TALAS SAVAŞI VE SONUÇLARI

ÖZET

Talaş Savaşı Türk Tarihi bakımından ayrı bir yer tuttuğu gibi Kırgızistan tarihi bakımından da ayrıca bir önem taşımaktadır. Çünkü bu savaş bugünkü Kırgızistan ve Kazakistan topraklarında gerçekleşmesi ayrıca bir özellik taşır. Aslında 751 yılın da gerçekleşen savaş bu topraklarda yapılan ikinci bir savaştır. Talas Savaşı tarihçiler tarafından çok önemli olarak kabul edilse de çok araştırılmamış, çok az değinilmiş bir konudur. Bu yüzden tarih kitaplarında kısaca yer almaktadır. Bundan dolayı da bugünkü neslin bu tarihi olaydan çok az bilgisi olduğu aydan açıktır. Biz bu çalışmada Talas Savaşının cereyan etme sebebini, sonuçlarını ve tarihi önemini vermeye çalışacağız.

Anahtar Kelimeler: Talas Savaşı, Türkistan, İslamiyet,

GİRİŞ

Talas Savaşı’nın ortaya çıkmasının sebebi Çin’in Batı’ya yönelik jeopolitik iddialarıysa, Arap Halifeliğinin de dini ve bölgesel meselelerinden oluştuğu muhakkaktır. Bu iki büyük imparatorluğun arasında yapılan kanlı savaş Talas nehri civarında Atlah denilen yerde 751 tarihinde cereyan etmiştir. Atlah o dönemde Talas nehri kıyısında bulunan Türgeşler’in önemli şehirlerinden biriydi. Orta Asya’da Türk tarihi ve kültürü hakkında araştırma yapan Prof. Dr. Bahaeddin Öğel’in bahsettiği gibi Talas veya Taraz şehri Orta Asya’da yerleşik İslam kültürü ile göçebe Türk boyların birbirinden ayıran en önemli bir merkezdi. Savaş da burada yapıldığından dolayı o bölgenin adından Talas (Atlah) savaşı olarak adlandırılmıştır.

Türgeşler bu dönemlerde Talas-Çu-Issıkgöl (bugün her biri Kırgızistan’da ayrı ayrı bölgelerdir) sahasında oturuyorlardı. Türgeşler’in başında Su-lu Kağan bulunuyor ve Araplar’la mücadele ediyorlardı. Küteybe b.Müslim’in Maveraünnehir’i fethetmesi, Batı Türkistan’a düzenlendiği seferler bölgenin siyasi hayatında önemli değişikliklere sebep olmuştur. Emevi halifeleri, sadece İslamiyet’i yaymak maksadıyla değil, aynı zamanda arazi fethetmek maksadıyla da yayılma politikası güdülüyorlardı. Yayılma yönlerinden birisi de Türkistan bölgesi olmuştur. Türkistan bölgelerine yayılmak aynı zamanda Çinlilerin de hedefiydi. Türkistan bölgesi, Hunlardan itibaren Türkler ve Çinliler arasında nüfuz mücadelelerine sahne oluyordu. Bu ülkede kurulmuş olan Türk devletlerinin zayıflaması Çin’in harekete geçmesine zemin hazırlıyordu. Bu arada Arap Hilafeti’nde iktidar değişikliği yaşanıyor. Abbasiler iktidara geldiğinde Batı Türkistan da yeni bir siyasi ve askeri güç olan Çinliler’le karşılaşmış oldu.

Talas Savaş’ının çıkış nedenleri

738 yılında Türgeşlerin hükümdarı Su-lu Kağan’ın öldürülmesi ve Türgeş devletinin iç karışıklıklar sebebiyle zayıflaması üzerine  İli vadisi ve Isık-Göl çevresinde yavaş yavaş Çin nüfusunun hissedilmeye başladığı görülmektedir. Çin, Tibet tehlikesinin bertaraf edilmesinden sonra Türklerin bu kötü durumlarından faydalanarak Maveraünnehir’de hakimiyet kurma teşebbüsünde bulunur. Kao Hsien-chih komutanlığındaki Çin ordusu 747’de batıya doğru ilerler. İlerlerken de bölgedeki küçük Türk beyliklerini kendine şartsız itaat etmeye zorlar. Etmeyenleri de ağır baskı altına alarak liderlerini öldürür.  748’de Suyab’ı zapt ve tahrip eder. Ertesi yıl Şaş (Taşkent) hükümdarı Bagatur Tudun, ‘‘Vassalık vazifesini yerine getirmediği’inden dolayı idam cezası çıkmıştır. Bagatur Tudun,Kao Hsien-chih’e barış teklif etmesine rağmen idam edildi. Şaş şehrini harap etti,yetişkin erkekleri tutsak olarak götürdüler onun dışında bütün yaşlı erkekleri, çocukları ve kadınları kestiler. Buradan çok ganimet elde ettiği bilinmektedir. Aslında onun öldürülmesi, Fergana İhşidiyle aralarının bozulmasından kaynaklanır. Fergana İhşidinin, Şaş hükümdarına karşı Çinliler’den yardım istemesi Kuça valise olan Kao Hsien-chih için çok iyi bir fırsat olmuştur. Burada Şaş  hükümdarı Bagatur Tudun’u idam ederek  Kao Hsien-chih büyük hata yaptığını söyleyebiliriz. Zapt ettiği bölgeleri talan edip, hazinelerini ele geçirip, karşı çıkanları öldürerek yerli halkların ona karşı nefretini uyandırmıştır. Belki de yerli halklar ile barış yoluyla anlaşarak hareket ederse, Bagatur Tudun’u yerinde bırakıp itaat altına alırsa, bu savaş gerçekleşir miydi, gerçekleşse bile Araplar kazanabilir miydi gibi soru işaretleri oluşmaktadır.

Şaş hükümdarı Bagatur Tudun’un oğlu babasının öldürülmesi üzerine, Isık-Göl civarında kalabalık bir halde yaşayan ve aynı zamanda bölgenin kuvvetli unsurunu teşkil eden Karluklar’ın yardımına müracaat eder. Taşkent hükümdarı Bagatur Tudun’un öldürülmesi ve Kao Hsien-chih’nin Şaş ahalisine karşı sert tutumu, başta Karluklar olmak üzere bölgedeki diğer Türk boylarını Çin’e karşı harekete geçmeye tahrik ve teşvik etmiştir. Ancak siyasi birlikten yoksun olan Türkler, Çin kuvvetleriyle tek başlarına mücadele edemeyeceklerinin farkına vararak Abbasi devletinin Horasan valisi Ebü Müslim’i, İslam’ın Türkistan’ın doğusundaki bölgelere yayılmasının önündeki Çin engeli ortadan kaldırmak için Çin’e sefer düzenlemeye ve hala Çin’in kontrolü altında olan Küsen, Kingit  Udun, ve Kaşgar bölgelerini fethetmeye ikna ederler. Ebü Müslim, Ziyad b. Salih’in komutanlığındaki orduyu Çin seferine gönderir. Salih, Kao Hsien-chih komutasındaki Çin ordusu ile Talas’ta karşılaştılar. Iki ordu arasındaki bu savaş beş gün devam etmiştir. Çin kaynaklarında başlangıçta Çinler’in safında yer alan Karluk Türklerinin savaş başlayınca Müslümanların saflarına geçtiği iddia edilmektedir. Muhtemelen Karluklar savaş başladıktan sonra son gün Çinliler’e karşı taarruza geçmişlerdir. Bazı rivayetlere göre de Karluklar savaş sırasında değil savaş başlamadan önce Araplarla anlaşarak böyle taktik uyguladıkları bilinmektedir. Burada dikkat çekici unsur Orta Asya’lı Türkler’in Çinler’le değil Araplarla birleşerek bu savaşı kazanmalarıdır. İki ateş arasında kalan Çin ordusunun büyük bir kısımı savaş meydanında kalmış, Kao Hsien-chih de az bir kuvvetle canını zor kurtarmıştır. Tarihi bilgilere göre de büyük kayıplar veren Çinliler’den, canını zor kurtarıp kaçanlar Isık-Göl üzerinden geçerek, Kuça’ya (An’si) ulaşmıştır. Çoğunluğu yolda dağlara da, geçitlerde öldüğü söylenmektedir. Kırgızlar arasında: ‘‘Kıtay kıtay kırılgır, Kırk döbögö cıyılgır’’ (Çinli Çinli kırılır, Kırk tepeye yığılır) denen deyim o olaydan sonra ortaya çıktığını ve Çin ordusunun büyük kayıp verdiği de buradan tahmin edilmektedir.

Aslında bu Talas savaşının sebepleri ile ilgili kaynaklar farklı farklı bilgiler vermektedir.

  1. İslam kaynakları:
  2. Talas savaşı hakkında bilgi veren ilk islam tarihçisi İbn Tayfur, çok kısa olarak Ebü b. Müslim’in Ziyad b. Salih’i Çin’e karşı sefere gönderdiğini kaydetmiştir.
  3. El-Makdisi’nin «el-Bed’ve’t-tarih» adlı eserinde: ‘‘Ebü Müslim, Ziyad b. Salih’i Maveraünnehr’deki bazı yerleri fethetmek için gönderdi. Ziyad bazı fetihlerde bulundu ve hatta Taraz ve Atlah’a ulaştı. Çinliler de harakete geçtiler ve sayıları yüz bünden fazla olduğu halde geldiler. Said, Taraz şehrini tahkim etti ve kendisi de şehre kapandı. Bu sırada Semerkand’daki karargahında bulunan Ebü Müslim civar valilerden Said için yardımcı kuvvetler ve gönüllüler teminini istedi. Said Çinliler’in üzerine bir kaç taarruzda bulundu ve onlardan 45 bin kişiyi katletti, 20 binini esir esir etti. Diğerleri kaçtılar. Müslümanlar onların karargahını ele geçirdişer. Said daha sonra Buharaya döndü’’.
  4. İbn el-Esir: ‘‘Fergana İhşidi ile Şaş meliki arasında ihtilaf olunca İhşid, Çin imparatorundan yardım iistedi. İmparator 100 bin muharip gönderdi. Bunlar Şaş melikini muhasara ettiler. Şaş meliki Çin imparatorunun hakimiyetini kabul etti. İmparator ona ve adamlarına kötü muamele etmedi. Bu haber Ebü Müslim’e gelince  Ziyad b. Salih’i onlara harp etmek için gönderdi. Müslümanlar zafer kazandı. Çinliler’den 50 bin kişi öldürüldü ve 20 bin kişi esir alındı. Kurtulanlar Çin’e kaçtılar’’.
  5. Çin kaynakları:
  • ‘‘751 yılında Taşkent seferine çıkan Kao Sien-tche , çok geçmeden Taşkent hükümdarını esir alarak Çin imparatoruna göndermiş ve öldürülmüştür. Bunun üzerine Taşkent hükümdarının oğlu, Çin’den intikam almak için komşu devletlerden yardım istemiştir. Çinliler’in haksız olduğuna kanaat getiren komşu devletler, yardım hususunda birleştirmişlerdir. Ayrıca Kuça, Karaşar, Hotan ve kaşkar şehirlerine karşı yapmayı tasarladıkları sefer için Arablarlar’la da anlaşmışlardır. Bundan haberdar olan Kao Sien-tche büyük bir ordu ile Arabları karşılamak üzere harakete geçmiştir.  Iki ordu Talas civarında karşılaştı. Beş gün devam eden çetin bir savaştan sonra Karluk  kuvvetlerinin ihaneti yüzünden Çin ordusu iki cephede çarpışmak mecburiyetinde kalmış ve askerlerinin çoğunu harp meydanında kaybederek ağır bir mağlubiyete uğramıştır.

