OSMANLI DÖNEMİ SİVAS ERMENİLERİ

1398 yılında Kadı Burhaneddin’in Sivas yakınlarında Akkoyunlulara yenilerek esir düşmesi ve öldürülmesinin ardından şehir halkı topraklarını Akkoyunlu hükümdarı   Karayülük Osman Bey’e vermek istemediler ve direndiler. Osman Bey’e karşı Tatarlardan yardım istediler. Ancak bunların da yenilerek geri çekilmesinden sonra şehrin yağmalanmasından korkan halk Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid’e haber gönderdi ve onun şehri teslim almasını istedi. Bunun üzerine Yıldırım Bayezid , büyük oğlu Süleyman Çelebi’yi mühim bir kuvvetle Sivas’a gönderdi. Osmanlı kuvvetleri Karayülük Osman Bey’in kuvvetlerini mağlup ettiler ve Sivas’ı teslim aldılar .Böylece 1398 yılında Sivas,Kayseri,Tokat,Niksar bölgeleri Osmanlı hakimiyetine geçti. Bayezid’de oğlu Süleyman Çelebi’yi bu bölgeye vali olarak tayin etti .Yıldırım Bayezid’in 1402 Ankara Savaşı’nda Timur’a yenilmesinin ardından Osmanlı Devleti Fetret Devrine girdi.

Bu dönemde Sivas’ın hakimiyeti tekrar Kadı Burhaneddin’in damadı Mezid Bey’e geçti.Mezid Bey Timur’dan menşur alarak şehre hakim oldu.Timur felaketiyle Sivas şehri her bakımdan büyük bir tahribat gördü, sosyo – ekonomik ve demografik açıdan şehirde büyük oranda yıkım yaşandı.

Sivas bölgesi için XVI. asır iç karışıklıklar, isyanlar ve yağmaların yaşandığı bir dönem oldu. II.Bayezid döneminde başlayan bu tür hareketler; şehzade mücadeleleri yüzünden yayıldı Bu dönemde ortaya çıkan ŞAHKULU İSYANI Antalya’dan Sivas’a kadar olan bölgede büyük bir katliam ve tahribata neden oldu.1514 yılında Yavuz Sultan Selim’in kazandığı Çaldıran Savaşı,

Anadolu üzerinde emelleri olan Safevilere büyük bir darbe indirdi ve bölge bir durulma içerisine girdi. Ancak XVI. Ve XVII. yüzyıllarda değişik zamanlarda toplumsal ve ekonomik sebeplerle ortaya çıkan CELALİ İSYANLARIda Anadolu halkının zaten var olan sıkıntılarının artmasına, bu bölgede Osmanlı Devleti’nin İran’la ve isyanlarla sürekli mücadelesine sebep oldu. XVI. ve XVII . Yüzyıllarda Sivas bölgesini önemli ölçüde etkileyen isyanlar ve iç karışıklıklar XVIII. ve XIX .asırda eşkıyalık faaliyetleri şeklinde devam etti .Fakat genel olarak Osmanlı Devleti’nin yıkılma sürecine girdiği XIX. Yüzyılın ortalarına kadar şehirde önemli gelişmeler yaşandı ve halk genelde sakin bir hayat sürdü.

 

 

 

 

 

2. Dünya Savaşı Kırım

12 Mayıs 1944 tarihinde, son Wehrmacht birliklerinin teslim olmasıyla, Kırım yarımadasındaki iki buçuk yıllık Alman hâkimiyeti sona ermiştir. Erich Später’den:

Aralık 1943’ten Nisan 1944’e kadar güney ve merkez Ukrayna’daki kurtuluş savaşında, kızılordu birlikleri muazzam bir saldırı gerçekleştirmiştir. Alman ve Romen birlikler yüzlerce km batıya püskürtülmüş ve Romen birlikler 1941 sonbaharında fethettikleri alandan tahliye edilmişlerdir.

Alman hükümeti Romenlere, 1941 sonbaharında Sovyetlere karşı yürüyüşleri için bir ödül vermişler; zengin güney Ukrayna’nın büyük bir bölümünü devretmişlerdi. Ülke toprakları “Dnyester’in karşısındaki kara” (Transnistrien) olarak Odessa limanı ile birlikte “Büyük Romanya”nın bir eyaleti olarak birleştirilmişti.

Odessa, 10 Nisan 1944 tarihinde kurtarılmıştı. Alman ve Romen birliklerinin acil bir şekilde geri çekilmesinden önce limanlara, fabrikaların büyük bir bölümüne ve geride kalan binalara zarar vermişlerdi. Romenlerin işgalinden evvel, güney Ukrayna’nın bu alanında yaklaşık 300.000 Yahudi yaşamıştı. 1941 sonbaharında Alman ve Romen birliklerinin ilerleyişleri esnasında onlardan binlercesi soykırıma uğramış veya Alman ölüm komandoları tarafından katledilmişlerdi. 21-31 Aralık 1941 tarihlerinde Güney Ukrayna ve Besarabya’daki 50.000’den fazla Yahudi katledilmişti.

Kızılordunun ilerleyişinde Kasım 1943 tarihinde Alman ve Romen birliklerinin Kırım yarımadasında irtibatları kesilmişti. Alman komutası, kara üzerindeki kendi birliklerinin geri çekilmesini yasaklamıştı. Yarımada üzerinde 165.000 asker ile Alman 17. Ordusu, bir de 65.000 kişilik kuvvetle yedi Romen tümeni bulunmaktaydı. Alman yönetimi için Kırım, yüksek stratejik ve politik bir değerdeydi. Tarımsal olarak verimliydi ve onların meyve, şarap ve tütün ekimlerini mümkün kılıyordu. İşgal, Ocak 1941’de Sovyet birliklerinin adayı şiddetli savunmasıyla başlamıştı ve deniz üssü Sivastopol’un 9 aylık kuşatması 5 Temmuz 1942’de tamamlandı. Alman planlarına göre Kırım tamamen Almanlaştırılmalıydı ve baş şehri “Teodorichthafen” (Sivastopol) olmak üzere “Gotenland” olarak büyük Alman devletinin bir parçası olacaktı. Mannesmann, Degussa ve tütün kurumu Reemtsma gibi büyük Alman şirketleri de yarımadayı endüstriyel ve tarımsal alanda istiyordu ve danışmanları ile teknikerlerini göndermişlerdi. Kırım ayrıca “Alman sahili, tatil yeri” olarak turistler için genişletilmeli, büyütülmeliydi. Kırım’ın yaklaşık 1.1 milyon halkı Alman amaçlarına göre katledilmeli veya sürülmeliydi. Alman yerleşimciler ve mensupları ise onların yerlerine geçecekti. 200.000 Güney Tirollünün adaya iskânını planlamak için 1942’de işgal kuvvetleri çalışmalarına başladı.

1942’nin başında, Kırım’da yeni Genelkomiser olarak tanınan eski Viyanalı Nazi valisi Fraunfeld, Hitler ve Himmler’i yeni bir göç planı için heyecanlandırmıştı. Güney Tirollüler Kırım’a yerleştirilebilirdi. Herşeyden evvel 1943’e kadar 75.000 Güney Tirollü kendi yerlerini, Almanya’da veya doğunun ve batının işgal edilmiş bölgelerinde yerleşmek için terkettiler.

Kırım ise bir “kale” olarak ifade edildi ve her ne şekilde olursa olsun savunulacaktı. Alman komutası, kayıp vermekten korkuyordu çünkü Romen petrol sahası Ploiesti bombalanabilirdi. Bu, Alman savaş yönetimi için ağır sonuçlara yol açardı. Ham petrol, benzin ve uçak yakıtının Ploiesti’den sevki 1944 yılında Alman savaş makineleri için vazgeçilmezdi. Onlar, ihtiyaçlarının yaklaşık %40’ını karşılamaktaydılar.

