, Halide Edip (1955). Türkiye’de Şark, Garp ve Amerikan Tesirleri.

Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi

Şekil 1: 30-18-1-2 / KARARLAR DAİRE BAŞKANLIĞI (1928- ) Yer Bilgisi : 53 – 21 – 8 Dosya Ek : 85-55

Şekil 2: 30-10-0-0 / MUAMELAT GENEL MÜDÜRLÜĞÜ Yer Bilgisi : 84 – 554 – 10 Dosya Ek : 85

Şekil 3: 490-1-0-0 / CUMHURİYET HALK PARTİSİ Yer Bilgisi : 578 – 2299 – 5 Dosya Ek : 2.BÜRO