Yukarıda gördüğümüz gibi İslam kaynaklarında bu savaşta 50 000 Çinli öldürülmüş ve 20 000kadar da esir alınmıştır. Çin kaynaklarında ise Çin ordusunun sayısı 30 000 olarak gösterilmektedir. Çin tarihçisi Wang Chih-hai’ye göre Talas savaşı’na katılan Çin ordusunun toplam sayısı 70 000 olup, bunların içindeki 40 000 asker Çin yönetimi altındaki Orta Asyalı yerli Türklerden oluşmaktaydı. Demek ki bu kanlı savaşta sadece Arap-Çin askerleri değil maalesef Çinler’in hakimiyeti altında kalan Türk askerleri de mecbur katılmış ve hayatlarını kaybetmiştir.

Talas Savaş’ının sonuçları

Talas Savaş’ının sonuçlarının kısaca özeti şunlardır:

  • Çin’in Batı Türkistan’dan çekilmesi. Çin, Hunlardan itibaren her fırsatta Türkler ve Türkistan toprakları üzerine nüfuz ederek, Türkler üzerinde hakimiyet kurma siyasetini takip etmekte idi. Türkler ile Çinliler arasındaki mücadeleler asırlar boyunca devam ederken, Talas savaşı neticesiyle son bulmuştur. Batı Türkistan üzerindeki emellerinden vazgeçmek zorunda kalmış başka bir ifadeyle Çin artık Batı Türkistan için bir tehdit unsuru olmaktan çıkmıştır. Bundan sonra Çinliler, Aşağı Türkistan’da cereyan eden olayları seyretmekle yetinecekler ve en ufak bir askeri müdahalede bulunmayacaklardır.
  • Karluk devletinin kuruluşu. Savaştan önceki yıllarda Batı Türkistan da sarsılmış olan Türk nüfuzu Talas savaşından sonra yeniden tesis edilmiş. Ve 766’da Karluk Türkleri müstakil bir devlet kurmuşlardır.
  • Arap-Türk ilişkileri. İslamiyetin Türkler arasında yayılmaya başlaması. Sasani Devletinin yıkılmasından sonra birbirleriyle temasa geçen Türkler ile Araplar arasındaki münasebetler karşılıklı mücadeleler şeklinde başlamış ve yarım asırdan fazla bir süre aynı şekilde devam etmiştir. Talas savaşında bu iki rakibin Çin’e karşı birleşmesi Arap-Türk münasebetleri bakımından bir dönüm noktası olmuştur. Talas savaşından sonra eski mücadele yerini barış ve dostluk almıştır. Böylece islamiyet Türkler arasında benimsenmeye yayılmaya başlamıştır. Daha önemli sonuçlardan biri de artık Türkler Abbasi Halifeliğinin başta askeri kadroları olmak üzere çeşitli idari kadrolarına alınmaya başlamıştır.
  • Kağıdın yayılışı. Talas savaşı dünya kültür tarihi bakımından da önemli rol oynamıştır. Savaşta esir alınan Çinler vasıtasıyla ilk defa Semerkand’da keten ve kenevirden kağıt imal edilmeye başlamıştır. Çok geçmeden İslam ülkelerine yaygınlaşarak Bağdat, Mısır, Sicilya ve Endülüs yoluyla Avrupa’ya yayılmıştır.

Talas savaşı, yukarıda sonuçlar neticesi ile Türk, İslam ve Dünya ve Dünya Tarihi bakımından büyük bir önem taşımaktadır ve taşıyacaktır.  Ama buna itiraz edip de sıradan bir savaş olarak görenler arasında Zekerya Kitapçı olmak üzere onu destekleyen Oktay Berber bulunmaktadır.  Örneğin Zekerya Kitapçı’nın dediğine göre Talas Savaşı:

  • ‘‘Araplar’ın Aşağı Türkistan hakimiyetleri sırasında sık sık örneğin gördüğümüz sıradan harplerden biridir.
  • Harbin ne Araplar ve ne de Türkler açısından hiç bir dini yönü yoktur.
  • Türkler muntazam askeri birlikler halinde ve Arap ordularının yanında, Çinlilerle çarpışmak üzere bir takviye gücü olarak katılmamıştır.
  • Talas zaferinin, bundan sonra İş Asya’da cereyan edecek olaylar ve gelişmelere netice itibarı ile tesir edecek hiçbir siyasi, dini yönü yoktur’’diyerek, böylece Talas savaşının Türklerin Müslüman olmaları ile ilgili uzaktan ve yakından hiç bir ilgisi olmadığını ve sadece İslam dinini çok daha yakından tanıma ve kendi dinleriyle çok esaslı bir mukayese yapma fırsatını bulduğunu dile getirmektedir.

Ben bu görüşlere katılmıyorum. Onlar için Talas Savaşı ne kadar sıradan bir savaş gibi anlatılsa da bizim için Talas Savaşı Türkler ve Türk tarihi için bir dönüm noktasıdır. Türkler uzun süre Türkistan’da Çin Devleti’yle mücadele halindeydi. Çin bu savaşla bütün Türkistan bölgesini hakimiyeti altına almak istiyordu. Fakat Türk-Arap işbirliği neticesinde Çin bu emeline ulaşamamıştır. Barthold bu savaş için, “Bu muharabenin Türkistan tarihindeki önemi çok büyüktür. Çünkü İslam ve Çin medeniyetinin hangisinin Türkistan’da hakim olacağı meselesi bu suretle halledilmiştir.” demektedir. Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere bu savaş sıradan bir savaş değildir. Evet sıradan bir savaş olarak kabul edilmemelidir.

SONUÇ

Talaş savaşının çıkma nedenini ve sonuçlarını yukarıda özetleyerek bilgi edinmiş olduk. Giriş bölümünde de dediğimiz gibi Kırgızistan tarihi bakımından bizim tarihimizde çok önemli yeri vardır. Birinciden, savaşın sonucu Tan İmpartorluğu’nun  Kırgızistan’ın topraklarına daha doğrusu Orta Asya’ya olan siyasi genişlemesi ve Orta Asya’nın iç işlerine karışması en az on beş bin yıla kadar durdurulmuştur. İkinciden, Arap Halifeliği’nin bu topraklara askeri seferleri de durdurulması, onun yerini barış almasıdır. Burada Prof. Dr. Erdoğan Merçil’in: ‘‘Batı Türkistan hakimiyeti üzerinde önemli etkisi olan bu savaşın kazanılması, Türkler’in bu bölge üzerindeki üstünlüklerinin devamına imkan sağlamıştı. Bu tarihten itibaren Türk-Arap münasebetleri dostça bir şekilde gelişmiş ve böylece İslam dini yavaş yavaş Türkler tarafından benimsenmeye başlamıştı.’ dediği gibi İslam dini artık zorla değil yavaş yavaş barış yoluyla benimsenmeye başladığı görülmektedir. Son olarak da Orta Asya’da İslam uygarlığı gelişti ve genişleyip yayıldı diyebiliriz.

Talaş savaşıyla ilgili kaynaklar kendi döneminde az yazıldığından dolayı az bilgilerle yetinmekteyiz. İleride daha iyice araştırılıp, iyice değerlendirmeye ihtiyaç duymaktadır dersem yanlış olmazdır.  En önemlisi de bu savaşın ne kadar önemli olduğunu ders, tarihi kitaplarda da yer vererek gelecek nesil, kuşakları bilgilendirmeliyiz.

 

 

 

 

                                      Kullanılan Kaynaklar:

 

CIBIKEYEV, Salamat: Talasskaya bitva mejdu voyskami velikoy imperii Tan i Arabskogo halifata zaverşilos’ poçti polnım istrebleniem Tanskoy armii, www.nisi.kg.

ÇAKAN, Varis: Orta Asya Türk Tarihine Giriş, Ankara, 2015.

KENENSARİYEV, Taşmanbet: Talas salgılaşuusu cana anın maanisi,   http://barakelde.org/muras/news:

KELEŞ, Bahattin: Talas Savaş’ının Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerindeki yeri ve önemi, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı:225, Aralık 2016.

KİTAPÇI, Zekeriya: Türk Boyları Arasında İslam Hidayet Fırtınası, Moğollar arasında İslamiyet. Konya, 2000.

MERÇİL, Erdoğan: Müslüman-Türk Devletleri Tarihi, Ankara, 1997.

ÖĞEL, Bahaeddin: Türk Kültür Tarihi, Ankara, 1984.

ÖZAYDIN, Abdulkerim: Türklerin İslamiyeti kabulü, Türkler Ansiklopedisi, Cilt: 4, Ankara, 2002.

TEKİN, Arslan: Türk’ün Tarihi, Kariyer yayınları, İstanbul, 2012.

YILDIZ, Hakkı Dursun – İslamiyet ve Türkler, İstanbul, 1980.