Alman işgalciler, ırksal ve politik açıdan düşman gruplara karşı Kırım’da acımasız bir imha seferi yürütmüştü. İşgal sırasında onlar, 200.000’in üzerinde Kızıl Ordu mensubunu ve partizanları öldürmüşlerdir. Esir kamplarında 20.500 silahlı kuvvetler ve 8000 sivil katledilmiştir. 1939 yılında yaklaşık 65.000 kişi olan adadaki Yahudi halkın ise hiç şansı yoktur. Onlardan yaklaşık 38.000’i Almanların girmesinden evvel kaçamamışlardır. Sistematik bir şekilde katledilmişlerdir. Almanlar, adayı: “Yahudisiz bir ada” olarak saymıştır.

Alman hâkimiyetinin son aşamasında terör ve tahripkârlık en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Sovyet saldırısının beklentisi üzerine “Attila” ve “Adler” operasyonları başladı ve Kırım tatarlarının 80 yerleşim yerleri de dâhil olmak üzere 127 belde yakıp yıkıp kül edilmiş ve halkının büyük bölümü katledilmiştir. Almanlar, yarımadanın bütün alt yapısını tahrip etmişler ve ganimetleri deniz kuvvetlerine ait gemilere nakletmişlerdir. 100.000 nüfus savunmada ve siper kazımında işçi olarak kullanılmıştır. Saldırının başlamasından sonraki bir haftada Almanlar ve Romen birlikler, deniz üssü Sivastopol’e geri çekilmek zorundalardı ve 5 Mayıs’ta Kızıl Ordunun son saldırısı başlamıştı. 9 Mayıs’ta Sivastopol’un son kurtuluşuydu. 13 Mayıs’ta son 12.000 Alman askeri Chersones burnunda teslim oldu.

Kırım’daki halkın çoğu için savaş, Alman işgalcilerin kovulması ile bitmemiştir. 18 Mayıs 1944’te bütün Tatar halkının Kırım’dan sürgünü başlamıştır. Yaklaşık 200.000 insan Sovyet gizli servisi NKWD’nin özel gruplarının Alman işgalcilerle toplu işbirliği suçlaması altında Kazakistan’a ve Özbekistan’a sürülmüşlerdir. Binlercesi orada savaş bittikten sonra sefil hayat şartları altında hayatlarını kaybetmişlerdir. Destalinizasyon döneminin başında Kırım tatarları “hain millet” suçlamasından aklanmışlar, 60’lı yılların ortalarında onların Kırım’a yasadışı olarak dönüşleri başlamıştır.

Yeni araştırmalar, Alman saflarında savaşmış olan tatarların silahlı birliklerinin yaklaşık 7.900 asker olduğu üzerine sonuçlanmıştır. Onlardan yarısından daha azı kışlalara yerleştirilmiştir. Bu, tatar halkının nüfusunun yaklaşık %5’idir. 1930’lu yıllarda Stalin terörü ve zorla kolektifleştirme altında Rus ve Ukrayna halkından çok daha fazla acı çekmişlerdir. Vahim olanı, bütün tatar komünistlerin ve seçkin tabakanın 1936-1938 yıllarında “Büyük Temizlik” esnasında hemen hemen tamamının katledilmesidir.

İkinci Kariyer: Ulrich de Maiziere, “Federal Almanya Silahlı Kuvvetlerinin Genel Müfettişi” ve Wehrmacht ordusunun başkomutanlığında eskiden Genelkurmay olan, Kırım’daki Alman birliklerinin eski başkomutanı Erich von Mantstein’ a 80. Yaş gününde, Manstein’in askeri stratejisinin övüldüğü Federal Alman silahlı kuvvetlerinin bir armağanını takdim ediyor. Irschenhausen, Kasım 1967.

Erich Später’in kullanmış olduğu döneme ait tavsiye edilebilecek kaynaklar:

Norbert Kunz, Die Krim unter Deutscher Herrschaft 1941-1944. Germanisierungsutopie und Besatzungsrealitat, Darmstadt 2005, 448 Seiten, vergriffen.

Karl Heinz Roth-Jan Peter Abraham, Reemtsma auf der Krim. Tabakproduktion und Zwangsarbeit unter der deutschen Besatzungsherrschaft 1941-1944., Edition Nautilus Hamburg 2011, 576 Seiten, 39,90 Euro.

Birinci Dünya Savaşının 100. Yılı münasebetiyle Erich Später’in Konkret’te yazdığı yazının bir bölümünün çevirisidir.

Yazar:

Aybike Güzay

Rapid Advice Of Hot Russian Brides Simplified

First date suggestions are all well and good, however they often apply to the extroverted souls of the world. The grievance that nice guys finish last” and that ladies at all times fall for dangerous boys” is absolutely russian brides about something a bit deeper than that. It is about confidence. Identical to you’re attracted to someone who is unabashedly himself, men find self-assurance horny.

If The Loser” is harmful, slowly transfer your valuables from the house if collectively, or attempt to get better valuables if of their possession. In many instances, it’s possible russian brides for marriage you’ll lose some personal gadgets throughout your detachment – a small worth to pay to get rid of The Loser”.

If your first date has gone effectively, take the time to send a quick textual content or phonecall afterwards to say how a lot you loved spending time together. Nevertheless do not bombard your new love interest russian wife with too many messages; even when the primary date went effectively, our members see this as this is the principle cause they would not meet up again after the date has ended.

Fast Programs For Russians Brides Considered

The Facts On Straightforward Products Of Russians Brides

The first reason I urge you to take your time as you navigate how you can start dating again is that you’ll most likely need extra time than you imagine to heal from the ache you have been by russian wife when you had a traumatic breakup or divorce I know that just a few months after the top of one relationship, you may really feel such as you’re completely prepared to maneuver on, however consider me: you may not likely be.

You can easily modify your profile and which means you can by no means need to be focused on flubbing your initial impression. Due to this fact, you’ll for positive get yourself an entire large amount of pages to see and match. For example, you possibly can easily finish your profile that’s entire on software program however, you must be a part of in the Computer variation. You make a profile, upload a graphic and commerce communications. A totally russians brides accomplished profile together with the entire data mentioned might assist considerably to determine in case it’s a actual individual or merely a fake profile. Only pages which can be linked can realize your desire to speak to one another. Its step-by-step user pages and kink studies ensure it is an easy activity to learn a unbelievable match, otherwise you would possibly fulfill model brand model new individuals at a neighborhood fet occasion.

In case you get her quantity early in the evening, textual content her that night and see if she’ll meet up with you. You’d be shocked how many girls will. Additionally russian woman, do not set the date too far out or you threat having too long of a niche between the primary assembly and the primary date. Then it is much simpler for her to justify flaking on you.

Also, remember that you might want to stay your best life as nicely. A lot of these russian brides tips are about creating yourself and turning into a greater, more engaging man. Simply because you’ve found your dream woman doesn’t imply you can start taking it straightforward on your self and getting lazy with your life and appearance.

Trouble-Free RussiansBrides Systems Considered

A wife can need…and even demand…the security and provision that her husband affords. A wife can need…and even count on…her husband to buy issues for her and do things for her. However impartial of those needs, calls for, and expectations…if a wife is not russians brides attracted to to her husband due to how he thinks, behaves, and operates, then she will hardly ever need him touching her and she’s going to not often be prepared to be sexual with him.

Be certain she knows you are genuinely apologetic for risking your relationship with her on an affair. Perceive that your relationship along with her will seemingly by no means be the identical russiansbrides, but that it can be improved. Whereas the betrayal of an affair often ends relationships, some couples are able to work through a temporary separation. Open, honest communication is a great way to start out.

Çağdaş Türkçülük, Çağdaşlaştırılmaya Çalışılan İslâm

Ötüken’in sadık hizmetkârı Tuman (Teoman)’ın tarihte ilk kez Türk boylarını bir araya getirmesinden sonra oğlu Motun (Mete Han)’un ilk kez Türklerden müteşekkil bir siyasî organizma (devlet) tesisinde bu organizmayı rapteden dört unsurdan biri olan millet/bodun terimi; soy birliğine dayanan, boyların birleşmesiyle oluşan bir mahiyetin rengiyledir. Kadim yurdumuz ve ezelî topraklarımız Orta Asya kültür bölgelerinden beslenen, çağlar sonrasına aktarımı sağlanan, geleneksel örfî hukukun ve ahlâkın kültürel hafızaya yerleşmesiyle tabiat kazanan bu terim, asırlar içerisinde dönemsel olarak muhtelif algılamalar ve anlamlandırmalar, görüşler çerçevesinde içerik değişme ve genişlemesine uğramıştır. Kadim tarihimizde millete duyulan muhabbet, dayanışma, harsî bağlılık ve fıtrî bir aidiyet hissiyle izah edilebilecek sosyolojik bir olgu olması hasebiyle Türklük, bugün neşredilen Türkçülükten bir hayli bakımdan ayrımlıdır.

