DEĞERLERİN YOK OLUŞU VE BİR ULUSUN KADERİNİN TEHLİKEYE GİRMESİ

Kadim bir tarihe sahip olan Türk Milleti, tarihin her çağında yeryüzüne kalıcı, siyasi ve kültürel izler bıraktı. Medeniyetler tarihini inceleyen bir tarihçi kadim dünyanın birçok yerinde Türk izine rastlamadan kronolojik olarak tarihin incelenmeyeceğini görecektir. Öyle bir ulustur ki Türkler, onlarsız Dünya Siyasi Tarihini yazmak asla mümkün değildir. Asya’dan başlayan serüven Viyan’a önlerine kadar Batı’da en uç sınırlarına ulaşmış, Doğu’da ise son dönemde yapılan incelemelere göre Bering Kara Köprüsü’nün oluşması ile birlikte Orta Asya’da yer alan bazı kavimlerin bu köprü üzerinden Amerika Kıtasına göç ettiği düşünülmekte. Yani Doğu’da okyanusa kadar ulaşıp buradan yeni kıtaya geçiş sağlayarak iki yönden Batı’nın en uç sınırlarına ulaşmıştır Türk Milleti. Genetik olarak henüz bu ispatlanmamış olsa da Dünya’nın uzun zamansal evrelerde geçirmiş olduğu bu değişimlerin, ortaya atılan bu teorinin geçerliliğini büyük oranda arttırmaktadır.

Türkleri bu denli güçlü kılan neydi? Türkler Devlet kurma konusunda yaşamış olduğu dönemlerde onlarla birlikte yaşayan diğer kavimlere göre neden daha becerikliydi? Bulundukları coğrafya gereği ve mizaçlarına işlemiş olan bağımsızlık duygusu Türkleri diğer uluslardan farklı kılan en temel özelliklerinden biridir. Esaret altında yaşamaktansa son bir hücumla birlikte var olmayı ya da yok almayı göze alacak kadar gözlerini kana bularlar. Henüz çocukken ata binmeyi, ok atmayı ve hayatta kalmayı öğrenen Türkler, Devlet Teşkilatlanması konusunda da son derece önemli bir kabiliyete sahiptir. Bu özellikleri sayesinde Türk Milleti’nin tarihi, siyasi varlığı ve kültürel öğeleri aralıksız bir şekilde devam ederek günümüze kadar ulaşmış bulunuyor.

Yeryüzünde yaşayan Türklerden bir tek Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan Türkler diğer soydaşlarına göre daha iyi bir konumdadır. Özellikle Sovyetlerin egemenliğinde yaşayan soydaşlarımız, Sovyetlerin sistemli bir şekilde asimilasyonuna maruz kalmış ve bazı değerlerini yitirmiştir. 1990’larda tarih sahnesinden çekilen Sovyetler Birliği’nin etkileri ancak 20 yıl kadar sonra geçmeye başladı. Bu süreç içersinde Türkçe konuşmanın bile yasak olduğu zamanda soydaşlarımızın özlerini koruma çabaları ve genel olarak bunda başarılı olmaları takdire değer bir başarıdır. Eğitim kurumlarında yapılan reformlar ve ekonomik olarak bağımsızlık kazanmaya başlamak soydaşlarımızı daha güçlü kılacak ve zamanla Sovyetlerin etkisi tamamen silinecektir. Sovyet tehlikesi defolduktan sonra bu sefer de Doğu’da kadim düşman yeniden ayaklanmaya başladı. Evet bu kadim düşman Çin idi, son dönemlerde özellikle Doğutürkistanlı kardeşlerimize karşı uygulamakta olduğu sistemli ‘’ Soykırım ‘’ ne yazık ki Uluslar arası arenada beklenilen yaptırımlara maruz kalmıyor, kalmadığı gibi dünya siyasetine yön veren güçlü ülkelerce kaideye bile alınmıyor. Gerçi hoş bu konuda soydaşlarımıza göre görece daha iyi bir konumda olan Türkiye ne yapıyor? Pasif bir siyaset izliyoruz bu konuda, bir gün bunun vebalini ödeyeceğiz.

Gelelim Türkiye meselesine, Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş olduğu 29 Ekim 1923’ten bu yana geçirmiş olduğu tüm zamanlar içersinde her anlamda en kötü dönemini yaşamaktadır. Biz bu yazımızda daha çok Kültürel değerler kapsamında kalan tüm değer yargılarımızı inceleyeceğiz ve geldiğimiz feci sonu gözler önüne sermeye çalışacağız.

Eğitim sisteminde bir türlü istikrarı yakalayamamış olmamız (17 Yılda mevcut iktidar 16 kez Eğitim Sistemi’nde değişikliğe ve 7 kez Milli Eğitim Bakanlığı değişikliğine gitti ) aslında hikayemizin nerden başlayacağını göstermekte. Özellikle son yıllarda yapılan değişiklikler bu önemli müesseseyi laçkalaştırdı ve inanılmaz bir boyutta tahrip etti. Öncelikle kıyafet kanununda yapılan değişiklik ile serbestliğin getirilmesi bu olaylar silsilesinin başlangıcı olarak kabul edilmelidir. Türkler genetiklerine sinen zorluklar içersinde yetişme karakterine ters olan bu tür bir rahatlık sonunda başlangıcını temsil etmekte. Neden serbest kıyafet bu denli önem arz ediyor? Biz bu serbestlik altında öğrencileri serbest bırakmadık aksine özgürlüklerini elinden aldık. Çocuklarımız bu serbestlik karşında ne yapacağını şaşıran ördek yavruları gibi sekmeye başladı ve uygulama yanlış bir kavrayışa bürünerek istenilen ya da beklenilen başarının aksi bir çizgi çizdi. Bunu söylerken uluslar arası eğitim platformlarında Türkiye’nin eğitim konusunda her aşamada dibe doğru önlenemez düşüşünü göz önünde bulundurarak analiz ediyoruz. Disiplinli bir karakteristik özelliğine sahip olan bir ulusa kalkıp da bu şekilde bir sistemi uygulamaya çalışmak, varılan bu başarısız seviyenin temel nedenini oluşturmakta. Öğrenci merkezli eğitim sistemini biz en başından beri yanlış algıladık ve öğretmenlerimizin etkinliklerini kırarak bugün hem öğrencilerimizin başarısız olmasına hem de değerleri hiçe sayarak yetişmelerine neden olduk. Sürekli değişkenlik gösteren sistem karşısında öğrencilerin vereceği reaksiyonu tahmin etmek pekte güç olmasa gerek. Şaşıran ve afallayan öğrenciler gerçekten bilgi edinmek yerine sürekli değişen sistemlere adapte olmak için enerji sarf ediyor ve bu da asıl amaçları öğrenmek olacak çocukların amaçlarından saparak, sürekli değişen bu yapı karşısında psikolojik olarak önlemler almak için çaba harcamalarına neden oluyor. Eğitim seviyesinde birçok ülkeden daha üst sıralarda, 25. sırada yer alırken bugün geldiğimiz noktada ise 75. sıralardayız. Bu önlenemez düşüş halen devam etmekte. Hazıra konan bir nesil meydana getirdik, araştırmadan yoksun ve robotlaşmış bir nesil demek doğru olacak.

2000’li yıllar Türk Milletine aslında bir dizi yıkımı da getirdi. Teknoloji Çağı’nda bizler sonradan görme bir ulus olarak, teknolojik ürünleri yararlı şekilde kullanmak yerine zararlı eylemlerimiz için kullandık. Zaman içersinde bu yanlış kullanım aslında bizi bu uçuruma da sürükledi. Teknoloji ve Bilişim Çağı değerlerimizi yok etmeye ve tüketmeye başladı. Türk Milleti olarak bazı Olguların değerini hiçbir zaman kavrayamadık, neden olarak da bu Olguları dışarıdan ithal ettiğimiz ve hiçbir suretle bu Olgular için bedel ödemediğimizden kaynaklanmaktadır. Avrupa Ulusları bu Olguları elde ederken birçok evreden geçti, bu zamansal süreçte milyonlarca insan hayatını kaybetti. Orta Çağ’da başlayan Din Reformu ve Rönesans Avrupa’yı bir anda bu noktaya getirmedi, Avrupa bunun için sayısız savaşlar silsilesi yaşadı ve bu Olgular tam olarak kavranana kadar üzerinden yüzlerce yıl geçti. Martin Luther’in 1512’de meşhur başkaldırı bildirisini Wittenberg Kilisesi’nin kapısına asarak başlatmış olduğu savaş yüzlerce yıl sürecek ve Avrupa’nın Skolastik Dünya’dan kurtulmasını ve her anlamda Laik bir yönetim anlayışına geçecek olan Avrupa Devletleri’nin temelini atacaktır. Artık bu tarihten sonra Kilise egemenliğini büyük bir hızla kaybedecekti, tabi bu esnada Mutlak Krallıklarını ve Monarşilerini korumak isteyen Habsburg hanedanlığı gibi bazı Mutlak Krallıklar Alman devletlerine savaş açacaktı. Alman devletleri bu hareketi evrensel bir noktaya getirmeden önce kanlı bir iç hesaplaşma yaşadı. Protestanlara karşı harekete geçen Roma-Germen İmparatoru Şarlken ilk olarak Luther’i, 1521’de Worms Kuruluna çağırdı. Burada Luther’den ileri sürdüğü görüşlerden vazgeçmesini istedi. Bunun üzerine Luther, kutsal metinler ve akıl yoluyla ikna edilmediği sürece fikirlerini savunmaya devam edeceği konusunda ısrarcı oldu. Luther’in bu uzlaşmaz ve kararlı tutumu karşısında Şarlken Worms Fermanı ile Lutherciliği yasakladı. Birçok prensliğin Luther’den yana olması Avrupa’da istikrarı bozan savaşlar silsilesini başlattı, bu amansız mücadelelerin daha çok yıkım ve kan getireceği kanaatine varınca savaşlara son vermek adına 1555 yılında Agsburg Antlaşmasını Protestanlarla imzalayacaktı. Daha sonra Avrupa genelinde yaşanan Otuz Yıl Savaşları yani mezhep savaşları baş gösterdi, 1618 ile 1648 arasında cereyan eden bu mezhep savaşları Westfalia Antlaşması ile Protestanların zaferiyle tescillendi. Avrupa Din’in egemenliğini kırdıktan sonra Rönesans çağına yelken açtı, ilerleme artık hızlanmıştı çünkü tahrip edilmiş dinin dogmatik otoritesi kırılmış, insan merkezli Hümanist yaklaşım sayesinde özgür düşünce ortamının oluşturulmasıyla birlikte yeni fikirler akabinde yeni icatların ve düşünce sistemlerinin ortaya çıkmasını sağladı. Avrupa için bugün gelmiş oldukları seviyenin fitili ateşlenmişti artık önlerindeki en büyük engel yoktu. Sanayi Devrimi beraberinde işçi sınıfını meydana getirdi, bu sınıfın hakları için vereceği mücadele ünlü Fransız Devrimleri için temel kaynaklardan biri olacaktı. Yaklaşık olarak 650 yıl kadar geniş bir zaman aralığında bazı Olguları elde etmek ve kavram adına mücadele veren Avrupa bu hesaplaşmanın akabinde son derece güçlü bir şekilde çıkacak ve günümüz Dünyasına hükmedecekti. Türkiye Cumhuriyeti ise 2023 ile birlikte 100. Yılını dolduracak, geriye dönüp baktığımızda biz evrensel olan bu değerler için ne tür mücadeleler verdik? Kurtuluş Savaşı’nda vermiş olduğumuz Bağımsızlık mücadelesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün yapmış olduğu bir dizi inkılaptan sonra ne yapabildik? Bugün ki önlenemez çöküşün altında yatan gerekçelerin büyük bir kısmı almış olduğumuz Olguların değerini tam olarak kavrayamadığımız için yaşanmakta.