 

 

Shakhrizada KALYBEK KYZY, Gazi Üniversitesi Yüksek Lisans Öğrencisi

Bahaeddin Öğel, Türk Kültür Tarihi, Ankara, 1984, s. 303.

Abdulkerim Özaydın, Genel Türk tarihi, Ankara, 2002, s.628.

Arslan Tekin, Türkün Tarihi, İstanbul, 2012, s.141.

Varis Çakan, Orta Asya Türk Tarihine giriş, Ankara, 2015, s.328.

Hakkı Dursun Yıldız, İslamiyet ve Türkler, İstanbul, 1980, s.33.

Çakan,a.g.e,s. 329.

S. Cıbıkeyev, Talasskaya bitva mejdu voyskami velikoy imperii Tan i Arabskogo halifata zaverşilos’ poçti polnım istrebleniem Tanskoy armii, www.nisi.kg.

Zekerya Kitapçı, Türk Boyları Arasında İslam Hidayet Fırtınası, Moğollar arasında İslamiyet, Konya, 2000, s.137.

Çakan, a.g.e, s.329.

Özaydın, a.g.e, s.422.

Taşmanbet Kenensariyev, Talas salgılaşuusu cana anın maanisi,   http://barakelde.org/ muras/news:219

Yıldız, a.g.e, s.35.

a.g.e, s.330.

a.g.e,s.37.

a.g.e, s.628.

Kitapçı, a.g.e, s.139.

a.g.e, s.422.

a.g.e,s. 332.

a.g.e, s.142.

a.g.e, s.s.138-139.

Bahattin Keleş, Talas Savaş’ının Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerindeki yeri ve önemi, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı:225, Aralık 2016, s.93.

Erdoğan Merçil, Müslüman-Türk Devletleri Tarihi,   TTK, 1997. S. F.I

Yazar:

Shahrizade Kalybek KYZY

Tarih Gerçekleri Değil, Sadece Egemen Gücün Gerçeklerini Yazar


Tarih gerçekleri değil, sadece egemen gücün gerçeklerini yazar, cümlesinin tezahür ettiği en büyük gelişmelerden biri İkinci Dünya Savaşıdır. Avrupa’da 1 Eylül 1939 tarihine gelindiğinde Almanya’nın Polonya’yı ilhak etmesiyle birlikte başlayan büyük harp kısa sürede bölgesel olmaktan çıkıp, küresel bir hadiseye dönüştü. Siyasi tarih olarak başlangıç bu zaman dilimini işaret etse de aslında savaşın Birinci Dünya Harbinin bitmesi ve arkasından imzalanan antlaşmalarla başladığını belirtmek daha doğru olacak. İç hesaplaşmanın henüz kapanmadığını yapılan antlaşmalar açıkça ifade etmekteydi, nitekim Osmanlı Devleti ile imzalanan Sevr Antlaşmasına karşılık, Türk Milleti ölüm kalım mücadelesi olan Kurtuluş Savaşı ile son Osmanlı Mebusan Meclisinin belirlemiş olduğu Misak-i Milli sınırlarını elde etmek için varını yoğunu ortaya koyarak, Birinci Dünya Savaşını tamamen neticelendirmek için İstiklal Harbine girişti. Birinci Dünya Savaşından sonra en hızlı reaksiyonu Türk Milleti vermiş ve ezelden beri ruhu ile bir olmuş olan bağımsızlık hüviyetini yeniden kazanmıştı. İstiklal Harbi sadece Türk tarihi için değil Dünya siyasi tarihi içinde önemli bir basamak arz ediyordu. Özellikle emperyal güçlerin sömürüsü altında yaşayan birçok ulus daha sonra bu savaşı ve Mustafa Kemal Atatürk’ü örnek alarak ulusal bağımsızlıkları için başkaldıracaklardı.

Günümüzde taraflı tarafsız herkesin Hitler’e ve Hitler Almanyasına karşı lanetler atfettiği bilinmekte. Peki salt Hitleri suçlamak doğru olur muydu? Hitler Almanyası İkinci Cihan Harbini kazanmış olsaydı bugün ki eleştiriler olabilir miydi? Tabii ki cevap hepsi içinde hayır olacaktır. Tarih hiçbir zaman mağlup olanı haklı göstermez, eğer kaybettiyseniz hatalı sizsinizdir. Eksilik ya da hata sizde olduğu için savaşı ya da bağımsızlığınızı kaybetmişsinizdir. Afrikalıların güzel bir atasözü vardır ”Aslanlar avcılık tarihini yazmadıkça avcılar, avcılık tarihini yazmaya devam edecektir ” Yenilenler de kendi tarihlerini haklı olarak yazmadıkça hep haksız olarak anılmaya devam edeceklerdir. İkinci Dünya Savaşından sonra müthiş bir Alman düşmanlığı dünyaya yayılmaya başladı, elbette Hitler Almanyasının yapmış olduğu katliamları ya da sebep oldukları savaş yüzünden ölen milyonlarca insanı inkar etmemek gerek ama burda sadece Almanları sorumlu tutmak hatta suçlamak ne kadar doğru olur?

Birinci Dünya Savaşından sonra Almanlarla Versay antlaşması imzalandı, bu antlaşma Almanların uzun vadede: ekonomik, siyasi ve savunma açısından toparlanmasını engelleyecek yaptırımlarla dolu idi. İşte asıl savaş bundan sonra başlayacaktı, Alman ulusunu köleliğe mahkum etmek, ileride çıkacak olan savaşın şiddetini o denli etkilemişti ki Almanlar kin ve nefret doluydu rakiplerine karşı. Bu dönemde yaşanılan ekonomik buhran bu kinin tuzu ve biberi olacaktı. Almanlar kendilerine yapılan bu kötülüğü asla unutmadı ve içlerinde nefret olarak yeşertmeye başladılar. Böyle bir ortamda siyasi havayı iyi süzen Hitler gibi liderler ortaya çıkarak halkına umut aşıladı ve ülkesinde iktidara gelene kadar siyasi seçimler için çalışmalarını sürdürdü. Kademeli olarak aldığı oyu yükselten Hitler en sonunda iktidara geldi ve bu esnada Alman halkına verdiği vaatleri yerine getirme fırsatı elde etti. Almanya ulusal bütünlüğünü İtalya ile birlikte en geç tamamlayan ülkelerden biriydi, dolayısıyla diğer Avrupa ülkelerinden sömürü yarışından çok gerikalmıştı. İçine kapanıp sanayisini büyütmeye başladı ve zamanla ekonomik olarak güçlü bir hale geldi ve sömürü pazarından kendisine de bir pay almak için dünya harbine girdi. Almanların oluşturduğu blok, Almanya hariç pekte umut veren ülkelerden oluşan bir blok değildi. Avusturya-Macaristan Veliahtı Franz Ferdinand’ın Sırp bir milliyetçi olan Gavrillo Princip tarafından öldürülmesiyle başlayan Birinci Cihan harbi, Almanların müttefiki olan ülkelerin Almanlar kadar güçlü olmayışı neticesinde savaşı kaybetmelerine neden oldu. Almanlar bu harbi hiç unutmayacaktı özellikle o savaşta on başı olan Hitler, Fransızlara kaybetmelerini asla gururuna yediremeyecektir. Öyle ki İkinci Cihan Harbin’de Almanlar, Frsansa’yı işgal ettiğinde, Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlara bir trenin vagonunda imzalattıkları Versay’ın intikamını almak için Hitler’in emri ile aynı trenin vagonunun getirilmesini emretmiş ve burda Fransa’nın teslimini sunan antlaşmayı imzalamayı uygun görmüştür. Antlaşma esnasında ise Hitler vagona girip hiçbir suretle Fransız temsilcilerine bakmadan antlaşmayı imzalamış ve terk etmiştir vagonu. Hitler’in burdaki tavrı aslında her şeyi özetliyor, savaşı kaybeden Almanya’ya imzalatılan ve ağır şartlar içeren Versay antlaşması Almanların ruhunda derin bir yara açmıştı ve bu yaranın kapanması da asla mümkün görünmüyordu.

Almanları yeni bir cihan savaşına Avrupa kendisi sürükledi, bu esnada Hitler gibi liderlerin çıkması da son derece doğal bir durumdur. Hitler değil de yine bir başka lider çıksaydı yine senaryo aynı olabilirdi. Köşeye sıkıştırılan Almanya kurtuluşu savaşta bulmakta haklıydı, başka türlü halkının kini ve öfkesi dinmeyecek, içinde bulunduğu ekonomik bunalım son bulmayacaktı.