Devlet-i Osmaniye’nin inkırazıyla Avrupa’nın takibatına başlanan 18. asırda İslâmi kaidelerin terbiye ediciliği III. Selim, 19. asırda II. Mahmud’un tanzimleriyle sınırlandırılmış, bundan sonraki dönemler Frengistan’ın misal telakki olunan yenilik anlayışıyla Osmanlı’da akis bulmuştur. Kemal Karpat’ın anlatımıyla “Islahatın kaynağı ve modeli Avrupa olduğundan, hedefin, açıkça söylenmemesine rağmen Avrupalılaşmak olduğu kendiliğinden ortaya çıkmıştır.” Abdülmecid döneminin en mühim meselelerinden müsâvatı destekleyen 1839 Tanzimat Fermanı ile 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı, imparatorluğu bir arada tutmakta akim kaldığı gibi muharebelerde alınan mağlubiyetlerin ziyadeleşmesiyle birlikte düvel-i ecnebînin dahilî müdahalelerine de kapı aralamıştır. Fransız İhtilali’nin karanlık ellerinin Osmanlı’ya uzandığı 19. yüzyılda aydınlık için medet umulan her bir asrî atılım, artık beşerî hayatın mihengi olarak İslâm’dan tedrîcen uzaklaşıldığının göstergesidir.

Abdülaziz idaresinde devleti bu felaket gidişatından alıkoymak maksadına malik Genç Osmanlılar lafzıyla tesmiye edilen kadronun, çareyi meşrutî bir idare üslubunda bulması, bilhassa iktîsadî bozulmalar ve bu eksende peyda olan her türlü menfi sayılabilecek içtimaî bulgu, İslâm’ın istisna edilmediği tartışmaları ziyadesiyle hararetlendirmiştir. Namık Kemal’in katkılarıyla matbuattan istifadenin henüz revaç bulmaya başladığı Osmanlı’da, Batı’dan seyelân eden fikir hareketleri yeni paradigmaile filizlenmeye yüz tutmuştur.

Milliyetçiliğin gecikmeli tırmandığı Osmanlı’da, Sırpların 1804’te bağımsızlık konusundaki atılımından cesaretlenerek 1821’de isyana kalkışan Yunanlıların yaklaşık bir yıl sonra bağımsızlık ilanı, II. Mahmud döneminde henüz politik bir fikir olmasa da tatbikata sokulan Osmanlıcılığın aldığı mağlubiyetlerin somut ilkidir. 1875’te vuku bulan Bosna-Hersek İsyanı, 1876’da Bulgar İsyanı ve 1878 Berlin Antlaşması’yla ayrılık zelzelesini kuvvetlendiren Sırbistan’ın bağımsızlığı, II. Abdülhamid’e muarız İttihatçıların meşrutî yönetim yönündeki kanaatlerini pekiştirmiştir. Azınlıkların devletten ayrılıkları ve dağılma emareleri, II. Abdülhamid devrinde birçok siyasî mefkûrenin neşet etmesine sebebiyet vermiştir.

Yeni Osmanlıların da desteğiyle milliyetçilik furyasına mâni olmak için serdedilen Osmanlıcılık akımının işlevde kifayetsiz kaldığı açıktır. II. Abdülhamid’in İslâmî yönetim anlayışının yanı sıra Batı’nın Osmanlı’dan beşerî anlamda güçlü olduğunu kabul eden fakat İslâm’ın her durumda temel umdelerine ve değerlerine mutabık kalınmak şartıyla gelişime açık olduğunu müdafaa eden, Osmanlı’da tüm ümmeti tek çatı altında toplamak maksadı doğrultusunda Babanzâde Ahmet Naim, Mehmed Âkif gibi yazın çevresinin gözdelerinden oluşan zümre, en nihâi mensubiyet vasıtası olarak “İttihad-ı İslâm” kimliğinin mesuliyetlerini deruhte etmiştir.

  1. asrın başları, Balkan Savaşlarının ardından başat akım vasfıyla Türkçülük sloganına sahne olur. Milliyetçilik anlayışını çeşitlendiren simalar dışında Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp, mefkûrenin doğumunda en mühim iki otoriter aydındır. Modernleşmenin lüzumlu bir neticesi olarak açıklanan ve modernleşme evvelindeki Türkçülükten ayrılan, sistemleştirilmiş, kitlesel bir hal üzere sabitlenmiş, ilmî esaslarla tesis edilmiş, giderek siyâsî hal kazanan Türkçülüğün farklılaşan noktaları olduğu halde müşterek hususu, İslâm’a karşıt bir ideoloji olmadığıydı. Akçura, Türk birliği politikasının faydalarını listelerken “Osmanlı ülkesindeki Türkler hem dinî hem ırkî bağlar ile pek sıkı, yalnız dinî olmaktan daha sıkı birleşecek.”öngörüsünde bulunuyor, “bu hizmetin yerine getirilebilmesi için İslâm’ın Hristiyanlıkta olduğu gibi içinde milliyetlerin doğmasını kabul edebilecek şekilde değişmesi” nimecbûrî görüyor, “Dinler ancak ırklarla birleşerek, ırklara yardımcı ve hatta hizmet edici olarak siyasî ve içtimaî ehemmiyetlerini muhafaza edebiliyorlar.” diyerek kaygan zemine yeni bir zihnî tasarım çiziyordu.

Ahmet Naim, tefrikanın karşısında duran, yaklaşık on dört asır evvelinde kavmiyet üstünlüğünü, bu bağlama dahil olabilecek her düşkünlüğü, toplumsal düşünceyi çağ ayrımı gözetmeksizin nehyeden umûmî bir köklülük olarak İslâm’ın bu hususta bina edilen ikazını “Kavmiyet zokası zehirlidir. Onu yutanlar zaten dinsizlikle malûl iseler o zehri yuttuktan sonra felâh bulmazlar. Eğer dindar iseler o zehri yuttuktan sonra felâh bulamazlar.” şeklinde o günlerde hulasa eder.

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Türk tarihinin başlangıcını milliyetçiliğin başlangıcı addederek millet seciyesi ile beşerî bir hamle olarak milliyetçilik siyasetini denk gören, milletin haysiyetini muhafaza etmekte milliyetçiliği muhik istikamet belleyen; İslâm’ı, çağın sansasyonel rağbetlerine yardımcı unsur kabul eden görüşler, takdir sebepleri ne olursa olsun taksirat ve zayiatı itibariyle içi doldurulmakta ısrar edilen geçici kalıplardır. Hiçbir fikrî ittihadın bileğini bükebileceği İslam; İslâm’ı mağlubiyete müptela edecek bir aleyhtar, alemi imha etmeye teşebbüste kıyametten daha sabırsız hiçbir müsterih yoktur.

Yazar:

Gamze Şentürk

KAYNAKÇA

AKÇURA Yusuf, Üç Tarzı Siyaset, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1976.

ÇALEN Dr. Mehmet Kaan, Osmanlıcılık ve İslamcılık Karşısında Türkçülük,Ötüken Yayınları, İstanbul 2017.

DUMAN Prof. Dr. Halûk Harun, PEKMAN Prof. Dr. Cem, Türk Basın Tarihi, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir 2014.

GÖKALP Ziya, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Karbon Kitaplar, İstanbul 2018.

KARPAT Kemal H.,Kısa Türkiye Tarihi,Timaş Yayınları, İstanbul 2013.