Sosyal Medya’da yaşanan gelişmeler neticesinde birçok platform oluştu, özellik facebook’a bağlı olarak gelişme gösteren bu ortamlar Türk Milleti için büyük bir tehlike arz etti. Demin bahsettiğimiz gibi Olguları mücadele vererek elde etmeyip, sonradan elde ettiğimiz için kavrayamadık, bundan dolayı çöküşe sürüklendik. Teknolojik gelişmeleri yaşayarak öğrenmeden hazıra konduğumuz için bu ortamı amaçları dışında kullandık. Bu konuda Devlet gerekli şekilde duyarlılık göstermedi ya da göstermek istediği yerde sırf muhalefet olsun diye tepki gösteren bir kesim tarafından engellendi. Mesela bir örnek verelim; Periscope eylem ve gösterilerde ulusal ajanların yetersiz kaldığı noktada kişilerin adeta bir haber yapıyormuş gibi ortaya çıkması temelini oluştururken, bu uygulama daha sonraları hem Dünya’da hem de Türkiye’de farklı amaçlar için kullanılan bir ortam haline geldi. Arz ve talep ikileminde olduğu gibi piyasa bunun varyasyonlarını çoğaltarak işi sanal cinsel birliktelik için bir platform haline getirdi. Hükümet bu konuda adım attı fakat ne için adım attı? Beinsports Süper Lig maçlarının yayın hakkına sahip tek ticari kuruluştur. Maç yayınları kişiler aracılığı ile periscope’te yayınlanmaya başlayınca Beinsports bu kapsamda gelirlerinde bir düşüş olduğu gerekçesiyle dava açtı ve dava neticesinde ticari kayıp kararı çıktı ve periscope yayınlarının özellikle maç saatlerinde ülke genelinde erişim yasağı getirildi. İşin ucunda ticari bir kayıp söz konusu olunca devreye giren adalet sistemi neden; ülkenin, millettin ve hatta vatanın ahlaki açından yok oluşuna neden olacak olan bu uygulamayı tamamen yasaklama yoluna gitmedi? Beinsports’un ticari kaybı kadar önemli bir durum değil mi? Bir an önce bu tür uygulamaların ülke genelinde yasaklanması gerekmektedir, aksi halde yok oluş kaçınılmaz olacaktır. Bir kuşak sonra artık değerlere karşı gerekli hassasiyete sahip olmayan bir nesil yetişecek. Ve bu nesil Kültürel birçok öğeyi tamamen ortadan kaldıracak, kaldırılan bu değerler Türk Milleti’ni özünden uzaklaştıracaktır. Bunun için Devletin önlem alması elzem bir durumdur. Muhalefetin ya da Demokrasi yanlısı gibi görünüp, Demokrasi kavramının ne olduğuna dair gerçek anlamda bir bilgisi olmayan kitlenin eleştirilerine kulak verilmemelidir. Yozlaşmış bir toplum haline getirilmemek için imam hatipleri ya da kur’an kurslarını çoğaltmak yerine; Ahlaki çöküşe neden olan ve yozlaşmış bir nesil oluşturan bu tür zararlı parazitleri ortadan kaldırmak gerçekten Türk Milleti’nin yararına olacaktır…

SÜMERCE MESELESİ

5000 yıl evvel Fırat ve Dicle’nin Basra’ya uzanan bölgesi ile Bağdat arasında şehir devletleri halinde yaşayan ve yazıyı icat eden bir halk bulunmakta idi. Yazıyı kullanan bu halkın dilleriyle ilgili incelemeler de doğal olarak mevcuttu. Sümer dili ile ilgili incelemeler J. Oppert ile başlamıştır. O. Nedim Tuna da son elli yılda bir kitapçık hazırlamış ve kimsenin eleştiri oklarını bu meseleye artık çevirememesini sağlamıştır.

Sümerler, M.Ö. 3100-1800 yılları arasında bağımsızlıklarını korumuşlar ve daha sonra civardaki halklar ile karışarak izleri kaybolmuştur. Onların dilinde bazı fiil ve kelimelerin Türkçe ile ortak olduğu görülmüştür. (vurmak, ezmek, dolmak, dökmek, çakmak, demir, yün, göğüs, çoban, kuş, karınca…) O. Nedim Tuna, bu kelimelerin 168 olduğunu vurgulamıştır. Bu husustaki çalışmaların ciddiye alınmaması ya da reddedilmesi söz konusu olmadığı gibi, sadece görmezlikten gelinmektedir. Sümerce-Türkçe bağlantısı bize ayrıca göstermektedir ki; arada büyük zaman farkı olduğunu göz önüne alırsak; Türkçe, dünyada kaydı bulunan en eski dildir ve yaşı 5000 yıldan az olamaz. Bu da demek oluyor ki, en eski çağda Ortadoğu’da Türkçe konuşanlar mevcuttu. Peki, buradan hareketle Sümerlerin Türk olduklarına dair bir yargıya varılabilir mi? O. Nedim Tuna gibi ünlü bilginler böyle bir iddia ileri sürmemişlerdir. Onlara göre, Sümer toplumunun bir tabakası arasında eriyip gitmiş Türkçe konuşan bir topluluk vardır. Yani Sümercenin tamamı Türkçedir ya da bunlar akrabalardır diye bir hüküm verilememektedir. Sümerler hakkında bu konuda üç yargı mevcuttur:

1)Sümerlerin muhtemelen Orta Asya’dan geldikleri ve Türkçeyi de oradan getirdikleri

2)Orta Asya’dan gelen bir topluluğun Sümerlerin arasına karıştığı ve onları etkiledikleri

3)Sümerlerin komşuluğunda Türkçe konuşan bir topluluk olabileceği, dildeki ortaklığında bu komşuluğun sonucu olduğu idi.

Birincisi ile ilgili elde herhangi bir veri bulunmamaktadır. Burada öz adlandırmaları olan Kenger’e değinmek gerekmektedir. Bugün Güney ve Kuzey Azerbaycan’da bir Türk topluluğun ismi Kengerdir. En mühimi de Peçeneklerin esas boyu Kangar’lardır. Bölge 2000 yıldır Türkçe olarak ifade edilmiştir. Peçeneklere nazaran, Altaylar’dan Anadolu’ya tüm Türk ülkelerinde karşılaşılan Kenger-Kangar budun adını nazara almak daha uygun olmaktadır. Bu isim, değişik Türkler arasında kesinti olmadan günümüze kadar ulaşmıştır. Sümerlerin arasına karışan Kengerlerin esas kısımları da varlıklarını binlerce yıl sürdürmüşlerdir. Ayrıca Sümerlerle aynı dönemde kuzeyde bugünkü Irak’ın kuzey yarısında Subarlar adlı bir halk vardı. Bu Türk halkının Sabarlar/Sabirler olduğu ileri sürülmektedir. Kelime, Sub+ar/ su adamı /su halkı olarak ifade edilir. Sümercedeki Türkçe alıntıların kaynaklarından birisi bu Subar halkı olabilir. Bazı dağınık bilgiler bu konuda fikir vermektedir. Türkçe “bil” fiilinin bugüne kadar hiçbir dilde benzeri bulunamamıştır. Subar dililnde ise “pal” bilmek demektir. M.Ö. 2000 civarında Mısır’ı işgal ettiği varsayılan Asyalı halk olan Subarların birçok kelimesinin Türkçe anlam ve ses karşılığının bulunduğu görülmüştür. Subarların Türkçeye benzer bir dil konuştukları varsayılabilir. Dolayısıyla Kuzey Irak’ın Türklerin atalarının tarihte bildiğimiz ilk yurdu olması muhtemeldir.

Yazar

Aybike Güzay

TANZİMAT AYDINI PROTOTİPİ

1789 Fransız İhtilali’ne kadar Avrupa kaynaklı reformlar Osmanlı tarafından fazla ilgi görmemiştir. 14. ve 15. Yüzyılda hem Asya’da hem de Avrupa’da büyük bir imparatorluk konumuna gelen Osmanlı, Avrupa’nın geçirdiği değişimlere karşı ihtişamlı bir devlet olduğu için hamasi duygular ile hareket etmiştir. Fakat Osmanlı yaşanan bu değişimlerden etkilenmekten kaçamadı. Fransız İhtilali’nin getirdiği ‘milliyet’ kavramı Osmanlı’nın muvazenesini bozacak bir saika olarak ortaya çıkmıştır. Bu ihtilalin etkileri Osmanlı’ya III. Selim zamanında nüksetmeye başlamıştır. Padişah III. Selim’in planlarında yer alan Batı tarzı reformlar ondan sonra tahta geçen II. Mahmud döneminde vücut bulmuş, bu dönemde tercüme odasının kurulması ve yeni çeri ocağının kaldırılması ile Tanzimat’a giden süreç hız kazanmıştır. Osmanlı’nın modernleşmesi için bu süreç çok mühimdir. Klasik Osmanlı aydını yanında Batılı tipte düşünen aydınların çıkışı bu döneme denk gelir.