HARB-İ UMÛMÎ’DE BİR DAMAR: TEŞKİLÂT-I MAHSUSA/UMÛR-U ŞARKİYE DAİRESİ

İstihbaratın lugatmânâsının anlaşılırlığı, insanın varlığına belirgin bir niteliği yüklemekte; duyumun, görümün ve aktarımın içerik değerini hassaslaştıran bir hususiyet temin etmektedir. Elbette ki askerî ve idârî önemi dünya ülkelerince sahiplenilmiş kritik bölgelerde, haberleşme faaliyetlerinin çok daha hareketli olduğunu görmek kaçınılmazdır. Tarihî dönemlerin değişebilirliğine, devredilirliğine karşın devletlerin ve memleketlerin varlık ve birlik davasında, kaderlerini tayin hususuna yönelik değişmezliği ve olguyu belirgin kılan mücadele ruhu müşterek vesiledir. Fakat Teşkilât-ı Mahsûsa’nın istihbarata atfen teşekkülü tartışmaya oldukça meydan veren bir meseledir.
Devlet-i Âliyye’de istihbarat dendikçe aklı ilk meşgul eden isim, şüphesiz ihtiyatlı atılımlarıyla tarihî hafızada yer edinen Abdülhâmîd-i Sânî (II. Abdülhamit)dir. Devletin istihbarat kurumundan yoksun olması bir yana, Yıldız Sarayı’na bağlı, maaş karşılığında yürütülen bir sistemin (jurnalciliğin)hepimizce mevcudiyeti malumdur. II. Meşrûtiyet bu sistemi nihayete uğratmıştır.Bundan sonraki evrede baş gösteren hasım ve kan emici mihrakların Osmanlı’nın parçalanması uğruna ittifak içinde yürütecekleri icraatlarda, haber alma ve takip, yapılacak hamlelerin ana merkezi olacaktır. Dönemin hükümet ve yönetim aleyhtarı münevverlerinin de ilavesiyle İttihat ve Terakki’nin felaket dolu yıllardan istifade etmesi, bu durumu mensup oldukları kuruluşu ön plana çıkartacak bir dizi girişimin nedeni haline getirmiştir. Teşkilat-ı Mahsûsa (1915’ten sonra Umur-u Şarkiye Dairesi) İttihat ve Terakki mensuplarının mücadele ruhunun belirli amaçlar doğrultusunda örgütlenmiş askerî bir uzantısı sayılabilir.
Yarbay Hüsamettin Ertürk’ün ve Philip Stoddard, Tevfik Bıyıklıoğlu gibi kıdemli münevverlerin ifadelerinde yer alan müteaddid tarihlerin karşılaştırılması, bize söz konusu teşkilatın kuruluşuna dair muayyen ve sabit bir veri sunmamaktadır. Bunun yanı sıra Mustafa Balcıoğlu’nun arşivdeki verimli faaliyetleri neticesinde ulaştığı belgeler bize teşkilatın tesis tarihinin 17 Kasım 1913 olduğunu göstermektedir. Her halükârda sabit olan, örgütün I. Dünya Savaşı’ndan az evvel tesis edildiğidir.
Pan-Türkist ve Pan-İslamist çizgiyi istikamet belleyen bu yapılanma; Osmanlı topraklarını bölmek, parçalamak ve yutmak ülküsüyle yanıp tutuşan (bir zamanlar Osmanlı’nın hizmetinde gayretkeş olan fakat sonra çoğu sömürgeleştirilmiş toplulukların yerel halk önderleriyle münasebet kurmak,bir kısmını da para yahut makam vaatleriyle aldatmak, satın almak suretiyle peşkeş çeken) yabancı devletlerle mücadele etmek;Türklüğün ve Müslümanlığın çadırında düşman unsurlara karşı birliği sağlamak gayesi gütmüştür. Bilhassa Harb-i Umûmi yıllarında ajanlık faaliyetlerinin düşman saflarında hız kazanması, İttihatçıları bu uğurda manidar bir çabaya sevk etmiştir.
İttihat ve Terakkî’nin üç adamından biri olan Enver Paşa’nın direktifleri, teşkilat içerisinde vuku bulan müdahalelerin bağlayıcı zincirleridir. Süleyman Askerî Bey riyasetinde kurulan dairede dikkate değer husus, teşkilatın ilk zamanlar Harbiye Nezaretine bağlı olmadığıdır. Enver Paşa’nın Harbiye Nazırı olacağı tarih 11 Ocak 1914’tür ve dolayısıyla teşkilat da bu tarihten sonra Harbiye Nezaretine bağlı resmî bir daire olarak anılacak, kadro çalışanlarının maaşları Harbiye Nezaretinde vazifelendirilen muhasebe dairesinden temin edilecektir. Zaten teşkilatın süreğenliğini sağlayan temel zeminin askerî alanda muhafaza edilmesi, teşekkülün istihbarat yönüne eğilim gösteren algıları tereddüte düşerecek türdendir. Osmanlı’nın savaşa Almanya’nın müttefiki olarak katılmasının Enver Paşa’dan başka Sadrazam Sait Halim Paşa, Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Dahiliye Nazırı Talat Bey ve Meclis Başkanı Halil (Menteşe) Bey gibi öncü şahısların onaylayıcı tutumuyla da desteklendiğini unutmamak gerekir.
Teşkilatın aktörlerinden Süleyman Askerî Bey savaşın bidayetinde (başlangıcında) Irak ve Havalisi Komutanı olarak vazifelendirilmiş, burada 1914-1915 yıllarında İngilizlere karşı savaşmıştır. Irak’taki mücadelenin muvaffakiyette kifayetsiz oluşu, Enver Bey’in yakın arkadaşı olan Askerî Bey’i ne yazık ki hayattan koparmak için en yakın sebep (intihar) olarak cereyan etmiştir (11 Nisan 1915, Şuayyibe Muharebesi).
Yoğunlaşan casusluk hareketlerinde düşman saflarında en etkin iki güç, Doğu Anadolu ve Kafkasları hedef almakta gecikmeyen ve Ermeni aşiret önderleriyle yakın temas kuran Ruslar, petrol bölgelerinde arayış içerisinde olan İngilizler olarak karşımıza çıkar. Umûr-u Şarkiye Dairesi ise bilhassa İngiltere, Fransa, Rusya, Bulgarlar, İtalyanlara vb. karşı stratejik noktalara yerleşip buralarda mukavemet ederken düşman işgaline hedef olacak mıntıkaları, düşmanların tesir alanından uzak tutmaya gayret ediyor, bölgelerdeki aşiret önderleri ve ileri gelenlerle irtibatı güçlendirmeye önem veriyordu. İmparatorluk içindeki fitneci, ayrıştırıcı grupları tasfiye etmek örgütün ana amaçları arasında yer alıyordu.
Teşkilat-ı Mahsusa’ya emekleriyle katkıda bulunan yönetici vasıflı kişiler sırasıyla Süleyman Askerî, Ali Başhamba (Tunuslu vatanperver ve milliyetçi), Hüsamettin Ertürk’tür.
Daire; masa ve şubelerden oluşmaktadır. Yine Mustafa Balcıoğlu’nun yapmış olduğu araştırmalar neticesinde ulaştığı bir belgeye göre 1918’de dairenin;
1. Tercüme ve Telif Şubesi,
2. Hindistan, Mısır, Afgan, Arabistan Şubesi
3. Şark Şubesi,
4. Rumeli Şubesi,
5. Afrika-yı Şarki ve Afrika-yı Garbî Sevkiyat, Umur-u Tanzimiyye, Muamelat- ı Zatiye, Kurye Şubesi
6. Evrak ve Dosya Şubesi,
7. Muhasebe Şubesi olmak üzere yedi şubesi vardır.
Teşkilatın ana gücünü oluşturan etmenlere baktığımızda nizamî ordunun yanı sıra takviye amaçlı gayrı nizamî kuvvetlerin varlığıyla iş birliği içerisinde yürütülen çalışmaların varlığı açıktır. Siviller ve İttihatçı asker fedailer, gönüllüler, kadronun kaynaklarını temsil eder. Çok geniş bir alanda dünyanın en yeni teknolojik gücüne ve en güçlü haber ağlarına sahip devletlere karşı (İngiltere en etkili istihbarat servislerine sahiptir) mücadele veren örgütün D. Anadolu, Kafkaslar, Suriye’den tutun da Kuzey Afrika, Hindistan, Türkistan, Rusya içlerine kadar ajanlar göndermesi; bu uğurda ortaya konan gerek maddî gerek manevî fedakarlıklar, yitirilen insan sayısı İslam mefhumuna yüklenen anlamın nişanesidir. Fakat tüm bu anlamlar bütünü, yani Pan-İslamist akıma gerektiğinden fazla teminat duymak, düşman devletlerini zayıflatmaktan öte Osmanlı’daki lojistik sıkıntıları ve kayıpları ziyadeleştirmiştir.
Osmanlı’daki azınlık gruplardan (Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Sırplar, Arnavutlar, Araplar vb.) bir kısmının çeşitli vaadlerle satın alınması, ajanların gereken tecrübeden yoksun oluşu, Rauf Bey Müfrezesi’nde (Almanlarla iş birliği içinde gerçekleştirilmesi umulan fakat tatbikatta akim kalmış, bir yıldan fazla süren operasyonda) Almanlarla Türkler arasında müttefikliğin sözde kalıp (Almanlar da Osmanlı topraklarına casus yerleştirmişlerdi) artık bir didişme halini aldığı anlaşmazlıklarla geçmesi gibi sebeplerle Umûr-u Şarkiye Dairesi arzu ettiği gibi bir başarıdan nasipsiz kalmıştır.
Kısa bir zaman evvel Osmanlı’nın farklı kıtalar da almış olduğu yenilgilerin; elden kayan topraklar, halkın maruz kaldığı siyâsî ve iktisâdî çöküntü ile birlikte altı çizildiğinde yaşadıkları dönemin gidişatına ferdî duyarlılıkları, entelektüel birikimleri ve hassas duygularla yön veren (genellikle doktor, mühendis, subay, gazeteci gibi)askerî nitemleriyle birlikte hayat sahasındaki yetkin halleriyle maruf münevverlerin azmi, gerektiği ölçüde anlaşılır olacaktır. Mondros Müterekesi’nin imzalanmasıyla resmî olarak ilga edilen kuruluş, devletin düşmana karşı bütünlüğünü ve istikbalini tehdit noktasındaki gayretlerine bir süre daha devam edecektir.

Gamze Şentürk

KAYNAKÇA
1) BALCIOĞLU, Mustafa, Teşkilat-ı Mahsusa yahut Umur-u Şarkiye Dairesi, Dinamik Akdemi, Ankara 2011.
2) GÜNEŞ, Gönül, Teşkilat-ı Mahsusa ve Birinci Dünya Savaşı’ndaki Faaliyetleri, Hacettepe Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Ankara 2013.
3) Pelin Çift İle Gündem Ötesi , TRT 1 Televizyonu (02.01.2018).

Gelişen Teknoloji ve Değerlerin Çöküşü

Einstein’ın Özel Görelilik kuramı ile yaşadığımızı öğrendiğimiz günden bugüne yaklaşık olarak yüz küsür yıl geçti. Yüz yıl içerisinde o kadar çok ilerleme meydana geldi ki bunları dile getirmek bir yana yaşamın bile nasıl geçtiğini tarif etmek mümkün değil. Özellikle Milenyum Çağı ile birlikte zaman kavramı sanki bir saman alevi gibi çabucak tükenir oldu. Bu kavramı bile biz insanların oluşturduğunu, Dünya’nın ve dolayısıyla Evren’in bu kavramdan bağımsız olduğunu biliyoruz. Peki nelerdi zamanı bu denli tüketen gelişmeler?