Sultan Galiyev

1917 Bolşevik ihtilalinin dört büyüğünden biridir. (Lenin, Stalin, Troçki). Babası öğretmen olan Galiyev’in hayatına dair bilgiler genellikle 1923 yılında kaleme almış olduğu “Ben Kimim” adlı otobiyografisine dayanmaktadır. Galiyev, 1911’de Kazan Tatar Pedagoji Enstitüsünden mezun olmuş, iki yıl boyunca Başkırdistan’ın çeşitli köylerinde öğretmenlik yapmıştır. Ardından istifa ederek Ufa’da bir kütüphanede çalışmış, 1915’te öğretmenlik mesleğine geri dönmüş ve Bakü’deki Tatar Kız Lisesinde çalışmıştır. O, Ruslaştırma ve Hristiyanlaştırma faaliyetlerine karşı çıkmış ve I. Dünya Savaşında Tatar ve Başkırt askerlerini Çarlık ordusunda savaşmamaya çağıran faaliyetlerde bulunmuştur. 1917 Mayısında Rusya Müslümanları Kongresinde genel sekreter seçilmiştir. Ardından Kazan’a giderek Molla Nur Vahidov’un önderliğindeki Müslüman Sosyalist komiteye dâhil olmuştur. Daha sonra Müslüman Sosyalist Komite Komiserliğine kadar yükselmiş, Komünist parti saflarında da Sovyet Milliyetler Komitesinin ikinci sekreteri olmuştur. Moskova’da Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesinde hocalığa kadar yükselen Galiyev, Bolşevikler’in İslam ve din karşıtı faaliyetlerinden rahatsız oluyor ve onları eleştiriyordu.

Sultan Galiyev ve onun Müslüman komünist yoldaşları, Marksist teoriye radikal yenilikler getirmiş ve bu teoriyi kendi şartlarına göre yorumlamışlardı. Sultan Galiyev sosyalizm anlayışındaki tek yolu ve katı disiplini kırmış biri olarak karşımıza çıkmaktaydı. O, kapitalizmin yıkılabilmesi için ancak, onu besleyen hammadde kaynaklarının kesilmesini ve bu sonuca gidişte, içinde yaşanılan toplumun dinamiklerini göz önüne almak gerektiğini savunmakta idi. Kapitalizmi bitirmenin tek yolu, Doğu’nun önderliğinde yapılacak anti-kapitalist bir devrim hareketiydi. Avrupa burjuvazisi, Doğu uluslarını ezerek kendi proletaryasının tüm isteklerini karşıladığı için Batı’da devrim olması imkânsızdı. Batı’yı besleyen sömürgelerin sömürüden kurtarılması gerekmekteydi.

Galiyevizim olarak bilinen Sömürgeler Entarnasyonali Tezi iki aşamalı bir programdı. Tatar-Başkırt Devleti, Türkistan Cumhuriyeti ve Turan Federal Halklar Sosyalist Cumhuriyeti tesis edilecek, Sovyetler’deki tüm Müslüman-Türk halkların siyasi birliği sağlanacak; ikinci aşamada ise tüm dünya mazlumlarının sömürgeler enternasyonali gerçekleşecekti.

Onun fikirlerinde ayrıca Cedidcilik-Türkçülük-Turancılık hareketlerinin tesiri de açıkça görülmekte idi. Müslüman bir toplumda yetişen, Çarlık Rusyasının her türlü baskısını gören ve fakirlik içerisinde büyüyen Galiyev’in fikirlerinin gelişmesinde bu etkenlerin tesirinin olmadığını söylemek yanlış olur. İdeolojik olarak evrensel bir geçerlilikten ziyade, her milletin kendine has şartlarının uygulamada belirleyici olması gerektiğini vurgulamıştır.

Asıl meselelerden biri deSovyetler’in tamamında ağır iş koşulları ve uzun mesai saatlerini içeren üretim politikaları ve uydu cumhuriyetlerin hammadde kaynaklarının doğrudan merkeze aktarılmasıydı. Sovyetler Birliği’nin petrol rezervlerinden %13’ünü meydana getiren (yıllık 36 milyon ton) Kazan petrollerinden, Tataristan Cumhuriyeti’ne ancak 1 milyon ton verilmekte olup, geri kalanının merkeze aktarılması örnek olarak verilebilir. Yeni kurulan SSCB’de uzun ve zahmetli mesai saatleri, düşük gelir düzeyi, azalan nüfus, kırsal yörelerden şehire göçler, temel tüketim mallarının kıtlığı ve pahalılığı gibi kapitalist olguların bütününü görmek de mümkündü.

Türk dünyasındaki aydınlanma hareketleri de bir yandan Rus egemenliğine karşı, diğer yandan da geri kalmış toplumsal ve ekonomik yapıyı yeniden düzenlemek çabası ile kısa zamanda yerini “Türk Birliği” fikrine bırakacaktır. Türkistan genel valisi Samsanov’un 1909’da Rus hükümetine göndermiş olduğu raporda, İdil ve Kırım Tatar aydınlarının etkisi ile Usul-ü Cedit okullarının yaygınlaştığı ve milliyetçilik tohumlarının atıldığı haber verilmekte idi. 3 Mayıs 1917 tarihinde toplanan Rusya Müslümanları genel kongresinin üçüncü toplantısında Rusya Müslümanlarının siyasal idaresi sorunu gündeme gelmiş; Zeki Velidi Togan ve Mehmet Emin Resulzade grubuna göre tüm Müslüman halklar milli-mahalli muhtariyet esasına göre ayrı ayrı mahalli hususiyetlerine göre muhtar olmalıydı. Molla Nur Vahidov ve Sultan Galiyev grubu ise sosyalizm ile İslamiyet arasında bir uzlaşma zemini kurarak, ezilmiş olan Müslüman halkların ayrı ayrı değil de, daha geniş bir bağımsızlık usulü fikrini benimsiyorlardı. Bu fikri Pan-Türkizm ya da Pan-İslam olarak değerlendirmekten ziyade, uzun yıllar Rus baskısına ve üstünlüğüne karşı geliştirilmiş bir tavır olarak kabul etmek daha yerinde olacaktır. Bu haliyle Müslüman Bolşevikler, komünist olmaktan çok, onun sömürge durumundan kurtulmak amacını güden “Ülkücü Müslümanlar”a benzetilmiştir.

Tüm Rusya halklarına vaat edilen “Kendi kaderini tayin hakkı” uzun yıllar Çar baskısı altında yaşayan uluslar için bir ışık olarak görülmüştür. Bolşevik devrimin başarıya ulaşması ve Bolşeviklere verilen desteğin de çıkış noktası verilen vaatlerden ileri gelmekteydi. BundandolayıTürk ve Müslüman halklar da devrime destek vermişlerdi.

10-16 Mayıs 1918’de Müslüman komünistler, Moskova’da ilk büyük toplantılarının gerçekleştirmişlerdir. Bu toplantıya Lenin ve Stalin de davet edilmiş, Stalin yapmış olduğu konuşmasında otonominin ancak Sovyet idaresinde olduğu takdirde gerçekleşebileceğini belirtmiştir. Bu tavır, Sultan Galiyev’in istekleri doğrultusunda idi. Ona göre, Avrupa emperyalizmi tarafından Doğu’da sürdürülmüş olan sonu gelmez savaşlar, Doğu’yu ekonomik yönden Batı Avrupa feodallerine kul köle edebilmek için düzenlenmiş politikaların birer parçalarıydı. Sömürge halkların kurtuluşunun ilk koşulu, yerli ve yabancı kapitalizmi tasfiye etmek olacaktı. Sosyalist liderlerin tavırları ise otoriter cereyan ettiği için bu durum Türk halklarının uzun sürecek bir sömürge dönemine girildiğini gösteriyordu. 1917 Kasım’ında ilan edilen Kazan Cumhuriyeti’nin Halk komiserleri Konseyi de Rus egemenliği altındaydı. Bu konseyin on bir komiserinden Sultan Galiyev hariç hepsi Rus’tu. Bunun gibi örgütlerin durumları da bundan farklı değildi. Bu baskılar göz önüne alındığında Sovyet Türkistan’ı ile Çarlık Türkistan’ı arasında hiçbir farkın olmadığı göze çarpmaktadır.