‘Tanzimat aydını’  dediğimiz kavramı ele almadan evvel, Tanzimat Fermanı neyi istinaden var olmuş onu kavramak lazım gelir. Bu ferman 3 Kasım 1839 yılında ilan edilmiştir. 19. Yüzyılda Osmanlı’nın ahvalini bulunduğu seviyeden daha ileri yani Batılı devletlerin ilim ve teknikte gerçekleştirdikleri ilerlemeye ulaşma amacı güdülerek hazırlanmış bir fermandır. Mevzuyu iki yönden incelediğimizde ulaştığımız neticenin ilki Avrupalı devletlerin, Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmasının önüne geçmeye çalışmak, Mısır sorununun çözülmesi ve de Boğazlar Meselesi’nde Osmanlı’ya destek olunmasını sağlamaktı. İkincisi Osmanlı’nın siyasi, askeri, ekonomik ve toplumsal normlarının bozulması devleti bir çıkmazın içine sokmuştur. Bu vaziyet Osmanlı’yı iyice zayıflatmış ve yıkılışa dahi sürüklemiştir. Deneyimli bir paşa olan Mustafa Reşid’in hazırlamış olduğu bu ferman devleti ve toplumu ‘demokratik’ bir şekle sokmak ve devletin içinde bulunduğu kötü vaziyetten kurtarmak maksadı taşımaktadır. Bu dönemde Osmanlı’da görülmemiş ıslahatlar ve reformlar gerçekleştirilmiştir. Mustafa Reşid Paşa dönemin Hariciye Nazırı idi. Burada Tanzimat aydını prototipi oluşturduğumuzda Hariciye Nazırı olmasının önemi büyüktür. 19. Yüzyıl’da hukuki, siyasi ve askeri alanda Fransa’nın örnek alındığını görmekteyiz.

Mustafa Reşid Paşa ise Avrupa’ya gönderilen ilk kişilerdendir. Paris’e gitmiş ve oranın kültürünü, hukuk sistemini, askeri alanda gerçekleştirilmiş yenilikleri yakından takip etmiştir ve II. Mahmud’a bu konularla ilgili layıhalar sunmuştur. Buradan hareketle ‘Tanzimat aydını’ kişilerin Avrupa görmüş kimseler olduğu sonucuna varırız. Dönemin diplomasi dili Fransızcadır. Dolayısıyla Tanzimat aydınlarının gittikleri yerin lisanına da hakim olması gerekir. Bu tarz fikirlerin yahut izlenimlerin kuvvetli olabilmesi için iyi eğitimli, kişinin kendisini geliştirmeye açık ve yenilikçi düşünce yapısına sahip olması gerekir. Reşid Paşa düzenli bir eğitim görmemiş ancak kendisini geliştirmiştir ve devlet adına önemli görevlerde yer almıştır. 19. Yüzyılda Osmanlı’da bürokrasi sınıfı yükselişe geçmiştir. Çünkü savaşlardan zararla ayrılan Osmanlı diplomatik ilişkiler kurmaya yönelmiştir. Paris’e giden Reşid Paşa da tahlil, gözlem ve analiz yeteneğinin de bulunması gerekliydi. Paşa Paris’te bulunduğu süreçte batılı düşüncelerden de etkilenmiştir. Bakıldığında Osmanlı’nın batılı düşüncelere göre şekillenmesi oralara giden paşaların gözlemlerine ve batının gelişmesi Osmanlı’nında bu sürece ayak uydurmak zorunda kalması temeline dayanır. Araştırmalarım doğrultusunda insanların yıllardır alıştıkları sistemi değiştirip onlara yeni fikirler üzerine dayalı bir sistemi empoze edebilmek çok büyük bir özveri gerektirir.

O dönemlerde endişeli bir tebaayı teskin edebilmek oldukça zordu. Tanzimat aydını dediğimizde aydın olan kişinin meraklı, ilgili, yenilikten korkmaya ve farklı görüşlere açık olması önemli niteliklerdendir. Çünkü 19. Yüzyıl Osmanlı kafa yapısında ‘Kanun-i Kadim’ i’ destekleyen bir kesimde vardı. Tanzimat aydını olan kişiler artık bunun mümkün olmadığını ve bir şekilde değişimin gerçekleşmesi kanısında idiler.  Elbette bu yapılanla birçok aksiliği de beraberinde getirmiştir. Örneğin yargı sisteminde yapılan ikilik hatasıdır. Baktığımızda karma mahkemelerin yanında şer-i mahkemelerde varlığını sürdürmüştür. Bu yapılanla çok uluslu olan Osmanlı’ya terstir. Günümüzdeki hukuk yapısının temelleri Tanzimat aydınları tarafından atılmıştır. Yapılan hatalar daha iyiye gitme fırsatı sunmuştur. Fakat Osmanlı son yıllarında içine düştüğü kötü durumdan kurtulamamıştır. Tanzimat aydınları harekete geçmeseydi Osmanlı için değişim gecikebilirdi. Batılı tarzda düşünebilmek, batılı eserleri okuyabilmek, farklı bir lisan öğrenebilmek, yenilikleri yakından takip edebilmek ve bunu kendi devletine empoze edebilmek anakronizim hatasına düşmeden dönemin şartları bağlamında ele aldığımızda gerçekten zor ve büyük bir çaba gerektirdiğini görmekteyiz. Tanzimat aydınları günümüzde ilerleyen sisteme yön veren kişilerdir.

Sonuç olarak ‘Tanzimat aydını’ dediğimiz kişi nitelikli, meraklı, lisan bilen, Avrupa görmüş, tahlil- analiz kabiliyeti olan, eğitimli, okur-yazar, yenilikten korkmayan kişiler olmalıdır.

Yağmur KÖFTER

Bartın Üniversitesi

OSMANLI DÖNEMİ SİVAS ERMENİLERİ

1398 yılında Kadı Burhaneddin’in Sivas yakınlarında Akkoyunlulara yenilerek esir düşmesi ve öldürülmesinin ardından şehir halkı topraklarını Akkoyunlu hükümdarı   Karayülük Osman Bey’e vermek istemediler ve direndiler. Osman Bey’e karşı Tatarlardan yardım istediler. Ancak bunların da yenilerek geri çekilmesinden sonra şehrin yağmalanmasından korkan halk Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid’e haber gönderdi ve onun şehri teslim almasını istedi. Bunun üzerine Yıldırım Bayezid , büyük oğlu Süleyman Çelebi’yi mühim bir kuvvetle Sivas’a gönderdi. Osmanlı kuvvetleri Karayülük Osman Bey’in kuvvetlerini mağlup ettiler ve Sivas’ı teslim aldılar .Böylece 1398 yılında Sivas,Kayseri,Tokat,Niksar bölgeleri Osmanlı hakimiyetine geçti. Bayezid’de oğlu Süleyman Çelebi’yi bu bölgeye vali olarak tayin etti .Yıldırım Bayezid’in 1402 Ankara Savaşı’nda Timur’a yenilmesinin ardından Osmanlı Devleti Fetret Devrine girdi.

Bu dönemde Sivas’ın hakimiyeti tekrar Kadı Burhaneddin’in damadı Mezid Bey’e geçti.Mezid Bey Timur’dan menşur alarak şehre hakim oldu.Timur felaketiyle Sivas şehri her bakımdan büyük bir tahribat gördü, sosyo – ekonomik ve demografik açıdan şehirde büyük oranda yıkım yaşandı.

Sivas bölgesi için XVI. asır iç karışıklıklar, isyanlar ve yağmaların yaşandığı bir dönem oldu. II.Bayezid döneminde başlayan bu tür hareketler; şehzade mücadeleleri yüzünden yayıldı Bu dönemde ortaya çıkan ŞAHKULU İSYANI Antalya’dan Sivas’a kadar olan bölgede büyük bir katliam ve tahribata neden oldu.1514 yılında Yavuz Sultan Selim’in kazandığı Çaldıran Savaşı,

Anadolu üzerinde emelleri olan Safevilere büyük bir darbe indirdi ve bölge bir durulma içerisine girdi. Ancak XVI. Ve XVII. yüzyıllarda değişik zamanlarda toplumsal ve ekonomik sebeplerle ortaya çıkan CELALİ İSYANLARIda Anadolu halkının zaten var olan sıkıntılarının artmasına, bu bölgede Osmanlı Devleti’nin İran’la ve isyanlarla sürekli mücadelesine sebep oldu. XVI. ve XVII . Yüzyıllarda Sivas bölgesini önemli ölçüde etkileyen isyanlar ve iç karışıklıklar XVIII. ve XIX .asırda eşkıyalık faaliyetleri şeklinde devam etti .Fakat genel olarak Osmanlı Devleti’nin yıkılma sürecine girdiği XIX. Yüzyılın ortalarına kadar şehirde önemli gelişmeler yaşandı ve halk genelde sakin bir hayat sürdü.

 

 

 

 

 

2. Dünya Savaşı Kırım

12 Mayıs 1944 tarihinde, son Wehrmacht birliklerinin teslim olmasıyla, Kırım yarımadasındaki iki buçuk yıllık Alman hâkimiyeti sona ermiştir. Erich Später’den:

Aralık 1943’ten Nisan 1944’e kadar güney ve merkez Ukrayna’daki kurtuluş savaşında, kızılordu birlikleri muazzam bir saldırı gerçekleştirmiştir. Alman ve Romen birlikler yüzlerce km batıya püskürtülmüş ve Romen birlikler 1941 sonbaharında fethettikleri alandan tahliye edilmişlerdir.

Alman hükümeti Romenlere, 1941 sonbaharında Sovyetlere karşı yürüyüşleri için bir ödül vermişler; zengin güney Ukrayna’nın büyük bir bölümünü devretmişlerdi. Ülke toprakları “Dnyester’in karşısındaki kara” (Transnistrien) olarak Odessa limanı ile birlikte “Büyük Romanya”nın bir eyaleti olarak birleştirilmişti.

Odessa, 10 Nisan 1944 tarihinde kurtarılmıştı. Alman ve Romen birliklerinin acil bir şekilde geri çekilmesinden önce limanlara, fabrikaların büyük bir bölümüne ve geride kalan binalara zarar vermişlerdi. Romenlerin işgalinden evvel, güney Ukrayna’nın bu alanında yaklaşık 300.000 Yahudi yaşamıştı. 1941 sonbaharında Alman ve Romen birliklerinin ilerleyişleri esnasında onlardan binlercesi soykırıma uğramış veya Alman ölüm komandoları tarafından katledilmişlerdi. 21-31 Aralık 1941 tarihlerinde Güney Ukrayna ve Besarabya’daki 50.000’den fazla Yahudi katledilmişti.