İkinci Dünya Harbi esnasında, Hitler’in emri ile Alman bilim adamlarının günümüz bilimsel gelişmelerin proto evresini oluşturduğunu, günümüzde yaşanan bir takım gelişmelerden biliyoruz. Mesela Alman V2 füzelerinin, ABD yapımı Toma Hawks füzelerinin öncülü olduğunu, V2’nin teknolojik özelliklerinden ve tasarımdan yararlanıldığı bilinmekte. Sağlık alanındaki birçok gelişmenin öncüsü olarak yine o dönemler gösterilir. Geniş çaplı bir savaşa girişiyorsunuz, bu savaşı kısa sürede sonuçlandıracak ve en az kayıpla kazanacağınız imkanların sizde olmasını istiyorsunuz. işte bu gerekçeler o güne kadar hiç olmayan bir takım teknolojik gelişmelerin yaşanmasını sağladı. Bir nevi zorunluluk bazı yeniliklerinde meydana gelmesinde önemli bir ol üstlendi. Dünya harbinden sonra ABD ve Sovyetler’in başını çektiği çift kutuplu dünya düzeni oluştu. Bu iki süper gücün birbirlerinin gücünü sınama çalışmaları da akabinde yine bazı yeni gelişmelerin yaşanmasına imkan sundu. Özellikle uzay yarışı bu gelişmeler için büyük önem arz eden bir gelişmeydi.

2000’li yıllara gelene kadar bilim, İnsanlık tarihinin başladığı zamandan günümüze kadar birikerek ilerledi, 2000’li yıllar ise daha önceki yaşamış hiçbir toplumun kolay kolay tasavvur edemeyeceği kadar büyük gelişmelerin ve hızlı ilerlemelerin yaşanacağı bir zaman diliminin başlangıcı oldu. Kırılmada esasında burda başlıyordu. Değer yargıları, kültürel öğeler, sosyal yaşam ve birtakım inançlar da değişmeye başladı, hatta ortadan kalktı dersek yeridir. İnsanoğlu tüketmeye programlanmış bir robot misali doğa da ve çevresinde ne var ne yok çılgınca tüketme eğilimi içine girdi. Aslında bu yeni dünya düzeni insanları böyle bir alışkanlığa bilinçli bir şekilde sevk etti. Kapital ekonomi bu gelişmelerin yaşanmasının bir numaralı azmettiricisi oldu denilebilir. Teknolojik ilerlemeler aslında zamanı da kısaltıyor, günlerce gidilen yollar saatlere, bazende dakikalara düşecek kadar hızlandırdı. Bu gelişmeler bir bakıma iyi iken bir bakıma da bazı şeyleri anlamsızlaştırdığı için kötü oldu. Her şey bu çağda sanki çok çabuk tüketilmek için varmış gibi hareket ederek, değerli olan olguları değersizleştirilmesine neden oldu. Koşulların iyileşmesiyle birlikte eskiden bulunmadığı için sıkıntısı çekilen ürünlerin artık kolayca erişilebilir olması, insanları tembelliğe ve açgözlülüğe de sevk etti. Önceden bu kadar çok şirket ve sektör yoktu, bundan ötürü herkes sanki bir elden çıkan ürüne mahkummuş gibi o şeylerin yokluğunu çekiyordu. Bu durum sadece Türkiye’ye has bir durum değildi, dünya genelinde insanlar her şeye kolayca erişemiyordu. Bunu sadece gelişmişlik düzeyi geri kalmış ülkelere göre çok daha ileride olan ve teknoloji-bilim gibi olguların merkezi konumunda yer alan ülkeler çekmiyordu. Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler gelişmiş teknoloji ve sanayileri ile tüm dünya ülkelerinde eksikliği hissedilen ürünleri üretip, halkına sunuyor ve tüm dünya ülkelerine pazarlıyordu. Zamanla birlikte şirketler çoğalmaya başlayınca hem daha ucuz hem de daha çok ürün üretilmeye başladı, böylelikle erişim arttı. Aynı zamanda sanayi kuruluşları diğer ülkelere de yayılmaya başlayınca, uluslar kendileri de bu tür ürünleri üreterek halklarının mağduriyetini giderdi. Bu dönemsel değişim görece 2000’den sonra meydana geldi.

Bizler her şeye çok rahat ve hızlı bir şekilde ulaştığımız için artık hiçbir şey eskisi kadar da değerli değil, çok eskilere gidersek 1980’lere köylerde sadece bir hanede televizyon olurdu. İnsanlar bu evde toplanır önemli-önemsiz her şeyi heyecanla izler ve bundan büyük zevk alırdı. Bugüne baktığımızda artık her evde hemen hemen onlarca televizyon vardır diyebiliriz. Bunu salt televizyon olarak düşünmeyin, elinizdeki telefonlardan, tabletlere ve bilgisayarlara kadar birçok araç var televizyonun yerine geçen. O zaman tek olan şey insanlar arasındaki bağları kuvvetlendirmek ve birlikte zaman geçirmeleri için bir fırsat sunarken, bugün o şeyin varyasyonları insanları birbirinden ayırdığı yetmediği gibi aynı çatı altındaki insanların bile birbirlerine yabancı olmalarına neden oldu. Sadece bu mu? Yeni nesiller teknolojinin nimetlerini faydalı işler için kullanmak yerine iyice birbirlerinden uzaklaşmak, asosyal ve sanalist insanlar oldular. İnsanlar daha bencil olmaya bazı duygularını kaybetmeye başladı ve zamanla ulusu bir arada tutan bağlarda bu yabancılılaşma yüzünden kopacaktır.

İnsanoğlu teknolojiyi geliştirerek ve her şeyi hızlandırarak aslında kendini tükettiğinin farkında olamadı ve bu gidişle daha da ileri yaşanacak gelişmeler, eski kuşakların getirdiği birçok değeri ortadan kaldıracak ve sürekli her şeyi kolayca tüketen nesiller yaşanılması her açıdan zor bir dünya yaratacak….

Ulusların Kaderini Tayin Eden Müessese: Eğitim

Eğitim gibi bir kurum toplumların; şimdiki zamanını ve geleceğini şekillendiren en önemli yapıdır. Bu kurumsal-Sistem’deki aksaklık, toplumların içinde bulunduğu zaman dilimi ve gelecek olan zaman dilimini kötü bir şekilde etkileyerek toplumun çöküşüne neden olabilecek kadar önemli bir yapıdır. Geçmiş dönemlere baktığımız zaman Eğitim açısından geri kalmış toplumların ya da ileri olan toplumların geleceğe bırakmış olduğu mirasları değerlendirdiğimizde aradaki muazzam farkın neler olduğunu çok daha iyi bir şekilde görebiliriz.

Orta Çağa uğrayalım, bu dönem Roma İmparatorluğunun yıkılmasıyla (4 Eylül-476) başlayıp, Osmanlı Devleti’nin İstanbul’u fethiyle (29 Mayıs-1453) sonuçlanan ve bu zaman dilimini kapsayan aralıktır. Özellikle Avrupa’da Karanlık dönem olarak atfedilen bu dönem aslında din’in toplum üzerinde etkili olduğu fikrini belirtmektedir. Din neden bu kadar etkili olmuştu Avrupa’da? Baktığımız zaman cevap çok basit ve açıktır çünkü eğitim açısından geri bırakıldıkları bariz bir şekilde kendini göstermekte. Dünya’nın birçok yerinde o dönemlerde eğitim sadece belli bir zümreye has bir ayrıcalıktı. İşte bu ayrıcalıklı sınıflardan biride Din adamlarının sınıfıydı. Bunlarda dini kendilerinin hegemonyası için diledikleri şekilde tahrip edebiliyordu böylelikle halk gerçek dinden bihaber yaşayarak, bu sınıfın emir ve yasaklarına göre yaşamak zorunda kalıyordu. Ta ki içlerinden biri artık bu sömürüye karşı gelene dek. O kişi Martin Luther idi yaptığı şey ise çok basit ama tüm Dünya tarihi için çok önemli bir işti. İncili kendi ulusunun diline (Almanca) çevirerek, kilisenin dini nasıl suistimal ettiğini açıklıyordu. Böylelikle Avrupa kanlı bir iç hesaplaşmaya girişti ve dinin hegemonyasını kırana kadar milyonlarca canı verdi. Peki sonrasında ne oldu? Peş peşe yaşanan gelişmeler Avrupa uluslarının bugün dünyaya hükmetmesini sağladı. Din’in hegemonyası kırılarak, insan merkezli bir anlayışa yöneldiler. Bu Hümanistik evre yakın bir zamanda Rönesans’ı meydana getirdi ve ilerleyen aşamalarda Sanayi devrimi, Fransız ihtilali derken Ulusal devletler ve sonrasında yaşanan dünya harplerine sebebiyet verdi. Eğitimdeki bu aydınlanma Avrupa uluslarının kaderini öyle bir şekilde değiştirdi ki artık onlar kader yazabilecek büyük bir güce ulaştılar…

Avrupa Orta Çağı karanlık bir şekilde geçirirken, İslam dünyası aydınlık dönemini yaşamaktaydı. Eğitim en azından bir zümreye değilde biraz daha geniş bir kitleye verilmek adına birtakım gelişmelere imza atıyorlardı. Örneğim Karahanlılar o zamanki döneme kadar hiçbir şekilde uygulanmamış olan Burslu öğrenci sistemine geçmiş ve insanların daha yüksek eğitimi ekonomik olarak zorlanmadan almalarını sağlayamaya çalışıyordu. Döneme baktığımız zaman özellikle Antik dönemlerin bilginlerinin eserlerini çevirerek, var olan bilgileri daha da geliştirerek bilim alanında yeni gelişmelere imza atıyorlardı. Bu gelişmeler Avrupa’nın Rönesans’ına kadar İslam aleminin elindeydi, o zamana kadar bunu değerlendirebildikleri kadar değerlendirdiler. Rönesans’tan sonra artık durum tersine işlemeye başladı Avrupa ilim-irfana yönelirken İslam dünyası eğitimi bırakıp cemaat ve tarikatlara yönelmeye başladı, İşte bu ters değişim Avrupa’yı ileriye taşırken, İslam dünyasını’da karanlığa gömüyordu.

Türk milleti olarak özellikle Osmanlı’nın Fatih devrinde çok önemli işlere imza atıyorduk. Dünyanın siyasi tarihini değiştirmek bir yana eğitim açısından ileriye götürecek olan gelişmelerde yaşanıyordu. Fatih’in ileri görüşlülüğü gelecekte Güç’ün Bilgiyi elinde bulunduran da olacağını gösteriyordu. Bundan ötürü Sahn-ı Seman medreselerini kurdurdu ve genel olarak eğitimi Fen ve Sosyal bilimler üzerine verilmesini sağladı. Bu yapı Kanuni döneminde bozulmaya başladı ve Osmanlı’nın son dönemine kadar devam etti, nitekim çöküşün altında yatan en temel özelliklerden biri de akıl-irfandan uzaklaşıp, din eğitimine yönelmekte aramalıyız.