Molla Nur Vahidov’un devrimin ilk yıllarında kurmuş olduğu sivil ve askeri Türk idaresi İdil-Ural bölgesinde devam eden Kızıl-beyaz kuvvetler arasındaki savaşta parçalanmıştır. Molla Nur Vahidov da 1918’de Kazan’ı ele geçiren Çekler tarafından tutuklanmış ve kurşuna dizilmiştir. Bu duruma Rus Bolşevikleri kayıtsız kalmışlar, yani göz yummuşlardır. Onun ölümü ile Sultan Galiyev’in bir bakıma yalnız kaldığı da söylenebilir. O, Doğu Halkları 2. Kongresi’nde Tatar-Başkırt Devleti’nin kurulmasını istemiş (1919), bu isteği Lenin başta olmak üzere Komünist Parti tarafından reddedilmiştir. Aslında Sultan Galiyev, “Turan Federal Sosyalist Devleti” nin doğuşu fikrini de ileri sürmekte ve teorisinin bir diğer aşamasını da bu fikir üzerine inşa etmekte idi. Sömürgeler Enternasyonali’nin bir aşamasında kurulması tasarlanan Turan Devleti, aslında kendisinin Pan-Türkist bir eğilim gösterdiğini de ispat etmektedir. Turan Cumhuriyeti’nin merkezi Kazan olacaktır ve Volga’dan Pasifik’e kadar olan bölgeyi içine alacaktır. Çünkü Doğu’da Türkler yaşamaktadır. Önce Volga bölgesinde Tatar-Başkırt Devleti ve Türkistan’da müstakil bir Türkistan Cumhuriyeti kurulacaktır. Daha sonra bu yapı genişletilerek Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan’ı da içerisine alacaktır. Aynı zamanlarda Enver Paşa’nın da Orta Asya’ya geçip “Turan Ordusu”nu kurup mücadeleye başlaması da tesadüf olmasa gerektir.

Bir süre sonra Sultan Galiyev’in Moskova yönetimine karşı olan muhalefeti ve Turan Sosyalist Devleti için çalışmalara başlaması dikkat çekmiş ve tutuklanmasına sebep olmuştur. 1921 yılında tutuklanmış, devrime yaptığı katkılardan dolayı serbest bırakılsa da 1923’te tekrar tutuklanmıştır. 1928’de ise çalışma kamplarına gönderilmiştir. Kurşuna dizilerek ya da elektrik verilerek idam edilmesi ile idam tarihi konusunda farklı bilgiler mevcuttur.

Sultan Galiyev’in Türkiye ile olan teması ya da günümüz Türk dünyasına bırakmış olduğu miras da bu noktada önem kazanmaktadır. Onun fikirleri ve icraatleri, idealleri noktasında, Türkçü ve Turancı bir fikir adamı olduğunu göstermektedir. Rusya Türklerinin ve Sultan Galiyev’in siyasi ilişkilerinin temeli 1914’te Kafkas Cephesinde başlayan temaslara dayanmaktadır. Sarıkamış taarruzuyla birlikte 1916’da Ruslar’a esir düşenlerle birlikte bir kısım Türk işçi, esnaf ve Türkiye’den kaçan siyasi mültecilere Türkiye’den yeterli yardım gönderilemediğinden ötürü Rusya Türkleri ve Kazan bölgesi Türkleri ile Azerbaycan Türkleri yardım kampanyası başlatmışlardır. 1917 Ekim devrimi ile Rusya’daki iç savaşın yarattığı karışıklıktan faydalanan ve anlaşmalar gereği birçok esir Türkiye’ye çeşitli yollardan geri dönmüşlerdir. Ayrıca çarlık idaresinin zayıflaması ile esir kamplarında kalan Türkler arasında da Bolşevik propagandası yapılmıştır. Sultan Galiyev ve Molla Nur Vahidov’a intisap edilmesi de bu döneme rastlamaktadır.

Sultan Galiyev ve yoldaşları, Türkiye’deki bağımsızlık hareketlerine çok önem vermiş, Türkiye’nin, yapılacak olan devrimin Orta Doğu ve Afrika’ya doğru genişlemesinde ön ayak olabileceğini belirtmişlerdir. Türkiye’de zayıf da olsa bir sosyalist hareket çekirdeği bulunmakta idi. 1919’da Şubat ayında İstanbul’da “Türk Sosyalist Partisi” ve Ekim’de “Türkiye’nin İşçileri ve Köylüleri Sosyalist Partisi” kurulmuştur. Molla Nur Vahidov tarafından 1918 baharında da “Dış Propaganda Bölümü” kurulmuş ve başına da Mustafa Suphi getirilmiştir. 1920’deki önemli gelişmelerden bir tanesi de Bakü’de toplanan “Doğu Halkları Kongresi” olmuştur. Enver Paşa’nın Almanya’dan bu kongreye çağrılması da dikkat çekici bir gelişmedir. Burada Bolşevikler Avrupa’ya karşı Enver Paşa ve arkadaşlarının kendi yanlarında olduklarını göstermek istemektedirler. Enver Paşa’nın bu kurultaya katılması da elbette amaçsız değildi. O’nun Turan idealinin gerçekleşmesi için Rusya’nın savaştan yenilgi ile çıkması gerekmekteydi. Rusya yenilmesine ve 1917 devrimi patlak vermesine rağmen Sarıkamış yenilgisi üzerine Enver Paşa, Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmıştır. Kafkasya’ya geçemeyen Enver Paşa, evvela Almanya’ya geçmiştir. Aslında Enver Paşa’nın amacı “Turan Devleti’ni kurma düşüncesini gerçekleştirmekti. Ekim devriminin koşulları tarihi fırsatlar yaratsa da Türklerin ulusal devletler kurma hayali Rusya’nın işine gelmeyecek; Enver Paşa’nın Türkiye’deki faaliyetleri de Kemalist hareketi hoşnutsuz kılacaktır. Bu noktada Sovyetlerin planı, Azerbaycan’ın Sovyetlere katılması ve Türkiye ile olan ilişkilerde Enver Paşa’yı kullanmak olarak cereyan edecekti. Ancak Enver Paşa Sovyetlerin planlarının tam tersine basmacı hareketine katılarak dengeleri değiştirmişti.

1966’da Kahire’de yirmi iki Afrika ülkesinin katılmış olduğu “Afrika-Ulusal ve Sosyal Devrim” adlı bir konferans gerçekleştirilmiştir. Burada Fas Komünist Partisinin birinci sekreteri Ali Yatan, Sultan Galiyev’in sosyalizm gayelerinin İslamiyet prensiplerine aykırı olmadığını, Sosyalist hedeflerin hilal altında da gerçekleşebileceğini ifade etmiştir.

Kırım tatar milli hareketinin lideri Mustafa Cemiloğlu da, Rusların sosyalizmi kendi çıkarları için kullanıp diğer halklar üzerinde baskı kurduklarını ifade etmektedir.

Türkiye’de ise sol ve komünist hareketlerde Sultan Galiyevci bir teoriden söz etmek zor görünmektedir. Sultan Galiyev bahis konusu olduğu zaman, Stalinist politikaların suçlamaları gibi, ulusal fikirler taşıdığı gerekçe ile Burjuva Milliyetçiliği ile suçlanarak Türk sol’unun sert muhalefetiyle karşılaşacaktır. Kendi değerlerini kaybetmiş tek tip bir Sovyet insanı yaratmak isteyen Rus baskıcılığının aksine Sultan Galiyev Milliyet unsurunu öne çıkarıyor; bunu ileri sürerken de varoluşun bir gereği ve devamı için zorunlu olduğunu ifade etmektedir. Sovyet yönetimi ise Türk halklarını ayrı ayrı adlarla sınıflara ayırarak, birlik olup güçlenildiği zamanlarda da bunun adına “Pan-Türkizm” diyerek bertaraf etmiştir.