Kızılordunun ilerleyişinde Kasım 1943 tarihinde Alman ve Romen birliklerinin Kırım yarımadasında irtibatları kesilmişti. Alman komutası, kara üzerindeki kendi birliklerinin geri çekilmesini yasaklamıştı. Yarımada üzerinde 165.000 asker ile Alman 17. Ordusu, bir de 65.000 kişilik kuvvetle yedi Romen tümeni bulunmaktaydı. Alman yönetimi için Kırım, yüksek stratejik ve politik bir değerdeydi. Tarımsal olarak verimliydi ve onların meyve, şarap ve tütün ekimlerini mümkün kılıyordu. İşgal, Ocak 1941’de Sovyet birliklerinin adayı şiddetli savunmasıyla başlamıştı ve deniz üssü Sivastopol’un 9 aylık kuşatması 5 Temmuz 1942’de tamamlandı. Alman planlarına göre Kırım tamamen Almanlaştırılmalıydı ve baş şehri “Teodorichthafen” (Sivastopol) olmak üzere “Gotenland” olarak büyük Alman devletinin bir parçası olacaktı. Mannesmann, Degussa ve tütün kurumu Reemtsma gibi büyük Alman şirketleri de yarımadayı endüstriyel ve tarımsal alanda istiyordu ve danışmanları ile teknikerlerini göndermişlerdi. Kırım ayrıca “Alman sahili, tatil yeri” olarak turistler için genişletilmeli, büyütülmeliydi. Kırım’ın yaklaşık 1.1 milyon halkı Alman amaçlarına göre katledilmeli veya sürülmeliydi. Alman yerleşimciler ve mensupları ise onların yerlerine geçecekti. 200.000 Güney Tirollünün adaya iskânını planlamak için 1942’de işgal kuvvetleri çalışmalarına başladı.

1942’nin başında, Kırım’da yeni Genelkomiser olarak tanınan eski Viyanalı Nazi valisi Fraunfeld, Hitler ve Himmler’i yeni bir göç planı için heyecanlandırmıştı. Güney Tirollüler Kırım’a yerleştirilebilirdi. Herşeyden evvel 1943’e kadar 75.000 Güney Tirollü kendi yerlerini, Almanya’da veya doğunun ve batının işgal edilmiş bölgelerinde yerleşmek için terkettiler.

Kırım ise bir “kale” olarak ifade edildi ve her ne şekilde olursa olsun savunulacaktı. Alman komutası, kayıp vermekten korkuyordu çünkü Romen petrol sahası Ploiesti bombalanabilirdi. Bu, Alman savaş yönetimi için ağır sonuçlara yol açardı. Ham petrol, benzin ve uçak yakıtının Ploiesti’den sevki 1944 yılında Alman savaş makineleri için vazgeçilmezdi. Onlar, ihtiyaçlarının yaklaşık %40’ını karşılamaktaydılar.

Alman işgalciler, ırksal ve politik açıdan düşman gruplara karşı Kırım’da acımasız bir imha seferi yürütmüştü. İşgal sırasında onlar, 200.000’in üzerinde Kızıl Ordu mensubunu ve partizanları öldürmüşlerdir. Esir kamplarında 20.500 silahlı kuvvetler ve 8000 sivil katledilmiştir. 1939 yılında yaklaşık 65.000 kişi olan adadaki Yahudi halkın ise hiç şansı yoktur. Onlardan yaklaşık 38.000’i Almanların girmesinden evvel kaçamamışlardır. Sistematik bir şekilde katledilmişlerdir. Almanlar, adayı: “Yahudisiz bir ada” olarak saymıştır.

Alman hâkimiyetinin son aşamasında terör ve tahripkârlık en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Sovyet saldırısının beklentisi üzerine “Attila” ve “Adler” operasyonları başladı ve Kırım tatarlarının 80 yerleşim yerleri de dâhil olmak üzere 127 belde yakıp yıkıp kül edilmiş ve halkının büyük bölümü katledilmiştir. Almanlar, yarımadanın bütün alt yapısını tahrip etmişler ve ganimetleri deniz kuvvetlerine ait gemilere nakletmişlerdir. 100.000 nüfus savunmada ve siper kazımında işçi olarak kullanılmıştır. Saldırının başlamasından sonraki bir haftada Almanlar ve Romen birlikler, deniz üssü Sivastopol’e geri çekilmek zorundalardı ve 5 Mayıs’ta Kızıl Ordunun son saldırısı başlamıştı. 9 Mayıs’ta Sivastopol’un son kurtuluşuydu. 13 Mayıs’ta son 12.000 Alman askeri Chersones burnunda teslim oldu.

Kırım’daki halkın çoğu için savaş, Alman işgalcilerin kovulması ile bitmemiştir. 18 Mayıs 1944’te bütün Tatar halkının Kırım’dan sürgünü başlamıştır. Yaklaşık 200.000 insan Sovyet gizli servisi NKWD’nin özel gruplarının Alman işgalcilerle toplu işbirliği suçlaması altında Kazakistan’a ve Özbekistan’a sürülmüşlerdir. Binlercesi orada savaş bittikten sonra sefil hayat şartları altında hayatlarını kaybetmişlerdir. Destalinizasyon döneminin başında Kırım tatarları “hain millet” suçlamasından aklanmışlar, 60’lı yılların ortalarında onların Kırım’a yasadışı olarak dönüşleri başlamıştır.

Yeni araştırmalar, Alman saflarında savaşmış olan tatarların silahlı birliklerinin yaklaşık 7.900 asker olduğu üzerine sonuçlanmıştır. Onlardan yarısından daha azı kışlalara yerleştirilmiştir. Bu, tatar halkının nüfusunun yaklaşık %5’idir. 1930’lu yıllarda Stalin terörü ve zorla kolektifleştirme altında Rus ve Ukrayna halkından çok daha fazla acı çekmişlerdir. Vahim olanı, bütün tatar komünistlerin ve seçkin tabakanın 1936-1938 yıllarında “Büyük Temizlik” esnasında hemen hemen tamamının katledilmesidir.

İkinci Kariyer: Ulrich de Maiziere, “Federal Almanya Silahlı Kuvvetlerinin Genel Müfettişi” ve Wehrmacht ordusunun başkomutanlığında eskiden Genelkurmay olan, Kırım’daki Alman birliklerinin eski başkomutanı Erich von Mantstein’ a 80. Yaş gününde, Manstein’in askeri stratejisinin övüldüğü Federal Alman silahlı kuvvetlerinin bir armağanını takdim ediyor. Irschenhausen, Kasım 1967.

Erich Später’in kullanmış olduğu döneme ait tavsiye edilebilecek kaynaklar:

Norbert Kunz, Die Krim unter Deutscher Herrschaft 1941-1944. Germanisierungsutopie und Besatzungsrealitat, Darmstadt 2005, 448 Seiten, vergriffen.

Karl Heinz Roth-Jan Peter Abraham, Reemtsma auf der Krim. Tabakproduktion und Zwangsarbeit unter der deutschen Besatzungsherrschaft 1941-1944., Edition Nautilus Hamburg 2011, 576 Seiten, 39,90 Euro.

Birinci Dünya Savaşının 100. Yılı münasebetiyle Erich Später’in Konkret’te yazdığı yazının bir bölümünün çevirisidir.

Yazar:

Aybike Güzay

Çağdaş Türkçülük, Çağdaşlaştırılmaya Çalışılan İslâm

Ötüken’in sadık hizmetkârı Tuman (Teoman)’ın tarihte ilk kez Türk boylarını bir araya getirmesinden sonra oğlu Motun (Mete Han)’un ilk kez Türklerden müteşekkil bir siyasî organizma (devlet) tesisinde bu organizmayı rapteden dört unsurdan biri olan millet/bodun terimi; soy birliğine dayanan, boyların birleşmesiyle oluşan bir mahiyetin rengiyledir. Kadim yurdumuz ve ezelî topraklarımız Orta Asya kültür bölgelerinden beslenen, çağlar sonrasına aktarımı sağlanan, geleneksel örfî hukukun ve ahlâkın kültürel hafızaya yerleşmesiyle tabiat kazanan bu terim, asırlar içerisinde dönemsel olarak muhtelif algılamalar ve anlamlandırmalar, görüşler çerçevesinde içerik değişme ve genişlemesine uğramıştır. Kadim tarihimizde millete duyulan muhabbet, dayanışma, harsî bağlılık ve fıtrî bir aidiyet hissiyle izah edilebilecek sosyolojik bir olgu olması hasebiyle Türklük, bugün neşredilen Türkçülükten bir hayli bakımdan ayrımlıdır.

Devlet-i Osmaniye’nin inkırazıyla Avrupa’nın takibatına başlanan 18. asırda İslâmi kaidelerin terbiye ediciliği III. Selim, 19. asırda II. Mahmud’un tanzimleriyle sınırlandırılmış, bundan sonraki dönemler Frengistan’ın misal telakki olunan yenilik anlayışıyla Osmanlı’da akis bulmuştur. Kemal Karpat’ın anlatımıyla “Islahatın kaynağı ve modeli Avrupa olduğundan, hedefin, açıkça söylenmemesine rağmen Avrupalılaşmak olduğu kendiliğinden ortaya çıkmıştır.” Abdülmecid döneminin en mühim meselelerinden müsâvatı destekleyen 1839 Tanzimat Fermanı ile 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı, imparatorluğu bir arada tutmakta akim kaldığı gibi muharebelerde alınan mağlubiyetlerin ziyadeleşmesiyle birlikte düvel-i ecnebînin dahilî müdahalelerine de kapı aralamıştır. Fransız İhtilali’nin karanlık ellerinin Osmanlı’ya uzandığı 19. yüzyılda aydınlık için medet umulan her bir asrî atılım, artık beşerî hayatın mihengi olarak İslâm’dan tedrîcen uzaklaşıldığının göstergesidir.

Abdülaziz idaresinde devleti bu felaket gidişatından alıkoymak maksadına malik Genç Osmanlılar lafzıyla tesmiye edilen kadronun, çareyi meşrutî bir idare üslubunda bulması, bilhassa iktîsadî bozulmalar ve bu eksende peyda olan her türlü menfi sayılabilecek içtimaî bulgu, İslâm’ın istisna edilmediği tartışmaları ziyadesiyle hararetlendirmiştir. Namık Kemal’in katkılarıyla matbuattan istifadenin henüz revaç bulmaya başladığı Osmanlı’da, Batı’dan seyelân eden fikir hareketleri yeni paradigmaile filizlenmeye yüz tutmuştur.

Milliyetçiliğin gecikmeli tırmandığı Osmanlı’da, Sırpların 1804’te bağımsızlık konusundaki atılımından cesaretlenerek 1821’de isyana kalkışan Yunanlıların yaklaşık bir yıl sonra bağımsızlık ilanı, II. Mahmud döneminde henüz politik bir fikir olmasa da tatbikata sokulan Osmanlıcılığın aldığı mağlubiyetlerin somut ilkidir. 1875’te vuku bulan Bosna-Hersek İsyanı, 1876’da Bulgar İsyanı ve 1878 Berlin Antlaşması’yla ayrılık zelzelesini kuvvetlendiren Sırbistan’ın bağımsızlığı, II. Abdülhamid’e muarız İttihatçıların meşrutî yönetim yönündeki kanaatlerini pekiştirmiştir. Azınlıkların devletten ayrılıkları ve dağılma emareleri, II. Abdülhamid devrinde birçok siyasî mefkûrenin neşet etmesine sebebiyet vermiştir.