Günümüze gelecek olursak müthiş bir şekilde geriye gidiş söz konusu. Özellikle son çeyrek dönemde Eğitim’de istikrarı yakalayamamış olmamız, bu geriye gidişin temel nedenidir. Cumhuriyet kurulduğunda, Mustafa Kemal Paşa halkın eğitim seviyesini arttırmak adına bir dizi reformlar gerçekleştirdi. Harf İnkılabı, Medreselerin kapatılması, Tekke ve Zaviyelerin kapatılması bunlardan en önemli olanlarıydı. Mustafa Kemal Paşa henüz Kurtuluş Savaşı yıllarında her nerden eline geçtiyse Amerikalı bir eğitim uzmanı olan Jhon Dewey’in bir yazısını okur ve bu bilim insanını yakından tanımak için ona bir mektup yazar. Düşünebiliyor musunuz cephede savaşmaktasınız buna rağmen eğitim gibi müessesinin ne kadar önemli olduğunu biliyorsunuz ve konunun uzmanı olan bir kişiyi Türkiye’ye davet ediyorsunuz. Sadece bu husus bile Mustafa Kemal Atatürk’ün ne denli ileri görüşlü olduğunu göstermekte. Jhon Dewey Türkiye’ye gelir ve Atatürk’ün talimatı ve ricası ile karış karış Anadoluyu gezer, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin ileride kalkınması için büyük bir önem arz eden Türk Maarifi Hakkında Raporunu sunar. Bu Rapor doğrultusunda çalışmalar başlatılır, başlatılır ama Atatürk’ün ömrü bu raporun fiiliyata dönüşmesine vefa etmez. 1940 tarihinde Köy Enstitüleri kurulur ve Türkiye o dönem için inanılmaz bir atılım ile Türk halkını eğitimde şaha kaldırır. Asıl amacı öğretmen yetiştirmek olan bu okullar, yetiştirdiği öğretmenleri öyle bir donatarak yetiştirir ki burdan mezun olan kişiler sadece bir öğretmen değil, bir doktor, mühendis, el becerilerinden anlayan niteliklerle donatılmıştır. Çok yönlü insanların yetiştirildiği muazzam yapılar idi Köy Enstitüleri. Temelde Yaşayarak-Öğrenme prensibine dayalı bir eğitim veren bu yapılar, son derece başarılı bireyler yetiştiriyordu. Belirttiğimiz gibi sadece öğretmen yetiştirmekle kalmayıp, köylerdeki birçok ihtiyaca cevap verecek şekilde eğitim ve öğretim alıyorlardı. O okullarda yetişen öğretmenlerin nedenli kaliteli ve Türk Milletine ne kadar faydalı olduğunu istatistiki veriler ortaya koymakta. Bugünde okullarımızı Köy Enstitüsü modellerine çevirirsek ve daha da modernize fikirlerle geliştirirsek yeniden eğitim açısından önemli yerlere gelebiliriz.

Dönemin şartlarına baktığımız vakit ilerleme daha çok Teknoloji-Bilişim ve İletişim üzerine. Buna dayanarak okulları katagorilere ayırabiliriz ve her okul bireylerin alanlarında uzmanlaşması için dizayn edilebilir. Öğretmen mi yetiştirmek istiyoruz? O halde Lise’den Üniversiteye kadar öğretmen olmak isteyen bireyleri alanlarına yönelik müfredatın düzenlediği okullara yönlendirmeliyiz. Fen derslerine ağırlık vermiş bir öğreniciyi tutup da Sosyal derslerde boğmanın kimseye bir faydası olmaz, olmadığı gibi kişiyi geriye götürecektir. Zorunlu birkaç dersi; Tarih-Coğrafya ve Dil dersinin tıpkı Üniversitelerin ilk yılı gibi verirsiniz. İlerleyen yıllarda ise bu dersleri ya hiç vermezsiniz ya da çok hafifletirsiniz. Aynı durum Sosyal derslere yatkınlığı olan kişilerin gideceği okullar içinde geçerli olmalıdır. Fen ve Anadolu liseleri ve düz liselerin Türkçe-Matematik, Sözel, Sayısal gibi alanları bu yapının temelini oluşturabilir. Bu temel şablon üzerine giderek daha da geliştirebileceğimiz yapılar oluşturabiliriz. Biz bunları yapmak yerine tam tersi şeyler yapıyoruz. Bu okulları imam hatip liselerine çeviriyoruz. Sürekli din eğitimi alan insanların cennete gideceğine dair bir garanti mi verildi? Veya bu dersleri alan insanlar diğer alanlarda ne gibi bir başarı sağlayacaklar? Bunlar düşünülerek mi sürekli imam hatip liseleri açılıyor yoksa toplumu biat kültürüne alıştırmak ve sorgulamayan robotlaşmış bireyler yetiştirmek için mi açılıyor? Bunları irdelemek gerekir, bunun toplumun istikbali için olmadığını görebilmek için çok düşünmeye ya da üstün zekalı olmaya gerek yok. Bu tür yanlışlardan vazgeçilmelidir, Eğitim önemli bir müessesesidir, bundan ötürü düzgün ve doğru bir zemine oturtulması şart. Yaşayarak-Öğreneceğimiz ve disiplini elden bırakmadan bireyleri yetiştirebileceğimiz eğitim kurumları inşaa edebiliriz. Daha önce bunu yaptık yine yapabiliriz, buna inanmak ve harekete geçmek gerekir.

Bilişim-Teknoloji okullarında öğleden önce teorik bir eğitim verip daha sonra günün geri kalan kısmında saat 3’e kadar pratik dersleri verebiliriz. Böylelikle teoride öğrenilen bilginin pratiğe geçmesi, bilginin kalıcılığını ve bireyinde başarılı olacağını sağlayacaktır. Bu okullar gelecek zamanlarda bize geleceğin Siber Ordu komutanlarını yetiştirecek. Savunma teknolojimizi geliştirecek Mühendisler çıkaracaktır. Dünya’nın kaderini değiştirecek olan Teknolojik ürünlerin yazılımlarını tasarlayabilecek bireyleri yetiştirecektir…

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE BALIKESİR

ELİF SEDA KARACAOĞLU
BALIKESİR ÜNİVERSİTESİ

ÖZET
İktisadi hayatı büyük ölçüde Avrupalı devletlerin eline geçen Osmanlı Devleti, XIX.yüzyıl boyunca varlığını ancak denge politikaları ile sürdürmüştür.Avrupalı Devletler, Osmanlı Devleti ile aralarındaki tarihi ve nihai hesaplaşmayı I.Dünya Harbi sonunda gerçekleşen Mondros Mütarekesi’nde gerçekleştirmişlerdir.Ancak bu hesaplaşma sırasında,doğrudan siyasi ve askeri müdahaleleri yanında Yunanlıları ve Ermenileri de piyon olarak sahneye çıkarmışlardır.Anadolu’nun batısını Yunanlılara, doğusunu ise Ermenilere peşkeş çekmek için gerekli olan yapılanma mütareke hüeydana gelen cepheler oluşturmuşlardır.kümleri ile gerçekleştirilmiştir.Bu arada İstanbul’da bulunan siyasi otoritenin teslimiyetçi bir politika izlemesi,işgalciler kadar Zımmileri de cesaretlendirmiş ve Türk Yurdunun parçalanması konusunda cüretkar bir hale getirmiştir.Ancak Türk Milletinin hür ve bağımsız yaşama duygusu, tarihi tecrübesi ile birleşince, ortaya “KUVAY-I MİLLİYE” hareketi çıkmıştır.Kuvay-ı Milliyye hareketinin en yoğun bir şekilde ortaya çıktığı yerlerden birisi de Balıkesir ve çevresi olmuştur. Alaca Mescid toplantısı ile silahlı direniş kararı alan Balıkesirliler, kongrelerle teşkilatlandıktan sonra asker toplayıp, tamamen düzenli birliklerden meydana gelen cepheler oluşturmuşlardır.Kurduğu cephelerle işgalci Yunan ordusunu durduran “BALIKESİR REDD-İ İLHAK” HEYET-İ MİLLİYESİ” ,Alaşehir Kongresi ile bölgedeki teşkilatlanmayı yaygınlaştırmış,diğer taraftan Mustafa Kemel Paşa ile irtibat kurarak Anadolu’da Milli hareketle bütünleşmiştir. Teşkilatı ve cepheleri ile Yunanlıların hesaplarını bozan Balıkesir Kuvay-ı Milliyesi , dahilde çıkarılan Anzavur İsyanlarını bastırarak İngilizlerin oyunlarını da boşa çıkarmıştır. On dört ay boyunca istilacı Yunan ordusunu durdurmayı başaran Balıkesirliler , 30 Haziran 1920’de mücadele bayrağını, milletin ve vatanın mukadderatına sahip çıkan T.B.M.M’ne ve kuruluşunu tamamlayan Türk ordusuna teslim etmiştir.
Anahtar Kelimeler: Kuvay-ı Milliye,Milli Mücadele, Mondros Mütarekesi, I.Dünya Harbi , Anzavur İsyanı.
ABSTRACK
The otoman empirewhoseeconomic life be seizedbyeuropencountries,sustaineditsexistencebyusingbalancepolicyoverXIX.century. Theeuropencountrieshavetookplacehistorical and final revengethatbetweenthemselves and ottomanempire at the Mondros trucewhichtookplace at theend of firstworldwar.HowevertheyadditionallyusedGreeks and armenians as a toolduringthisrevengebesidestheırpolitical and militaryinterventions.Theycreatedthenecessarystructuringwiththejudgments of trucetogivethewest of anatoliatogreeks and eastside of anatoliatoarmenians.Bytheway,itsmadethedhimmiencourages as much as theoccupyingforcesaboutdivide of theanatoliathattheautoritywhich ıs at the İstanbul watchingall of thiswithaccepting.Howeverwhenthefeeling of turks as a free and independentmergewithitshistoricalexperimentsthenthemovements of Kuva-i milliye appeared.one of thoseplaces is Balıkesir and around of thiscitywherethemovement of NationalForcesappeared.Thelocalpeople of Balıkesir who has decidedtoarmedresistanceaftermeeting of Alaca mescit,createdfrontsthatincludingregularteamscollectingsoldierafterorganizatedwithcongressess. Balıkesir refuceoccupyingnationalcommiteewhopreventedtheGreeksforceswiththecreatedfronts, popularizedorganizing at theregionwithAlasehircongress and on theotherhandtheyattendedthewar of independence at byconneting Mustafa Kemal at Anatolia.ThenationalForces of Balıkesir whichpreventedthearmy of greeks is alsostoppedtheplans of British bypreventingtheriot of Anzhavur at anatolia. Thepeoplefrom Balıkesir who has successfulto stop thearmy of greeksthatinvaderforcesoverfourteenmonthsreceivedtheflag of struggleto Grand National Assembly of Turkey and Turkish armywhichcompletedtoestablish on 30 june 1920.
KeyWords: NationalistForces, War of İndependence, Mondros Truce, First World War