“Kalbimin üzerine büyük bir ağırlıkla çöken halkımın sevgisi yüzünden bolşevizme geldim.” ifadesini kullanan Sultan Galiyev, mazlum milletlerin esaretten kurtarılması, sömürge halkların özgürlüğüne kavuşması, emperyalist Avrupa’nın Doğu üzerindeki baskısının sona erdirilmesi yolunda mücadele eden bir teorisyendir. Türk halklarının geleceği yolunda kendine has bir yorum getiren ve çözümler üreten Sultan Galiyev, bu yönüyle Türkçü-Turancı bir eğilim göstermektedir. Bolşevik kimliğinin ön planda olmasına rağmen, içerisinde yaşamış olduğu toplumun özelliklerinin kendisinde hiçbir etkisinin olmadığını söylemek yanlış olur. Çarlık Rusyasının baskı dönemlerini yaşayan Sultan Galiyev, Müslüman-Türk halkların kurtuluşunu sosyalizmde görmüş, devrime destek vermiştir. Onun milliyetçi bir eğiliminin olmadığı ileri süren fikirler de mevcut olmasına rağmen, sömürülen halkının kurtuluşu için mücadele eden Galiyev’in milli duygularının olmadığını söylemek de ne kadar doğru bir ifadedir? Türkiye’de ise hiçbir kaba sığdırılamamış, sağcıların solcu, solcuların sağcı olarak ifade ettikleri Sultan Galiyev’in, milli duygularının ezilen halkının durumuna şahit olduğu ve o dönemi yaşadığı için haklı bir tepki olarak ortaya çıktığını söylemek de uygun olarak düşünülmektedir.

Yazar:

Aybike Güzay

Bir Ömür Nasıl Yaşanır

Compared – Sensible RussiansBrides Products

Shifting internet demographics: Women have caught up to males online. Zach and Ben are two nerdy childhood greatest mates with a dream to go to Comic Con. When Ben is forced to maneuver with his dad to Antarctica, the 2 make a vow that when Ben comes back they’ll finish writing their own comic e book hot russian brides and get it into the palms of their hero, Marvel creator Stan Lee. Yet, plans change when after 5 years of whole isolation and excessive puberty, Ben returns as the identical geek now trapped contained in the physique of an Abercrombie model. With his new “golden ticket,” Zach uses Ben to do what was as soon as thought unattainable – get girls.

Rapid Plans In RussiansBrides – Straightforward Advice

In our society, or perhaps due to our biological programming, it’s guys who have to be assertive about assembly new girls and turning into physical with them. Sometimes turning your conversations into sexual issues will lead russian wives to better communication and of course, better intercourse. Describing scenarios and fantasies will awaken your senses and provide help to better perceive what your girl wants.

Last week we noticed a therapist. The therapist stated we will positively work through this and that we obviously love each other and our son. She additionally named some detrimental things about how a divorce effects children. Yesterday my wife instructed me that she felt that the therapist was attempting russian brides to govern her. She added that she isn’t eager about a relationship.

Assist her whenever she asks for it, and generally even when she would not. Keep in mind what her favourite taste of ice-cream is. Discover russians brides out what’s her pet peeve. You are taking a look at this girl as your potential girlfriend, as an individual you want to have a relationship with.

Clear-Cut Solutions In Russians Brides – A Background

As an alternative, consider the fact you merely must learn to put yourself throughout better. Listed below are my 10 top tips to have a primary date that leads to a second (if you russian brides need it to). Smith, a sparky social anthropologist from Iowa, believes that online dating “sucks” and thinks, like Hannah, that the best way to satisfy people is through “neighborhood proximity” (i.e. your neighbourhood, outlets, health club, and so on).

Our international dating website and matchmaking service have partnered with sincere and dependable marriage agencies in Belarus, Latvia, Moldova, Russia and the Ukraine. Every marriage agency owner is an experienced matchmaker and takes satisfaction in introducing their stunning russian brides for marriage Russian girls to males from different international locations. They meet in individual with each girl to interview her and to verify her identity with passport.

Deciding On Immediate Programs In RussiansBrides

Some individuals say playing laborious to get is an effective thing, and others chalk it up as a complete waste of time. Based on the consultants, taking part in hard to get will make most women extra occupied russiansbrides com with you. The difficulty is making sure you discover the best stability.

If nothing else on this list struck your fancy, I implore you to tattoo this next part into your mind. That is by far probably the most lifesaving information I can move on for a relationship. That can assist russian brides for marriage you out, we’ve put together a list of ideas for picking jewelry to your girlfriend that will put a smile on her face.

I find that Nintendo video games are typically the best gateway into gaming for girls that aren’t usually into gaming, so if you are severe about getting her into video hot russian brides games and you do not have a Nintendo console, I might counsel that you simply get one along with some local multiplayer video games that the 2 of you can play together.

ÇANAKKALE MUHAREBELERİ (18 MART 1915) ŞANLI ZAFERİN 104.YIL DÖNÜMÜ

Çanakkale Savaşları, Birinci Dünya Savaşı içinde, tarihin en kanlı muharebelerinin cereyan ettiği bölümü olarak bilinir. Bu savaşlar Türk’ün sayısız zafer, şan ve şerefle dolu tarihinin en parlak sayfasıdır. I.Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre önce, 1911-1912 yıllarında Osmanlı Devleti son Afrika toprakları olan Trablusgarp ve Bingazi’yi İtalya’ya kaptırmış, 1912-1913 Balkan hezimeti ise, 500 yıldır Türk olan Rumeli’deki son Türk hakimiyetini silip süpürmüştür. Bulgar ordularının İstanbul kapılarını zorlaması, İstanbul ve boğazların güvenliğinin tehlikeye girmesi, o zamanın devlet adamlarınca siyasi yalnızlığımızın tabii bir sonucu olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla I. Dünya Savaşı’na rastlayan günlerde Osmanlı Devleti yalnızlıktan ve emniyetsizlikten kurtulmak maksadıyla bloklardan biri ile anlaşmak istemiştir. Fakat, Balkan Savaşı’nın kötü hatıralarının tesiri altında kalan her iki blokta Türk İttifakkını küçümsemişler ve bu ittifakkın kendileri için bir yük olmasından endişe etmişlerdir. Ancak, Alman İmparatoru her iki blok arasındaki savaşta, Osmanlı Devleti’nin hiç değilse bir kısım düşman kuvvetini meşgul edebileceği gerekçesi ile ittifaka dahil etmiştir.

Bu suretle Osmanlı Devleti, kaderini alelacele 2 Ağustos 1924’de “üçlü ittifak” a bağlamıştır. İşte Çanakkale Zaferi’ni yaratan kuvvet 1914 yazında küçümsenen, değeri hakkında yanlış teşhis konan bu TÜRK ORDUSU’ dur. Avrupa’da savaş bütün şiddetiyle sürerken, hareket harbinin yerini siper harbi almıştır. Bu cephede yarma yapmak ve kesin sonuç almak son derece zorlaşmıştır. Halbuki “Üçlü İtilaf” ın askeri gücü günden güne artmaktadır. Bu güç, hareket savaşına müsait başka savaş alanları da kullanılmaktadır. İngiltere Başkanı Lloyd George ve Bahriye Nazırı Churchill, bu görüşü benimsemişlerdir.