Yeni Osmanlıların da desteğiyle milliyetçilik furyasına mâni olmak için serdedilen Osmanlıcılık akımının işlevde kifayetsiz kaldığı açıktır. II. Abdülhamid’in İslâmî yönetim anlayışının yanı sıra Batı’nın Osmanlı’dan beşerî anlamda güçlü olduğunu kabul eden fakat İslâm’ın her durumda temel umdelerine ve değerlerine mutabık kalınmak şartıyla gelişime açık olduğunu müdafaa eden, Osmanlı’da tüm ümmeti tek çatı altında toplamak maksadı doğrultusunda Babanzâde Ahmet Naim, Mehmed Âkif gibi yazın çevresinin gözdelerinden oluşan zümre, en nihâi mensubiyet vasıtası olarak “İttihad-ı İslâm” kimliğinin mesuliyetlerini deruhte etmiştir.

  1. asrın başları, Balkan Savaşlarının ardından başat akım vasfıyla Türkçülük sloganına sahne olur. Milliyetçilik anlayışını çeşitlendiren simalar dışında Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp, mefkûrenin doğumunda en mühim iki otoriter aydındır. Modernleşmenin lüzumlu bir neticesi olarak açıklanan ve modernleşme evvelindeki Türkçülükten ayrılan, sistemleştirilmiş, kitlesel bir hal üzere sabitlenmiş, ilmî esaslarla tesis edilmiş, giderek siyâsî hal kazanan Türkçülüğün farklılaşan noktaları olduğu halde müşterek hususu, İslâm’a karşıt bir ideoloji olmadığıydı. Akçura, Türk birliği politikasının faydalarını listelerken “Osmanlı ülkesindeki Türkler hem dinî hem ırkî bağlar ile pek sıkı, yalnız dinî olmaktan daha sıkı birleşecek.”öngörüsünde bulunuyor, “bu hizmetin yerine getirilebilmesi için İslâm’ın Hristiyanlıkta olduğu gibi içinde milliyetlerin doğmasını kabul edebilecek şekilde değişmesi” nimecbûrî görüyor, “Dinler ancak ırklarla birleşerek, ırklara yardımcı ve hatta hizmet edici olarak siyasî ve içtimaî ehemmiyetlerini muhafaza edebiliyorlar.” diyerek kaygan zemine yeni bir zihnî tasarım çiziyordu.

Ahmet Naim, tefrikanın karşısında duran, yaklaşık on dört asır evvelinde kavmiyet üstünlüğünü, bu bağlama dahil olabilecek her düşkünlüğü, toplumsal düşünceyi çağ ayrımı gözetmeksizin nehyeden umûmî bir köklülük olarak İslâm’ın bu hususta bina edilen ikazını “Kavmiyet zokası zehirlidir. Onu yutanlar zaten dinsizlikle malûl iseler o zehri yuttuktan sonra felâh bulmazlar. Eğer dindar iseler o zehri yuttuktan sonra felâh bulamazlar.” şeklinde o günlerde hulasa eder.

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Türk tarihinin başlangıcını milliyetçiliğin başlangıcı addederek millet seciyesi ile beşerî bir hamle olarak milliyetçilik siyasetini denk gören, milletin haysiyetini muhafaza etmekte milliyetçiliği muhik istikamet belleyen; İslâm’ı, çağın sansasyonel rağbetlerine yardımcı unsur kabul eden görüşler, takdir sebepleri ne olursa olsun taksirat ve zayiatı itibariyle içi doldurulmakta ısrar edilen geçici kalıplardır. Hiçbir fikrî ittihadın bileğini bükebileceği İslam; İslâm’ı mağlubiyete müptela edecek bir aleyhtar, alemi imha etmeye teşebbüste kıyametten daha sabırsız hiçbir müsterih yoktur.

Yazar:

Gamze Şentürk

KAYNAKÇA

AKÇURA Yusuf, Üç Tarzı Siyaset, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1976.

ÇALEN Dr. Mehmet Kaan, Osmanlıcılık ve İslamcılık Karşısında Türkçülük,Ötüken Yayınları, İstanbul 2017.

DUMAN Prof. Dr. Halûk Harun, PEKMAN Prof. Dr. Cem, Türk Basın Tarihi, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir 2014.

GÖKALP Ziya, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Karbon Kitaplar, İstanbul 2018.

KARPAT Kemal H.,Kısa Türkiye Tarihi,Timaş Yayınları, İstanbul 2013.

Sultan Galiyev

1917 Bolşevik ihtilalinin dört büyüğünden biridir. (Lenin, Stalin, Troçki). Babası öğretmen olan Galiyev’in hayatına dair bilgiler genellikle 1923 yılında kaleme almış olduğu “Ben Kimim” adlı otobiyografisine dayanmaktadır. Galiyev, 1911’de Kazan Tatar Pedagoji Enstitüsünden mezun olmuş, iki yıl boyunca Başkırdistan’ın çeşitli köylerinde öğretmenlik yapmıştır. Ardından istifa ederek Ufa’da bir kütüphanede çalışmış, 1915’te öğretmenlik mesleğine geri dönmüş ve Bakü’deki Tatar Kız Lisesinde çalışmıştır. O, Ruslaştırma ve Hristiyanlaştırma faaliyetlerine karşı çıkmış ve I. Dünya Savaşında Tatar ve Başkırt askerlerini Çarlık ordusunda savaşmamaya çağıran faaliyetlerde bulunmuştur. 1917 Mayısında Rusya Müslümanları Kongresinde genel sekreter seçilmiştir. Ardından Kazan’a giderek Molla Nur Vahidov’un önderliğindeki Müslüman Sosyalist komiteye dâhil olmuştur. Daha sonra Müslüman Sosyalist Komite Komiserliğine kadar yükselmiş, Komünist parti saflarında da Sovyet Milliyetler Komitesinin ikinci sekreteri olmuştur. Moskova’da Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesinde hocalığa kadar yükselen Galiyev, Bolşevikler’in İslam ve din karşıtı faaliyetlerinden rahatsız oluyor ve onları eleştiriyordu.

Sultan Galiyev ve onun Müslüman komünist yoldaşları, Marksist teoriye radikal yenilikler getirmiş ve bu teoriyi kendi şartlarına göre yorumlamışlardı. Sultan Galiyev sosyalizm anlayışındaki tek yolu ve katı disiplini kırmış biri olarak karşımıza çıkmaktaydı. O, kapitalizmin yıkılabilmesi için ancak, onu besleyen hammadde kaynaklarının kesilmesini ve bu sonuca gidişte, içinde yaşanılan toplumun dinamiklerini göz önüne almak gerektiğini savunmakta idi. Kapitalizmi bitirmenin tek yolu, Doğu’nun önderliğinde yapılacak anti-kapitalist bir devrim hareketiydi. Avrupa burjuvazisi, Doğu uluslarını ezerek kendi proletaryasının tüm isteklerini karşıladığı için Batı’da devrim olması imkânsızdı. Batı’yı besleyen sömürgelerin sömürüden kurtarılması gerekmekteydi.

Galiyevizim olarak bilinen Sömürgeler Entarnasyonali Tezi iki aşamalı bir programdı. Tatar-Başkırt Devleti, Türkistan Cumhuriyeti ve Turan Federal Halklar Sosyalist Cumhuriyeti tesis edilecek, Sovyetler’deki tüm Müslüman-Türk halkların siyasi birliği sağlanacak; ikinci aşamada ise tüm dünya mazlumlarının sömürgeler enternasyonali gerçekleşecekti.

Onun fikirlerinde ayrıca Cedidcilik-Türkçülük-Turancılık hareketlerinin tesiri de açıkça görülmekte idi. Müslüman bir toplumda yetişen, Çarlık Rusyasının her türlü baskısını gören ve fakirlik içerisinde büyüyen Galiyev’in fikirlerinin gelişmesinde bu etkenlerin tesirinin olmadığını söylemek yanlış olur. İdeolojik olarak evrensel bir geçerlilikten ziyade, her milletin kendine has şartlarının uygulamada belirleyici olması gerektiğini vurgulamıştır.

Asıl meselelerden biri deSovyetler’in tamamında ağır iş koşulları ve uzun mesai saatlerini içeren üretim politikaları ve uydu cumhuriyetlerin hammadde kaynaklarının doğrudan merkeze aktarılmasıydı. Sovyetler Birliği’nin petrol rezervlerinden %13’ünü meydana getiren (yıllık 36 milyon ton) Kazan petrollerinden, Tataristan Cumhuriyeti’ne ancak 1 milyon ton verilmekte olup, geri kalanının merkeze aktarılması örnek olarak verilebilir. Yeni kurulan SSCB’de uzun ve zahmetli mesai saatleri, düşük gelir düzeyi, azalan nüfus, kırsal yörelerden şehire göçler, temel tüketim mallarının kıtlığı ve pahalılığı gibi kapitalist olguların bütününü görmek de mümkündü.

Türk dünyasındaki aydınlanma hareketleri de bir yandan Rus egemenliğine karşı, diğer yandan da geri kalmış toplumsal ve ekonomik yapıyı yeniden düzenlemek çabası ile kısa zamanda yerini “Türk Birliği” fikrine bırakacaktır. Türkistan genel valisi Samsanov’un 1909’da Rus hükümetine göndermiş olduğu raporda, İdil ve Kırım Tatar aydınlarının etkisi ile Usul-ü Cedit okullarının yaygınlaştığı ve milliyetçilik tohumlarının atıldığı haber verilmekte idi. 3 Mayıs 1917 tarihinde toplanan Rusya Müslümanları genel kongresinin üçüncü toplantısında Rusya Müslümanlarının siyasal idaresi sorunu gündeme gelmiş; Zeki Velidi Togan ve Mehmet Emin Resulzade grubuna göre tüm Müslüman halklar milli-mahalli muhtariyet esasına göre ayrı ayrı mahalli hususiyetlerine göre muhtar olmalıydı. Molla Nur Vahidov ve Sultan Galiyev grubu ise sosyalizm ile İslamiyet arasında bir uzlaşma zemini kurarak, ezilmiş olan Müslüman halkların ayrı ayrı değil de, daha geniş bir bağımsızlık usulü fikrini benimsiyorlardı. Bu fikri Pan-Türkizm ya da Pan-İslam olarak değerlendirmekten ziyade, uzun yıllar Rus baskısına ve üstünlüğüne karşı geliştirilmiş bir tavır olarak kabul etmek daha yerinde olacaktır. Bu haliyle Müslüman Bolşevikler, komünist olmaktan çok, onun sömürge durumundan kurtulmak amacını güden “Ülkücü Müslümanlar”a benzetilmiştir.

Tüm Rusya halklarına vaat edilen “Kendi kaderini tayin hakkı” uzun yıllar Çar baskısı altında yaşayan uluslar için bir ışık olarak görülmüştür. Bolşevik devrimin başarıya ulaşması ve Bolşeviklere verilen desteğin de çıkış noktası verilen vaatlerden ileri gelmekteydi. BundandolayıTürk ve Müslüman halklar da devrime destek vermişlerdi.