Türkiye’yi parçalamak ve Türk’ün istiklalini elinden almak isteyen mağrur galiplerin maşası Yunanistan, 15 Mayıs 1919 günü İzmir ve çevresini işgal etmeye başlar,işgalin genişlemesiyle birlikte Türklere karşı yapılan mezalimde artar.İşgalleri kınamak için yapılan protesto ve mitingler fayda etmez.Milleti ve aydınları derin bir ümitsizlik ve üzüntü kaplar.Mütarekenin karanlık günlerinde, herkesin ümitsizlik ve çaresizlik içinde olduğu bir sırada Hasan Basri Bey(ÇANTAY), Balıkesirde “SES”gazetesiniçıkartır.17 Ekim 1918 ve 13 Mart 1919 tarihleri arasında 22 sayı olarak neşredilen gazete;yazılarıyla Balıkesirlilerin ve Türk Milletinin haklı ve yükselen gür sesi olmuştur.Haksızlığa uğrayan köylülerin, eşkıya zulmü ile inleyen vatandaşların, şehit,dul ve yetimlerin, İtilaf Devletleri temsilcileri ile azınlıkların haksız muamele ve saldırılarına maruz kalan Türk Milletinin gönüllü ve yılmaz müdafiiolan gazete ilk ilk sayısında Mehmed Akif Ersoy tarafından yazılan şu dörtlükle çıkmıştır;
Düşman sesi duymak istemezsen
Kardeş sesidir,uyan bu sesten;
Kalkınca görür ki akşam olmuş
Vaktiyle uyanmayan bu sesten

Damat Ferit hükümetinin, işgallere silahla direnme girişiminde bulunmasının imkanı olmadığı gibi,buna cüret edecek iradesi ve cesareti de yoktur.İzmir’in işgal edildiği haberi şayia şeklinde de olsa aynı gün Balıkesir’e ulaşmış Dava vekili İbrahim Ethem Bey ve arkadaşları Jandarma Alay Kumandanı Hurşit Bey’den durumu öğrenmişlerdir.Ancak haberin doğruluğu 16 Mayıs günü öğleden önce Belediye Reisi Keçeci Hafız Mehmed Emin Bey’e gelen telgrafla anlaşılmıştır.Belediye binası önünde toplanan halka, Maarif Müdürü Sabri Bey tarafından yüksek sesle okunan bu telgraf büyük heyecana yol açar.Hemen Belediye meclisi toplanarak telgraf müzakere ederler.Karesi Mebusu Vehbi Bey,Varnalı İsmail Hakkı Bey, Reji Müdürü Nazmi Bey ve Karabıyık Mehmet Efendinin de görüşleri alınarak o akşam “OKUMA YURDU”nda toplanılmasına karar verilir.Gayrımüslimler de dahil olmak üzere şehrin ileri gelenleri Mutasarrıf Hilmi Bey’in davetiyle OKUMA YURDU’nda yapılacak olan toplantıya çağırılırlar. 16 Mayıs Cuma günü öğleden önce Okuma Yurdu’nda yapılan toplantıda,önce Mutasarrıf Hilmi Bey tarafından telgraflar okunmuştur.Toplantıyı idare etmek üzere başkanlığa seçilen Vehbi Bolak Bey söz alarak mevcut durumu açıklayan konuşmayı yapmıştır.Müzakereler sonucunda işgalin büyük devletler nezdinde şiddetli bir şekilde protesto edilmesi kararlaştırılmıştır.Bu karar, Vehbi Bey tarafından oylamaya sunulmuş ve ittifakla kabul edilmiştir. Protestoyu yazmak ve ve gereken tedbirleri almak üzere 11 kişilik geçici bir heyet seçilmiştir. Dördü gayrımüslim olan heyet üyeleri şu isimlerden meydana geliyordu.
Müftü Abdullah Efendi
Belediye Reisi Keçeci Hafız Mehmed Emin Efendi
Mehmet Vehbi Bey
Zorbalı Hulusi Bey
Maarif Müdürü Sabri Bey
Hoca Abdulgafur Efendi
Ahmet Vehbi (Çıkrıkçıoğlu) Bey
Rum Papazı Yani Konstantin
Ermeni Papazı Deragand
Osmanlı Bankası Müdürü Papadaki
Avukat Peron

Mücadelenin başından itibaren harekete dahil ve davet edilmelerine rağmen, protestonameleri hazırlamak üzere Belediyede yapılan ikinci toplantıya gayrımüslimlerkatılmamışlardır.Bir ara gelen Papadaki Efendi, bunun bir Türklük- Yunanlık davası olduğunu, protesto metinlerini imzalamayacaklarını ve bundan sonra da hiçbir toplantıya iştirak etmeyeceklerini söylemiştir.Heyetten geriye kalan ve Okuma Yurdu’nda Balıkesir halkı tarafından seçilmiş olan 7 Türk üye,daha sonra” Balıkesir Reddi İlhak Heyeti” adını alacak,Sadarete ve İtilaf devletleri temsilcilerine protesto telgrafı çektikten sonra Alaca Mescıt toplantısını gerçekleştirecektir.İlk toplantıdan şüphelenen gayrımüslimlerin dikkatini çekmemek ve Balıkesir’in işgaline fırsat vermemek için Redd-i İlhak heyeti, teşkilatlanıp kuvvetleninceye kadar toplantılarını gizli yapmaya karar vermişlerdir.Bunun için heyet üyeleri aynı akşam Hulusi Bey’in evinde gerçekleştirilen toplantıya toplantıya gizlice, her biri ayrı sokaktan ve fasılalarla gelmişlerdir. Bu gizli toplantıda İzmir’den gelen ve birbirini tutmayan haberleri kaynağında tetkik etmek üzere Hulusi Bey’in Manisa’ya ve Menemen’e kadar gitmesi kararlaştırılmıştır.

Manisa’ya giden Hulusi Bey, Mutasarrıf Hüsnü Bey ile görüşmesinden bir netice alamaz ve her an yakalnma tehlikesiyle Balıkesir’e dönmek mecburiyetinde kalır. Hulusi Bey’in evinde ikinci gizli toplantıyı gerçekleştiren Redd-i İlhak heyeti işgal bölgesinden gelen haberleri değerlendirmiştir.Sabaha kadar devam eden görüşmeler neticesinde böyle sınırlı toplantıların beklenen yararı sağlamayacağı ve verilecek kararların halka mal edilmesi düşüncesiyle bir gün sonra ALACA MESCİD’de umumi bir toplantı yapılması kararlaştırılmıştır.İkindi namazından sonra yapılacak olan bu toplantı da Mevlid-i Şerif’te okunacaktır.Bir gün önce alınan kararlar gereğince ,ALACA MESCİD’de bir toplantı yapılacağı Müezzin Sarı Hafız ve arkadaşları tarafından halka duyuruldu.Ancakgayrımüslimlerin dikkatini çekmemek amacıyla toplantıya çağırılanların “MEVLİD-İ ŞERİF” dinlemeye davet edilmek suretiyle toplanmalarına özen gösterilmiştir.AlacaMescid toplantısını gerçekleştiren “BALIKESİR YARANI”, “UMUMİ HEYETİ” veya “AYAN HEYETİ” olarak adlandırılan 41 kişi 19 Mayıs günü kendi aralarında bir “HEYET-İ MERKEZİYYE” seçmişler; İstanbul Hükümetinden yardım istemek ve Ayvalıktaki karışıklığı öğrenip Körfez kazalarıyla ortak hareket etmek amacıyla iki ayrı heyet daha belirlemişlerdir.

3Haziran Pazartesi gecesi Alaca Mescid’de ikinci bir toplantıda gerçekleştirilmiş;14. Kolordu Kumandanı Yusuf İzzet Paşa’nın da hazır bulunduğu bu toplantıda “Doğrudan doğruya silahlı müdaafaya ve Ayvalık ve Bergama havalisine milis kuvvetleri gönderilmesine karar erilmiştir.”Cephelerde toplanmaya başlayan bu kuvvetlerin sevk ve idaresi ve iaşesi için bazı tedbirler alınması gerekiyordu.Bu sebeplerden dolayı Balıkesir’de bir kongre toplandı.Kuvay-ı Milliye karagahı olarak da adlandırılan ALİ ŞUURİ MEDRESESİ’NDE 28 Haziran 1919’da toplanan kongre, 13 Temmuza kadar devam etti.Balıkesir merkez ve kazaları ile Ayvalık,Soma ve Akhisar yöresinden delegelerin katıldığı kongrede, bir “HEYET-İ MERKEZİYYE” meydana getirilerek başkanlığına Hacim Muhittin Bey seçildi. Cephedeki kuvvetlerin hangi kazaların yardımıyla beslenecekleri Redd-i İlhak heyetlerinin yetki ve bağlantıları, cephelerin takviyesi için hangi kazaların halklarının nerelere sevk edilecekleri bu kongrede tayin ve tespit edildi. Damat Ferit Hükümeti kongrenin dağıtılması,hatta katılanların tutuklanması için Mutasarrıf Hilmi Bey’ e emir vermişse de o bu emre uymamış, bu yüzden de “BALIKESİR MUTASARRIFI HÜKÜMETE KARŞI İSYAN ETTİ” diye suçlanmıştır.Kuvay-ı Milliye teşkilatını daha da yaygınlaştırmak ve güçlendirmek,cephelerdeki yeni gelişmeleri görüşmek üzere 26 Temmuz 1919’da yeni bir kongre toplanmıştır. İlkinden daha çok katılım olan İKİNCİ BALIKESİR KONGRESİ’nin toplandığı yeri MEKTEB-İ SULTANİ olmuştur.Başkanlığını Hacim Muhittin Bey’in yaptığı kongreye, 18 kaza ve nahiyenin temsilcisi olarak 44 delege katılmış ve 29 maddeden meydana gelen kararlar alındıktan sonra 30 Temmuz’da sona ermiştir.