Çanakkale Savaşları, işte bu görüşü benimseyenlerin eseridir. Hareket sahası olarak Gelibolu Yarımadası’nın seçilmesi bu bölgenin jeopolitik bakımdan çok büyük öneme sahip olmasındadır. Boğazlar, Güney Rusya ve bütün Karadeniz kıyılarının açık denizlere olan tek çıkış noktasıdır. Harp halinde bu geçitin kapanması, Rusya için hayati önem taşımaktadır. Zira; Rusya’nın insan ve hammadde kaynakları zengin, fakat sanayi ve mali imkanları sınırlıdır. Bunun için uzun ve sürekli bir savaşın gerektirdiği silah, cephane ve malzeme ikmalini temin edemeyecek durumdadır. Bu durumda boğazlar doğu cephesinin en müsait ve hayati menzil hattını hafifletecek, dolayısıyla savaşı kısaltacaktır. Osmanlı Devletinin savaş dışı edilmesiyle muhtemelen Balkan Devletleri ve İtalya “İtilaf” Devletleri yanında savaşa katılacaklardır. O zaman İngiliz Bahriye Nazırı olan Churchill’in ısrarla üzerinde durduğu bu fikirler önceleri pek itibar görmemiştirAncak 1914 Aralık ayında başlayan Türk Sarıkamış Harekatı üzerine telaşlanan, çok zor durumda kalan ve hiç değilse bir kısım Türk Kuvvetlerinin başka cephelere çekilmesini isteyen Rusya’nın yükünü azaltmak için Çanakkale Seferine karar verilmiş, fakat kesin neticesi batı cephesinde arayanları darıltmamak amacıyla önce sadece donanma ile zorla Çanakkale Boğazı geçilmeye çalışılmıştır. 18 Mart 1915’de yaklaşık bir aydır sürekli olarak bombaladığı boğazın her iki tarafındaki Türk tabyalarının artık sustuğunu varsayan 12 zırhlı, 18 muhrip, 7 mayın tarama gemisi, çeşitli tıp nakliye destek gemisi ve uçak gemilerinden meydana gelen I Dünya Savaşı’nın en büyük ve en modern donanması, boğazı geçme girişiminde bulunmuştur. Ancak ehliyetli ellerde sevk ve idare edilen kahraman Türk Askerinin hayatını hiçe sayarak kanını fedakarca akıtması sayesinde dünyanın en modern silah ve teçhizat ile donatılmış düşman donanması, 7 modern savaş gemisini ve binlerce askerini kaybederek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Zira: Mehmetçik, düşmanı denizden bir adım bile geçirtmemeye yemin etmiştir. Anadolu bozkırının o güne kadar deniz görmemiş çocukları, sanki kırk yıldır denizlerde savaşıp ta pişmiş kişilere özgün becerileri ile zırhlı düşman gemilerine geçiş hakkı tanımamıştır.Deniz yoluyla boğazı fethedemeyeceğini anlayan ittifak devletleri 25 Nisan ve 6 Ağustos 1915 tarihleri arasında Gelibolu Yarımadası’ na çıkartma yapmış olup, çıkarma şöyle özetlenebilir: Asıl Kuvvetler Gelibolu Yarımadası’nın güney ucuna iki ayrı noktadan çıkacak ve boğazları kontrol eden tepeleri alacak, bunu başarmak için, iki tümenden oluşan bir Anzak (Avustralya ve Yeni Zellanda) Kolordusu Kabatepe bölgesine çıkacak, iki İngiliz ve Bir Fransız tümeni ile bir Hint tugayından oluşan kuvvet, Seddülbahir bölgesini ele geçirecektir. Aynı anda bir aldatmaca olarak, boğazın güneyinde Kumkale bölgesinde ikinci bir çıkarma yapılacak ve bazı donanma birlikleri orada da çıkarma izlenimi vermek üzere Saroz Körfezi’ne doğru seyredecektir. Fakat, kahraman Türk askerinin hayatını hiçe sayarak kahramanca dövüşmesi Türk komutanlarının bilhassa Mustafa KEMAL’ in üstün sevk ve idareleri sonucunda düşman başarısızlığa uğrayarak savaş, siper savaşı halini almıştır. Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yapan düşman kuvvetlerini meydana getiren askerlerin milliyetleri son derece enteresandır. İngiliz ve Fransızlar’ ın yanı sıra, bizimle hiç ilgisi olmayan Cezayir Berberileri’ni Senagal Zencilerini, Avustralyalı, Kanadalı, Yeni Zellandalı ve Hintliler’i üzerimize salmışlardır.

(17 MART 1981) “SERVET-İ FÜNUN” DERGİSİ YAYIN HAYATINA BAŞLADI.

Türk edebiyatında, bir edebi topluluğun oluşmasına ortam hazırlayan ve bu topluluğa adını veren ilk dergi Servet-i Fünûn‘dur.

Servet-i Fünun topluluğundan (1896-1901) başka, Fecr-i Âtî (1909), Şairler Derneği (1917) ve Yedi Meşale (1928) topluluklarının yayın organı da olan dergi, Türk basının en uzun ömürlü süreli yayınlarından biridir.

Edebiyatımızda ve basın tarihimizde pek çok “ilk“te Servet-i Fünûn damgası vardır.

Servet-i Fünûn, 27 Mart 1891 – 26 Mayıs 1944 tarihleri arasında yayımlanmış fen, magazin, sanat ve edebiyat dergisidir. İstanbul’da haftalık olarak yayımlanan Servet-i Fünûn, zaman zaman yayınına ara vermek zorunda kalmıştır. Yarım yüzyılı aşan yayın hayatı boyunca (54 yıl) 2464 sayı çıkmıştır.

Derginin kurucusu ve sahibi olan Ahmet İhsan (Tokgöz, 1868 – 1942) başmuharrirlik görevini uzun yıllar üstlenir. Dergide Tevfik Fikret (1867 – 1915), Hüseyin Cahit (Yalçın, 1874 – 1957) ve yeni harflerin kabulüyle Servet-i Fünûn, Uyanış adını aldıktan sonra Halit Fahri (Ozansoy, 1891 – 1971) gibi ünlü edebiyatçılar yayın müdürü olarak görev yaparlar.

Ahmet İhsan, Servet-i Fünûn’dan önce Şafak (1886), Ümran (1889) gibi kültür, sanat ve magazin dergilerini çıkarır. Hükümet tarafından, çıkardığı dergiler kapatılan Ahmet İhsan, Servet gazetesinin sahibi D. Nikolaidi’nin desteği ve izni ile bu gazetenin eki şeklinde Servet-i Fünûn’u çıkarmaya başlar. Servet gazetesi kendisinden beklenen hizmeti veremeyince kapanır (1892). Böylece bir yıl sonra, Servet gazetesinin eki olan Servet-i Fünûn, bağımsız yayın organı olur.

Ahmet İhsan, matbaasını kurup, Servet-i Fünûn’un imtiyazını üzerine alınca; “iyi bir resimli haftalık gazete çıkarmak ister. Avrupa’da o dönemde yeni kullanılan “çinkografi” tekniğini inceler. Yazışmalar sonucunda ünlülerin resimlerinden oluşan “galvano kalıp”lar getirtir. Avrupa’ya gider ve yeni baskı tekniklerini öğrenir. Fransa’dan kağıt ithalatı yapan Ahmet İhsan, baskı tekniği yönünden Servet-i Fünûn’un, dönemin en iyi dergisi olmasına gayret eder. Bu konudaki çalışmalarını taktir eden Saray’dan nakdî yardım bile görür. Teknik yönden, dönemin önemli dergileri üzerine yapılan bir değerlendirmede şöyle denilmektedir: “Bu dönemin baskısı, dizgisi, bugün için tarihsel birer belge değeri taşıyan resimleriyle ün yapan Şehbal yanında, edebiyata ağırlık veren Mecmua-i Ebüzziya, Servet-i Fünûn ve özellikle de Resimli Kitap gibi dergileri önemlidir.”

Servet-i Fünûn’un ilk sayılarında, dönemin diğer pek çok dergisinde olduğu gibi, “fennî” konulara ağırlık verilmesinin yanında, magazin konularına da yer verilir. Bu dönemde, dergide yer alan yazıların pek çoğu Ahmet İhsan tarafından yazılır. Ahmet İhsan, dergiye, okuyucunun ilgisini çekmek, okuyucuyu bilgilendirmek ve o dönemde çok ihtiyaç duyulan buluş yapacak kişilerin yetişmesine katkıda bulunmak amacıyla; Batıdaki yeni buluşları tanıtan ve hayal ettiren yazılar tercüme eder. Servet-i Fünûn’un kuruluşundan çok önce başladığı (1880) tercüme işinde özellikle, Jules Verne’nin (1828 – 1905) eserlerini yukarıdaki sebeplerden dolayı tercüme eder.

Servet-i Fünûn’un basın tarihinde ve edebiyat alanındaki önemli yeri, 1895’ten sonra bu dergi etrafında yaşanan gelişmelerden kaynaklanır. Çünkü bu tarihten itibaren dergi, eski-yeni edebiyat tartışmasında yenilik taraftarlarının yayın organı olur. “Naci-Ekrem mücadelesi” hükümetin araya girmesi ve Muallim Naci‘nin ölümü üzerine kapanır (1893).

Ancak Muallim Naci (1850-1893) taraftarları ile Recaizade Mahmut Ekrem (1847-1914) arasındaki tartışmalar devam eder. Musavver Malumat’ın başyazarı Mehmet Tahir ile Recaizade Mahmut Ekrem arasında 1895 yılı sonuna doğru başlayan “kafiye” tartışması ortamın yeniden kızışmasına ve dikkatlerin dergiye çevrilmesine, yenilik yanlılarının bu dergi etrafında toplanmasına yol açar.