10-16 Mayıs 1918’de Müslüman komünistler, Moskova’da ilk büyük toplantılarının gerçekleştirmişlerdir. Bu toplantıya Lenin ve Stalin de davet edilmiş, Stalin yapmış olduğu konuşmasında otonominin ancak Sovyet idaresinde olduğu takdirde gerçekleşebileceğini belirtmiştir. Bu tavır, Sultan Galiyev’in istekleri doğrultusunda idi. Ona göre, Avrupa emperyalizmi tarafından Doğu’da sürdürülmüş olan sonu gelmez savaşlar, Doğu’yu ekonomik yönden Batı Avrupa feodallerine kul köle edebilmek için düzenlenmiş politikaların birer parçalarıydı. Sömürge halkların kurtuluşunun ilk koşulu, yerli ve yabancı kapitalizmi tasfiye etmek olacaktı. Sosyalist liderlerin tavırları ise otoriter cereyan ettiği için bu durum Türk halklarının uzun sürecek bir sömürge dönemine girildiğini gösteriyordu. 1917 Kasım’ında ilan edilen Kazan Cumhuriyeti’nin Halk komiserleri Konseyi de Rus egemenliği altındaydı. Bu konseyin on bir komiserinden Sultan Galiyev hariç hepsi Rus’tu. Bunun gibi örgütlerin durumları da bundan farklı değildi. Bu baskılar göz önüne alındığında Sovyet Türkistan’ı ile Çarlık Türkistan’ı arasında hiçbir farkın olmadığı göze çarpmaktadır.

Molla Nur Vahidov’un devrimin ilk yıllarında kurmuş olduğu sivil ve askeri Türk idaresi İdil-Ural bölgesinde devam eden Kızıl-beyaz kuvvetler arasındaki savaşta parçalanmıştır. Molla Nur Vahidov da 1918’de Kazan’ı ele geçiren Çekler tarafından tutuklanmış ve kurşuna dizilmiştir. Bu duruma Rus Bolşevikleri kayıtsız kalmışlar, yani göz yummuşlardır. Onun ölümü ile Sultan Galiyev’in bir bakıma yalnız kaldığı da söylenebilir. O, Doğu Halkları 2. Kongresi’nde Tatar-Başkırt Devleti’nin kurulmasını istemiş (1919), bu isteği Lenin başta olmak üzere Komünist Parti tarafından reddedilmiştir. Aslında Sultan Galiyev, “Turan Federal Sosyalist Devleti” nin doğuşu fikrini de ileri sürmekte ve teorisinin bir diğer aşamasını da bu fikir üzerine inşa etmekte idi. Sömürgeler Enternasyonali’nin bir aşamasında kurulması tasarlanan Turan Devleti, aslında kendisinin Pan-Türkist bir eğilim gösterdiğini de ispat etmektedir. Turan Cumhuriyeti’nin merkezi Kazan olacaktır ve Volga’dan Pasifik’e kadar olan bölgeyi içine alacaktır. Çünkü Doğu’da Türkler yaşamaktadır. Önce Volga bölgesinde Tatar-Başkırt Devleti ve Türkistan’da müstakil bir Türkistan Cumhuriyeti kurulacaktır. Daha sonra bu yapı genişletilerek Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan’ı da içerisine alacaktır. Aynı zamanlarda Enver Paşa’nın da Orta Asya’ya geçip “Turan Ordusu”nu kurup mücadeleye başlaması da tesadüf olmasa gerektir.

Bir süre sonra Sultan Galiyev’in Moskova yönetimine karşı olan muhalefeti ve Turan Sosyalist Devleti için çalışmalara başlaması dikkat çekmiş ve tutuklanmasına sebep olmuştur. 1921 yılında tutuklanmış, devrime yaptığı katkılardan dolayı serbest bırakılsa da 1923’te tekrar tutuklanmıştır. 1928’de ise çalışma kamplarına gönderilmiştir. Kurşuna dizilerek ya da elektrik verilerek idam edilmesi ile idam tarihi konusunda farklı bilgiler mevcuttur.

Sultan Galiyev’in Türkiye ile olan teması ya da günümüz Türk dünyasına bırakmış olduğu miras da bu noktada önem kazanmaktadır. Onun fikirleri ve icraatleri, idealleri noktasında, Türkçü ve Turancı bir fikir adamı olduğunu göstermektedir. Rusya Türklerinin ve Sultan Galiyev’in siyasi ilişkilerinin temeli 1914’te Kafkas Cephesinde başlayan temaslara dayanmaktadır. Sarıkamış taarruzuyla birlikte 1916’da Ruslar’a esir düşenlerle birlikte bir kısım Türk işçi, esnaf ve Türkiye’den kaçan siyasi mültecilere Türkiye’den yeterli yardım gönderilemediğinden ötürü Rusya Türkleri ve Kazan bölgesi Türkleri ile Azerbaycan Türkleri yardım kampanyası başlatmışlardır. 1917 Ekim devrimi ile Rusya’daki iç savaşın yarattığı karışıklıktan faydalanan ve anlaşmalar gereği birçok esir Türkiye’ye çeşitli yollardan geri dönmüşlerdir. Ayrıca çarlık idaresinin zayıflaması ile esir kamplarında kalan Türkler arasında da Bolşevik propagandası yapılmıştır. Sultan Galiyev ve Molla Nur Vahidov’a intisap edilmesi de bu döneme rastlamaktadır.

Sultan Galiyev ve yoldaşları, Türkiye’deki bağımsızlık hareketlerine çok önem vermiş, Türkiye’nin, yapılacak olan devrimin Orta Doğu ve Afrika’ya doğru genişlemesinde ön ayak olabileceğini belirtmişlerdir. Türkiye’de zayıf da olsa bir sosyalist hareket çekirdeği bulunmakta idi. 1919’da Şubat ayında İstanbul’da “Türk Sosyalist Partisi” ve Ekim’de “Türkiye’nin İşçileri ve Köylüleri Sosyalist Partisi” kurulmuştur. Molla Nur Vahidov tarafından 1918 baharında da “Dış Propaganda Bölümü” kurulmuş ve başına da Mustafa Suphi getirilmiştir. 1920’deki önemli gelişmelerden bir tanesi de Bakü’de toplanan “Doğu Halkları Kongresi” olmuştur. Enver Paşa’nın Almanya’dan bu kongreye çağrılması da dikkat çekici bir gelişmedir. Burada Bolşevikler Avrupa’ya karşı Enver Paşa ve arkadaşlarının kendi yanlarında olduklarını göstermek istemektedirler. Enver Paşa’nın bu kurultaya katılması da elbette amaçsız değildi. O’nun Turan idealinin gerçekleşmesi için Rusya’nın savaştan yenilgi ile çıkması gerekmekteydi. Rusya yenilmesine ve 1917 devrimi patlak vermesine rağmen Sarıkamış yenilgisi üzerine Enver Paşa, Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmıştır. Kafkasya’ya geçemeyen Enver Paşa, evvela Almanya’ya geçmiştir. Aslında Enver Paşa’nın amacı “Turan Devleti’ni kurma düşüncesini gerçekleştirmekti. Ekim devriminin koşulları tarihi fırsatlar yaratsa da Türklerin ulusal devletler kurma hayali Rusya’nın işine gelmeyecek; Enver Paşa’nın Türkiye’deki faaliyetleri de Kemalist hareketi hoşnutsuz kılacaktır. Bu noktada Sovyetlerin planı, Azerbaycan’ın Sovyetlere katılması ve Türkiye ile olan ilişkilerde Enver Paşa’yı kullanmak olarak cereyan edecekti. Ancak Enver Paşa Sovyetlerin planlarının tam tersine basmacı hareketine katılarak dengeleri değiştirmişti.

1966’da Kahire’de yirmi iki Afrika ülkesinin katılmış olduğu “Afrika-Ulusal ve Sosyal Devrim” adlı bir konferans gerçekleştirilmiştir. Burada Fas Komünist Partisinin birinci sekreteri Ali Yatan, Sultan Galiyev’in sosyalizm gayelerinin İslamiyet prensiplerine aykırı olmadığını, Sosyalist hedeflerin hilal altında da gerçekleşebileceğini ifade etmiştir.

Kırım tatar milli hareketinin lideri Mustafa Cemiloğlu da, Rusların sosyalizmi kendi çıkarları için kullanıp diğer halklar üzerinde baskı kurduklarını ifade etmektedir.

Türkiye’de ise sol ve komünist hareketlerde Sultan Galiyevci bir teoriden söz etmek zor görünmektedir. Sultan Galiyev bahis konusu olduğu zaman, Stalinist politikaların suçlamaları gibi, ulusal fikirler taşıdığı gerekçe ile Burjuva Milliyetçiliği ile suçlanarak Türk sol’unun sert muhalefetiyle karşılaşacaktır. Kendi değerlerini kaybetmiş tek tip bir Sovyet insanı yaratmak isteyen Rus baskıcılığının aksine Sultan Galiyev Milliyet unsurunu öne çıkarıyor; bunu ileri sürerken de varoluşun bir gereği ve devamı için zorunlu olduğunu ifade etmektedir. Sovyet yönetimi ise Türk halklarını ayrı ayrı adlarla sınıflara ayırarak, birlik olup güçlenildiği zamanlarda da bunun adına “Pan-Türkizm” diyerek bertaraf etmiştir.

“Kalbimin üzerine büyük bir ağırlıkla çöken halkımın sevgisi yüzünden bolşevizme geldim.” ifadesini kullanan Sultan Galiyev, mazlum milletlerin esaretten kurtarılması, sömürge halkların özgürlüğüne kavuşması, emperyalist Avrupa’nın Doğu üzerindeki baskısının sona erdirilmesi yolunda mücadele eden bir teorisyendir. Türk halklarının geleceği yolunda kendine has bir yorum getiren ve çözümler üreten Sultan Galiyev, bu yönüyle Türkçü-Turancı bir eğilim göstermektedir. Bolşevik kimliğinin ön planda olmasına rağmen, içerisinde yaşamış olduğu toplumun özelliklerinin kendisinde hiçbir etkisinin olmadığını söylemek yanlış olur. Çarlık Rusyasının baskı dönemlerini yaşayan Sultan Galiyev, Müslüman-Türk halkların kurtuluşunu sosyalizmde görmüş, devrime destek vermiştir. Onun milliyetçi bir eğiliminin olmadığı ileri süren fikirler de mevcut olmasına rağmen, sömürülen halkının kurtuluşu için mücadele eden Galiyev’in milli duygularının olmadığını söylemek de ne kadar doğru bir ifadedir? Türkiye’de ise hiçbir kaba sığdırılamamış, sağcıların solcu, solcuların sağcı olarak ifade ettikleri Sultan Galiyev’in, milli duygularının ezilen halkının durumuna şahit olduğu ve o dönemi yaşadığı için haklı bir tepki olarak ortaya çıktığını söylemek de uygun olarak düşünülmektedir.

Yazar:

Aybike Güzay

KLASİK DÖNEM OSMANLI DEVLETİ’NDE DİN VE DEVLET ANLAYIŞI

Osmanlı Devleti’nde din ve devlet ilişkisi devletin konumu,gücü,idari yapısı ve aynı zamanda çevresinde gelişen olaylarla bağlantısı olarak bir gelişme ve değişme göstermemiş ,ama özündeki temel esası Cumhuriyet Türkiyesi’ne kadar devam ettirmiştir.Ancak devlet merkezileştikçe kendini ve politikalarını halkına izah etmekte güçlük çekmiştir .Bir merkez ve çevre sorunu olarak “din ve devlet ilişkisi”de çeşitli aşamalardan ve safhalardan geçerek günümüze kadar ulaşmış ve hala güncelliğini kaybetmemiştir.Osmanlı Devleti’nde geleneksel Türk Devlet anlayışının etkisiyle ,yani “MİLLETİ YAŞAT Kİ DEVLET YAŞASIN”anlayışı dini hayatta da kendini göstermiş,din Osmanlı Devleti geleneğinde bir baskı aracı olarak kullanılmamıştır.Dinin kuralları halka zulüm vasıtası yapılmamış hatta çok müsamahalı yöntemler izleyerek gayrimüslimlerin bile bu devlet idaresine girmeleri sağlanmıştır.Sultanlar çeşitli dini görüş ve cemaatleri aynı anda yanlarında bulundurarak tarikat ya da mezhep taassubu göstermeden herkese kucak açabilmişlerdir.

Osmanlı Devleti bir Türk Devleti olarak var olma sebebinin temelini oluşturan ÖRF,yani geleneksel kanun anlayışını hiçbir zaman terk etmemiş ve bu gücü daima mutlak otorite olarak sultanın elinde tutmasını sağlamıştır.Ancak bu düzeni sağlarken dönemsel olarak “DİN VE DEVLET”ilişklileri açısından birçok değişik şartlara göre de pozisyon almıştır.Ama unutmamak gerekir ki yapılan stratejik değişiklikler ve yöntem farklılıklarının esasında tek bir neden vardır, o da ne olursa olsun devletin varlığını korumaktır.Bunun için Osmanlı Tarihi’nde sanki değişken bir anlayış varmış izlenimleri uyandracak birçok örnek bulmak mümkün olmakla birlikte ,ulemaya karşı baskı veya bunun tam karşıtı olarak ulemanın boyunduruğuna girme veyahut heterodoks inançlara olan baskı veya bu gruplara gösterilen aşırı ilginin tek ve değişmez bir tek nedeni vardır .O da “DEVLET-İ EBED MÜDDET”anlayışıdır.

Bu sebeple Osmanlı Devleti’nde din ve devlet ilişkilerinin birbiriyle çelişen bir analyışın sürekli değişkenlik gösterdiği düşünülebilir ki bu da Osmanlı Devleti açısından gerçekçi değildir.

KURULUŞ DÖNEMİ DİN VE DEVLET İLİŞKİLERİ

Osmanlı Devleti bir imparatorluk durumuna ulaşmasında en büyük payı Alperenlere borçludur.Ahmet Yesevi öğretisiyle Anadolu’nun uç beyliklerine ulaşan ve oradan da Balkanlara kadar geniş bir alanın hem Türkleşmesi hem de islamlaşması açısından büyük rol üstlenen bu dervişler Osmanlı İmparatorluğu’nun mihenk taşı olarak beylerin en büyük destekçisi olmuşlardır.Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda da Türk beyliklerinde olduğu gibi sufi İslam anlayışının etkisi çok büyük olmuştur.Bu dönemde özellikle Ahilerin ve Babailerin etkisi görünmektedir.Osmanlı Devleti’nin kökleri atılırken geniş ölçüde Ahilik ve Ahi reislerinden istifade edilmiştir.Bunların en önemlilerinden biri de Şeyh Edebali’dir.

Bu dönemdeki Osmanlı beyleri yeni ve gelişmekte olan bir Türk devleti’nin göstermesi gereken hoşgörülü yaklaşımda bulunmak faydasını sağlamaya çalışmıştır.Örneğin:Osmanlı sultanı Orhan Bey ‘in Bursa ‘nın fethinde yaralılık gösteren ve bizzat kendi müridleriyle Kızıl Kilise mevkiini fetheden Geyikli Baba’ya bir araba yükü arak(rakı) hediyesi göndermesi bu dönemin anlayışını göstermesi açısından önemlidir.

Osmanlı Devleti’nin ilk dönemleri’nde dini yapı olarak en dikkat çeken özellik,bu dini yapının fıkıh ya da kelam temelli değil ,gaza ruhuna daha uygun ve göçebe asabiyetine daha rahat cevap veren ahlaki ve tasavvufi bir ağırlık temelli olmasıdır.Yine bu dönemin en belirgin özelliği de heterodoks Türkmen-Oğuz kitlelerinin manevi değerleri olan “Babalar,Abdallar,Horasan Erenleri ,Gaziler ,Dervişler “ Anadolu’nun batısındaki Bizans’a karşı gaza yapan Osmanlı’nın gazi padişahlarıyla çok iyi anlaşmışlar,Sünnilik ya da Alevilik gibi fikirlerle henüz ayrışmamışlardır.

Osmanlı hükümdarları,bu gaza ve fütuhatta,hem Türk geleneğinde olan Kızıl Elma ülküsünü hem de bunu İslami açıdan destekleyen cihat fikrini beraberce kullanmışlardır.Bu fütuhatlar da çok büyük yararlılık gösteren Bektaşiler ve Bektaşilik Türk kültürü’nün yayılmasında çok önemli bir rol oynamış,Osmanlı tarafından korunup desteklenmiştir.Bunun bir örneği:Budin’in fethinde şehit olan Gül Baba’nın cenaze namazına bizzat Kanuni’nin katılması ve onun emriyle “GÜL BABA TEKKESİ”nin yapılmasıdır.

İbn-i Haldun ve birçok İslam uleması şeriat harici kanun uygulamaları gereksiz bularak bütün problemlerin şeraitla çözülebileceğine inanmışlardır.Fakat bir kanun devleti olma hüviyetini hiçbir zaman kaybetmeyen Osmanlı beyleri devlet geliştikçe ve merkezileştikçe İslamın fıkhından ,yani kanun alanından daha çok yararlanmayı uygun görmüşlerdir.Ancak kontrolü de elden bırakmamışlardır.

Osmanlı Devleti’nin başlangıç dönemlerinin aksine ,heterodoks İslam tesirlerinden uzaklaşması onun Türk geleneklerinden taşıdığı kanun ve hukuk anlayışına verdiği önemdendir.Daha mistik ve kural tanımayan heterodoks İslam anlayışında Osmanlı’nın olmazsa olmazı kanun ve hukuka pek yer yoktur. Osmanlı Devleti’nde din ve devlet ilişkisi birçok İslamdevletinden çok farklı bir süreç izlemiştir.Esasında İsam’ın önerdiği ve emrettiği kesin bir devlet nizamı bulunmamakla birlikte ,daha önceki uygulamalar esas alındığında farlkı bir devlet anlayışı içine ortaya çıkmıştır.Yani İslam devleti’nde din ve devlet ayrılmaz bir bütündür.Bunun sonucu ,din ve devlet idaresini birlikte elinde bulunduran halifelerde çok farklı yönetim tarzları görülmüştür.

Köklü bir devlet geleneğine sahip bir Türk devleti olarak Osmanlı ,geçmiş tecrübelerinden yararlanarak devlet mekanızmasının sekteye uğrayacağı herhangi bir anda İslamiyetin de o devlette hakim kılınamayacağı ve sekteye uğrayacağı bilinciyle “DEVLET-İ EBED MÜDDET “anlayışını oluşturmuştur.

 

ELİF SEDA KARACAOĞLU

BALIKESİR ÜNİVERSİTESİ TARİH BÖLÜMÜ

 

 

 

 

ERMENİ MESELESİNİN ORTAYA ÇIKIŞI VE MAHİYETİ

Osmanlı Devleti’ni parçalama projeleri çerçevesinde suni olarak ortaya çıkarılan Ermeni Meselesi Şark Meselesi’nin unsurlarından biridir.Bu suni meselenin ortaya çıkmasında Ermeni teröründe Ermeni Komiteleri kadar İngiltere, Fransa,Rusya, Amerika gibi devletler önemli rol oynamışlardır.Dolayısıyla Ermeni teröründen sorumludurlar.Ermeni Meselesi’nin ortaya çıkmasında Ermeni Kiliseleri ve okullar da önemli rol oynamışlardır.Osmanlı Devleti’ni parçalamak,onun toprakları üzerinde ,kendilerine bağımlı minnettarlık hisleriyle bağlı devletçikler kurdurma gayesiyle irademizin dışında tezgahlanan,sahneye konulan bugün de Türk Milletini ve Tarihini mahkum etmek için Ermeni Meselesi gündemde tutulmaktadır.

Ermeni Meselesi’nin Başlıca Sebepleri olarak;ŞARK MESELESİ ve EMPERYALİZM en önemli sebep olarak görülmektedir.Ermeni Meselesi,emperyalist devletlerin politikalarının bir sonucudur.Ermeni Meselesi’nin ortaya çıkmasında siyasi konjonktürün Ermenilerden istifadeyi gerekli kılmasının büyük payı olmuştur.Berlin Kongresi’nden sonra Balkanların hemen hemen tamamı Osmanlı Devleti’nden ayrılacak ve bu topraklar,Osmanlı Devleti’ne savaş açmak için bahane olarak kullanılabilecek yerler olmaktan çıkacaktır.Ayrıca Rusya, sıcak denizlere inmek için Balakanların kendisine bir geçit olamayacağını istiklallerini kazanmalarını fiilen temin ettiği bu yeni devletlerin kendisine minnet duygularıyla bağlı kalmadıklarını görmiştir.Bunun için Rusya’nın sıcak denizlere inmek için yegane yolu Boğazlar ve Kafkaslar Doğu Anadolu ‘da kalmıştır.Doğu Anadoluda da Ermenilerden faydalanmayı düşünmüştür.

Rusya başta olmak üzere, dış güçler Ayatefanos(Yeşilköy)Antlaşması’nın 16.maddesi ve bunun benzeri maddeleri bahane ederek Osmanlı Devleti’nin iç işlerine daha sık ve daha şiddetli olarak müdahalelerini devam ettirmişlerdir.Osmanlı Devleti,iyi niyetle ıslahat yapmaya başladığı zaman da yine bu devletler Devletimizin bu gayretlerini baltalamak,başarısız kılmak için yerli unsurları da kullanmak suretiyle harekete geçmişlerdir.