KLASİK DÖNEM OSMANLI DEVLETİ’NDE DİN VE DEVLET ANLAYIŞI

Osmanlı Devleti’nde din ve devlet ilişkisi devletin konumu,gücü,idari yapısı ve aynı zamanda çevresinde gelişen olaylarla bağlantısı olarak bir gelişme ve değişme göstermemiş ,ama özündeki temel esası Cumhuriyet Türkiyesi’ne kadar devam ettirmiştir.Ancak devlet merkezileştikçe kendini ve politikalarını halkına izah etmekte güçlük çekmiştir .Bir merkez ve çevre sorunu olarak “din ve devlet ilişkisi”de çeşitli aşamalardan ve safhalardan geçerek günümüze kadar ulaşmış ve hala güncelliğini kaybetmemiştir.Osmanlı Devleti’nde geleneksel Türk Devlet anlayışının etkisiyle ,yani “MİLLETİ YAŞAT Kİ DEVLET YAŞASIN”anlayışı dini hayatta da kendini göstermiş,din Osmanlı Devleti geleneğinde bir baskı aracı olarak kullanılmamıştır.Dinin kuralları halka zulüm vasıtası yapılmamış hatta çok müsamahalı yöntemler izleyerek gayrimüslimlerin bile bu devlet idaresine girmeleri sağlanmıştır.Sultanlar çeşitli dini görüş ve cemaatleri aynı anda yanlarında bulundurarak tarikat ya da mezhep taassubu göstermeden herkese kucak açabilmişlerdir.

Osmanlı Devleti bir Türk Devleti olarak var olma sebebinin temelini oluşturan ÖRF,yani geleneksel kanun anlayışını hiçbir zaman terk etmemiş ve bu gücü daima mutlak otorite olarak sultanın elinde tutmasını sağlamıştır.Ancak bu düzeni sağlarken dönemsel olarak “DİN VE DEVLET”ilişklileri açısından birçok değişik şartlara göre de pozisyon almıştır.Ama unutmamak gerekir ki yapılan stratejik değişiklikler ve yöntem farklılıklarının esasında tek bir neden vardır, o da ne olursa olsun devletin varlığını korumaktır.Bunun için Osmanlı Tarihi’nde sanki değişken bir anlayış varmış izlenimleri uyandracak birçok örnek bulmak mümkün olmakla birlikte ,ulemaya karşı baskı veya bunun tam karşıtı olarak ulemanın boyunduruğuna girme veyahut heterodoks inançlara olan baskı veya bu gruplara gösterilen aşırı ilginin tek ve değişmez bir tek nedeni vardır .O da “DEVLET-İ EBED MÜDDET”anlayışıdır.

Bu sebeple Osmanlı Devleti’nde din ve devlet ilişkilerinin birbiriyle çelişen bir analyışın sürekli değişkenlik gösterdiği düşünülebilir ki bu da Osmanlı Devleti açısından gerçekçi değildir.

KURULUŞ DÖNEMİ DİN VE DEVLET İLİŞKİLERİ

Osmanlı Devleti bir imparatorluk durumuna ulaşmasında en büyük payı Alperenlere borçludur.Ahmet Yesevi öğretisiyle Anadolu’nun uç beyliklerine ulaşan ve oradan da Balkanlara kadar geniş bir alanın hem Türkleşmesi hem de islamlaşması açısından büyük rol üstlenen bu dervişler Osmanlı İmparatorluğu’nun mihenk taşı olarak beylerin en büyük destekçisi olmuşlardır.Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda da Türk beyliklerinde olduğu gibi sufi İslam anlayışının etkisi çok büyük olmuştur.Bu dönemde özellikle Ahilerin ve Babailerin etkisi görünmektedir.Osmanlı Devleti’nin kökleri atılırken geniş ölçüde Ahilik ve Ahi reislerinden istifade edilmiştir.Bunların en önemlilerinden biri de Şeyh Edebali’dir.

Bu dönemdeki Osmanlı beyleri yeni ve gelişmekte olan bir Türk devleti’nin göstermesi gereken hoşgörülü yaklaşımda bulunmak faydasını sağlamaya çalışmıştır.Örneğin:Osmanlı sultanı Orhan Bey ‘in Bursa ‘nın fethinde yaralılık gösteren ve bizzat kendi müridleriyle Kızıl Kilise mevkiini fetheden Geyikli Baba’ya bir araba yükü arak(rakı) hediyesi göndermesi bu dönemin anlayışını göstermesi açısından önemlidir.

Osmanlı Devleti’nin ilk dönemleri’nde dini yapı olarak en dikkat çeken özellik,bu dini yapının fıkıh ya da kelam temelli değil ,gaza ruhuna daha uygun ve göçebe asabiyetine daha rahat cevap veren ahlaki ve tasavvufi bir ağırlık temelli olmasıdır.Yine bu dönemin en belirgin özelliği de heterodoks Türkmen-Oğuz kitlelerinin manevi değerleri olan “Babalar,Abdallar,Horasan Erenleri ,Gaziler ,Dervişler “ Anadolu’nun batısındaki Bizans’a karşı gaza yapan Osmanlı’nın gazi padişahlarıyla çok iyi anlaşmışlar,Sünnilik ya da Alevilik gibi fikirlerle henüz ayrışmamışlardır.

Osmanlı hükümdarları,bu gaza ve fütuhatta,hem Türk geleneğinde olan Kızıl Elma ülküsünü hem de bunu İslami açıdan destekleyen cihat fikrini beraberce kullanmışlardır.Bu fütuhatlar da çok büyük yararlılık gösteren Bektaşiler ve Bektaşilik Türk kültürü’nün yayılmasında çok önemli bir rol oynamış,Osmanlı tarafından korunup desteklenmiştir.Bunun bir örneği:Budin’in fethinde şehit olan Gül Baba’nın cenaze namazına bizzat Kanuni’nin katılması ve onun emriyle “GÜL BABA TEKKESİ”nin yapılmasıdır.

İbn-i Haldun ve birçok İslam uleması şeriat harici kanun uygulamaları gereksiz bularak bütün problemlerin şeraitla çözülebileceğine inanmışlardır.Fakat bir kanun devleti olma hüviyetini hiçbir zaman kaybetmeyen Osmanlı beyleri devlet geliştikçe ve merkezileştikçe İslamın fıkhından ,yani kanun alanından daha çok yararlanmayı uygun görmüşlerdir.Ancak kontrolü de elden bırakmamışlardır.

Osmanlı Devleti’nin başlangıç dönemlerinin aksine ,heterodoks İslam tesirlerinden uzaklaşması onun Türk geleneklerinden taşıdığı kanun ve hukuk anlayışına verdiği önemdendir.Daha mistik ve kural tanımayan heterodoks İslam anlayışında Osmanlı’nın olmazsa olmazı kanun ve hukuka pek yer yoktur. Osmanlı Devleti’nde din ve devlet ilişkisi birçok İslamdevletinden çok farklı bir süreç izlemiştir.Esasında İsam’ın önerdiği ve emrettiği kesin bir devlet nizamı bulunmamakla birlikte ,daha önceki uygulamalar esas alındığında farlkı bir devlet anlayışı içine ortaya çıkmıştır.Yani İslam devleti’nde din ve devlet ayrılmaz bir bütündür.Bunun sonucu ,din ve devlet idaresini birlikte elinde bulunduran halifelerde çok farklı yönetim tarzları görülmüştür.

Köklü bir devlet geleneğine sahip bir Türk devleti olarak Osmanlı ,geçmiş tecrübelerinden yararlanarak devlet mekanızmasının sekteye uğrayacağı herhangi bir anda İslamiyetin de o devlette hakim kılınamayacağı ve sekteye uğrayacağı bilinciyle “DEVLET-İ EBED MÜDDET “anlayışını oluşturmuştur.

 

ELİF SEDA KARACAOĞLU

BALIKESİR ÜNİVERSİTESİ TARİH BÖLÜMÜ