Ermenilerin milli şuurla ve Hristiyanlık taassubuyla yetiştirilmeleri Amerikan Misyonerlerin ilk amacı olmuştur.Bu misyonerlerin en büyük başarısı Robert Koleji’nin açılması olmuştur.İstanbul’daki kolej;Cyrus Hamlin tarafından kurulmuştur.İlk öğrencileri Ermeni ve Bulgar gençlerinden oluşmuştur.Bu kolejden mezun olanlar zamanla ünlü komitacı liderler haline gelmişlerdir.Daha ziyade Ermenilerin bulundukları yerlerde kurulan bu misyonerlik teşkilatlarındaki öğretmenler bir taraftan Ermeni gençlerini Türk düşmanı olarak yetiştirirken,diğer taraftanda onlara silah yapmasını öğretmişlerdir.

Ermeni Meselesi’nin ortaya çıkmasında ;İngiltere ve Rusya’dan sonra en büyük pay Amerika’ya aittir.Aynı zamanda Ermenileri en az söz konusu iki devlet kadar kendi emperyalist amaçları için kullanan da Amerikadır.Ayrıca 1.Dünya Harbi sırasında bir kısım aydınımız ,Avrupa ve Rus emperyalizmi karşısında Amerika’ya umut bağlamışlardır.

Emperyalist devletler;Osmanlı ıslahat çalışmalarını da Ermeni Meselesinin ortaya çıkarılmasında bir bahane olarak kullanmışlardır.Söz konusu devletlerin 19.yy sonlarındaki politikalarını Anadolu ıslahatından çok muhtar ve bağımsız bir Ermenistanı kendi menfaatleri için gerçekleştirmek olmasına rağmen,aralarındaki rekabet ve Osmanlı Devleti’nin bazen olayların üzerine gitmek,bazen de dalgalanmaya bırakarak Avrupalı Devletler arasındaki dengeden yararlanmak suretiyle uyguladığı siyaset sayesinde,25 yıl boyunca başarıya ulaşamamıştır.

Ermeni Meselesi’nin ortaya çıkmasında ;isyanlar da kilise de büyük rol oynamıştır.Ermeni olayları incelendiği takdirde bunların planlayıcısı ve idaresinin Ermeni din adamları olduğu görülmektedir.İsyanların merkezi olarak daima karşımıza Ermeni patrikhaneleri ve kiliseleri çıkmıştır.Ermeni din adamları,Osmanlı Devleti’nin kendilerine sağladığı imkanlardan faydalanarak milli hislerin yayılması için çalışmışlar ve dini konuları ikinci plana bırakarak faaliyet göstermişlerdir.Mamastırlarda,kiliselerde,okullarda yürüttükleri faaliyetlerle zamanla düşmanlık tohumlarını yeşertmişlerdir.Ermeni Kilisesi,varlığını devam ettirebilmek için bütün Ermenileri birarada tutacak ve kiliseye bağlayacak ortak bir düşünceye ihtiyaç duymuştur.

Bunun içindir ki Ermenilere devlet olmaları fikrini aşılamaya başlamışlardır.Bundan dolayıdır ki Ermeni Milletinden,Ermeni Devleti’nden,Ermeni Tarihinden değil Ermeni kilisesinden bahsetmek gerekir.Tarihi boyunca olduğu gibi Ermeni kilisesinin mevcudiyetini koruyabilmesi için bir kuvvete,bir devlete ihtiyacı vardır.Ermeni Devleti fikrini doğuran,Ermeni toplumu değil Ermeni kilisesidir.Varlıpını sürdürmeyi ve imtiyazlarını kaybetmemeyi bağımsız bir Ermeni Devleti’nin kurulmasında ön gören Ermeni Kilisesi ,dış güçlerle de işbirliği yaparak Osmanlı topraklarında isyanları hazırlamıştır.

 

 

ELİF SEDA KARACAOĞLU

BALIKESİR ÜNİVERSİTESİ TARİH BÖLÜMÜ

NECATİBEY EĞİTİM FAKÜLTESİ PEDAGOJİK FORMASYON

                                                

TANRIM BİZİ TÜRKLERDEN KORU!

 

(Leyla COŞAN, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2012)

Dua, her toplumda insanı Tanrı’ya yaklaştıran manevi bir güç, iradeyi sağlamlaştıran görünmez bir kuvvet olagelmiştir. İnsanın Tanrı’ya dua etmek için özel bir merasime gerek olmadığı gibi, her an dua etmesi olasıdır. Ayrıca olumlu ya da olumsuz her duygu halinde yakarışta bulunması da mümkündür. Kişisel dualardan ziyade toplumun bütününü kapsayan, iş birliği halinde yapılmış dualar da mevcuttur. Bu tür durumlarda ise toplumun topyekûn tehlike altında bulunduğunu düşünmek gerekecektir.

XVI. yüzyılda Alman toplumunu etkisi altına alan “Türk tehdidi” Türklerin Avrupa’ya ilerleyişlerinin doğal bir sonucuydu.  Özellikle 1453 yılında İstanbul’un Türkler tarafından fethedilmesi tüm Avrupa’da şok etkisi yaratmıştı. Türklerin yenilmezliği, savaşlardaki üstün cesaret ve maharetleri Alman toplumunun dikkatini çeken ve düşmanlarını yenmek için tanımanın gerekliliğini ortaya koyan bir “Türk imgesi” ortaya çıkarmıştı. Almanlar, Türk korkusunu ve yaklaşan bu tehdidi bertaraf edebilmek için sürekli uyanık kalmak zorunda olduklarının farkındaydılar. Zira Türkler çocuklara dahi bir korku unsuru olarak aşılanmakta, eğer gelirlerse taş üstünde taş kalmayacağı ve her şeylerini kaybedecekleri inancı kabul görmekte idi. Türkler, yazılan dualarda ve kitaplarda ana karnındaki çocuğa dahi acımayan olarak tasvir edilmişti ve bütün dünyayı ele geçirmek istiyorlardı. Bunun sonucunda hem halk tarafından okunan hem de kilise tarafından hazırlanan Türk duaları ortaya çıkmıştı. Üstelik bu sorun sadece kendilerinin değil, diğer ülkelerin de sorunuydu ve bu konuya kesinlikle dikkat çekmek gerekiyordu. Özellikle bu yüzyılda Türklerin Avrupa’ya ilerlemeleri dolayısıyla insanlar da düşmana karşı neler yapılabileceği konusunda fikir yürütme ihtiyacı duymuştur. Fakat şu da bir gerçektir ki, Türk tehdidi söz konusu olunca, bu hususun yorumlanması ve cemaate aktarılması genellikle papazlar tarafından yürütülmekteydi. Böylece kilisenin etkisi ve konumu açıkça ortaya çıkmaktaydı. Kiliselerde Türklere karşı okunan dualarda düşmanın gücü kabul edilmekteydi fakat düşmanın nasıl yenilebileceği hususunda bilgi de verilmekteydi. Düşman ancak Hristiyan dünyasının kendi eksiklerini ve hatalarını gidermesi ile yenilebilirdi. Ayrıca 1600 yılında mahşer gününün geleceğine ve Almanya’nın Türkler tarafından harap edileceğine inanılmaktadır.

Almanlar tüm korkuları ve ön yargılarına rağmen Türkler’e karşı objektif bakmaya çalışmışlar ve düşmanlarını tanımaya özen göstermişlerdir. Özellikle Türklerin savaş yetenekleri, disiplinli oluşları, silah kullanma becerileri, binicilikteki başarıları Almanların dikkatini çeken bazı özelliklerdir. Başka dinden olanları din değiştirmeye zorlamamaları da Türklerin olumlu özellikleri arasındadır.

Martin Luther ve çağdaşlarının yazmış oldukları dua örnekleri de bulunmaktadır. Bunlar: “Çocuklara ve Gençlere Yönelik Dualar, Ev Duaları, Kilise Duaları, Savaş Duaları, Özel Bir Kesime Yönelik Olmayan Türk Duaları” şeklinde sınıflandırılmaktadır. Martin Luther’e göre Tanrı Türkleri, Hristiyanları cezalandırmak ve eğitmek için göndermiştir. Ona göre Türkler sıradan düşmanlar değildirler.

Türkler dua metinlerinde ise daha çok kan dökmek ile ilişkilendirilmişlerdir: “Ellerini Hristıyanların kanında yıkamak (Hände im Blut der Christenwaschen);

-Türk, İsa’nın yerine Muhammed’i koymak istiyor (Der TürkewillMahomet an StellevonJesusetzen);

-Su gibi Hristiyan kanı dökmek (BlutwieWasservergiessen)

-Kana susamış köpek (Bluthund)

-Gözünü kan bürümüş (blutgierig)

-Korkunç Kur’an (GreulicherAlcoran)”

Dualarda kullanılan bir diğer ifade ise “esir almak” ile ilgilidir. Esirlikle ilgili ifadelerde en çok kullanılan kalıplar şu şekilde ifade edilmektedir:

-Hristiyanları esir almak, götürmek, köle yapmak (Christengefangennehmen, wegführen, in Dienstbarkeitwegführen)

-Esir Hristiyanlara işkence, eziyet etmek (gefangeneChristenpeinigen, martern, violieren)

-Çocukları esir alma, götürmek (Kindergefangennehmen, wegführen)

-Esir Hristiyanların sefalet, sefilliği (gefangeneChristenElend, Not)

Dualardaki ifadelerde kullanılan terimlerin çoğunun nefret dolu olmasına bakılırsa, o dönemde var olan Türk algısının büyük bir korku yarattığını ve endişeye sebep olduğunu söylemek mümkündür. Türk sözcüğü tıpkı büyük bir hastalık, bir felaket anlamını çağrıştıracak şeklinde kullanılmıştır. Dualarda dahi kötülüğü ve ölümü çağrıştırmaktadır. Almanlar her ne kadar dualar etmiş olsalar da kurtuluşlarının kendilerini düzeltmelerinden geçtiğinin, geri kaldıklarından ötürü kötü bir durumda olduklarının farkındaydılar. Bu algı ve anlayış, düşmanın boyunduruğundan kurtulmak için en önemli farkındalık olsa gerektir. Türklerin daha sonrasında bir takım yenilgiler almaya başlaması ve gerilemesi hususu, onların bu korkularının biraz da olsa hafiflemesini sağlayan olgulardır. Dua kalıplarındaki bir diğer husus ise propagandanın da şiddetli bir şekilde hissedilmesidir. Çağın gerisinde kalmış olan Alman toplumsal düzeni, dualarla ve kiliselerdeki vaazlar yolu ile aşılmaya çalışılmıştır.

Yazar:

AYBİKE GÜZAY