Bu kongrede, Yunanlıları mutlaka Anadolu’dan atmak,asla barış görüşmelerine girmemek, cepheden firar edenleri Yunan tarafına göndermek ve zahirenin İzmir’e ihraç edilmesini yasaklamak kararları alınmıştır.Cephedeki askerlerin her türlü ihtiyaçlarını karşılamak için cephe gerilerinde Ayvalık,Soma ve Akhisar’da birer “MENZİL MÜFETTİŞLİĞİ” kurulmuştur.Subay ve askerlere maaş ve ikramiye , şehit olanların ailelerine ve yaralananlara para yardımı verilmesi kararlaştırılmıştır.Balıkesir’de olduğu gibi kazalarda da Kuvay-ı Milliye teşkilatları, maliye ve levazım heyetleri kurulması, her ilçeden büyüklüğüne göre, masrafları karşılamak üzetre para toplanması kabul edilmiştir.16-22 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan 3.BALIKESİR KONGRESİ çok daha geniş bir bölgeye hitap etmiş; Kongreye Bilecik livası temsilcileri de dahil olmak üzere bütün Bursa vilayeti temsilcileri katılmışlardır.Bu noktadan başka Çanakkale’den Eskişehir hududuna ve Manisa’dan Marmara denizine kadar bütün bölge sakinlerinin temsilcileri Balıkesir’e gelmişlerdir.Bu kongredeki en önemli gelişmelerden biri de Anzavur’un ilk isyanının bastırılmasıdır.16 Kasım 1919 tarihinden itibaren Türklüğün haklı mücadelesini cihana daha gür bir seda ile duyurmak amacıyla “İZMİR’E DOĞRU” gazetesi yayına başlamıştır.

Mustafa Necati ve Vasıf Çınar Bey tarafından Balıkesir’de çıkarılan ve haftada iki kez yayınlanan gazete, kendisini “KUVAY-I MİLLİYE’NİN HADİMİ”ilan etmiş ve kısa sürede bölgenin en çok aranan gazetesi olmuştur.Fakat Yunanlılar tarafından İzmir’e girmesi yasaklanmıştır.19-21 Kasım 1919 tarihleri arasında toplanan “DÖRDÜNCÜ BALIKESİR KONGRESİ”ilk iş olarak Anzavur’un takibinde gayret ve fedakarlıkları olanları takdir etmiş ve “MİLNE HATTI”nın kabul edilemeyeceğini belirterek,bu konuda Balıkesir’de bir miting düzenlenmesini kararlaştırmıştır.10-22 Mart 1922 tarihinde Vehbi Bolak Bey ‘in başkanlığında toplanan “BEŞİNCİ BALIKESİR KONGRESİ”ne Balıkesir, Saruhan livaları ile Bursa ve Bilecik sancaklarından bunlara bağlı kaza ve nahiyelerden 64 temsilci katılmıştır.”İZMİR ŞİMAL MINTIKASI KUVAY-I MİLLİYE HAYET-İ UMUMİYESİ” adı altında yapılan bu kapsamlı kongrede yapılan görüşmeler sonunda; Sivas Kongresinde kabul edilen ana ilkelere uyulması kabul edilirken ,300.000 liralık bir bütçe hazırlanması da kararlaştırılmıştır.Okuma Yurdu, Alaca Mescid toplantıları ve Balıkesir Kongreleri de, düşmanın İzmir bölgesindeki işgaline karşı ilk ciddi ve şuurlu hareket Balıkesirli asker ve sivil aydınlardan gelmiştir.Balıkesir’in kahramanı vatansever evlatları, Vehbi Bolak Bey ve Hacim Muhittin Çarıklı Bey’in dirayetli yönetiminde; Erzurum ve Sivas Kongrelerinin toplanmasını beklemeden ve belirli bir merkezden talimat almadan vatan müdaafasına koşmuşlardır.29 Mayıs sabahı Yunanlılar, Ayvalık’a asker çıkarmaya giriştiğinde 172.Alay Kumandanı Yarbay Ali Çetinkaya Bey’in dirayetli yönetimindeki Erzurum ve Sivas kongrelerinin toplanmasını beklemeden ve belirli bir merkezden talimatı almadan vatan müdaafasına koşmuşlardır.

Bu Milli Mücadelenin Yunanlılara “İLK ASKERİ KURŞUNUDUR .”Buradaki direnişte Edremit Eski Kaymakamı Köprülü Hamdi Bey’de bir grup gönüllüyle birlikte Yunanlılara karşı 172.Alay’ın yanında savaşmıştır.Balıkesir’de meydana getirilen Heyet-i Milliye , 14.Kolordu Kumandanlığı ile işbirliği yaparak Balıkesir Kongrelerini toplamış ve işgale karşı koymak için gerekli tedbirleri almıştır.Akhisar ve Soma bölgesinde Yunanlılara karşı koyan ilk kuvvet 14.Kolordu’nun 61.Tümenine ait kuvvetlerdir.Mondros Mütarekesi’ne aykırı hareket ememek için Kolorduya ait kuvvetler sivilleştirilmiştir.Bununla birlikte gönüllülerden de takviye yapılmıştır.Bu durumda Yunanlılara karşı koyan ilk kuvvet sivilleşmiş asker ve askerleşmiş sivillerden meydana geliyordu.Daha sonra 14.Kolordu,Akhisar ve Soma da meydana getirilen Kubay-ı Milliye birliklerini bizzat kurmuş,bu kuvvetlerin silah ve cephanesini de temin etmiştir.Harp Akademisi’ndeki tahsilini bırakarak memleket müdaafasına koşan Yüzbaşı Kemal Bey, 4 Haziran 1919’da Balıkesir’e gelir. Aynı gün Kolordu Kumandanı Yusuf İzzet Paşa ile görüşerek piyade alayından makineli tüfek takviyeli 80 kişilik bir birlik kurmuştur.

Kurduğu birlikte 6 Haziran günü yola çıkan Yüzbaşı Kemal Bey Soma Cephesini kurmayı başarırken ; 56.Tümen Kumandanı Bekir Sami Bey Salihli’de, 57.Tümen Kumandanı Albay Şefik Aker Bey ise Aydın’da bir cephe meydana getirmeye başlamışlardır.İşgal mıntıkasında bulunan 61.Tümen’in bağlı bulunduğu 14.Kolordu’nun Kumandanı Yusuf İzzet Paşa,61.Tümen ‘in kıtaatı ile bunları takviye eden milis kuvvetleri cephe tutumuşlardır.12 Haziranda Bergama’nın Yunanlılar tarafından işlgal edilmesi Kırkağaç,Soma ve Balıkesir’i de tehlikeye düşürüyordu.14.Kolordu Komutanı Yusuf İzzet Paşa, gerekli hazırlıkları yaptırdıktan sonra 14 Haziranda Bergama’nın kuşatılması emrini verdi.Soma Mıntıka Kumandanı Albay Akif Bey, kumandasındaki birliklere, Ayvalık’tan Binbaşı Cemal Bey kumandasında bir müfreze ile, parti Mehmet Pehlivan ve Hafız Hüseyin Bey emrinde toplanan halk kuvvetleri de katılarak Bergama’ya baskın yaptılar. Yunanlılara 400 civarında zayiat verildi.”BERGAMA BASKINI” İzmir Kuzey Cephesindeki milli kuvvetlerimizin ilk başarısı nı teşkil eder.Balıkesir’de kongre çalışmalarının yapıldığı,Ayvalık,Soma,Akhisar, İvrindi cephelerinin kurulduğu sıralarda Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde faaliyet gösteren Heyet-i Temsiliyye” ile haberleşilir.İkinci Balıkesir Kongresi sonunda Anadolu’daki milli harekete katılan Balıkesirliler “SİVAS KONGRESİNE SADAKAT GÖSTERECEKTİR.” Şeklinde bir karar alarak,”ANADOLU ve RUMELİ MÜDAAFA-İ HUKUK CEMİYETİ” içindeki şerefli yerlerini alacaklardır.

9 Eylül 1919 günü Ali Fuat Paşa,Batı Cephesi Kuvay-ı Milliye Kumandanlığına tayin edildiği gibi, Refet Bey,Heyet-i Temsiliyye tarafından 23 Ekim 1919 ‘da Batı Anadolu’ya gönderilerek, Soma, Akhisar ve Salihli cepheleri teftiş edilmiştir. Daha sonra 1920 yılı başlarında Batı cephesi yeniden organize edilerek, Ayvalık, İvrindi, Soma,Akhisar ve Salihli cepheleri milli kumandanlara bağlı olarak 61.Tümen Kumandanı Albay Kazım Bey’in emrine verilmiştir.Cephe kumandanları Mart 1920’den itibaren gayriresmi olarak göreve başladılar. Batı Anadolu cephelere ayrılıp muvazzaf subaylar gayriresmi olarak göreve başlarken “İZMİR ŞİMAL CEPHESİ”nde milli alay ve taburlar kurulmuştur.Bunların kumandanları daha önceden olduğu gibi sivil kimselerden oluşuyordu ancak yardımcıları muvazzaf subaylardan seçilmiştir. Bölük ve takım kumandanları, Akhisar ve Soma cephesinde daha ziyade Subaylardam meydana geliyordu. Böylece Milli Kuvvetler, belirli karargahları olan düzenli kıtalar haline dönüşmüştür. Kuzey Cephesinde çete teşkilatına pek rastlanmadığı gibi, kumandanların içinde efelikten, eşkiyalıktan gelen kimselerde yoktur. Bu sebeple gerek Akhisar, gerekse Soma Cephesi’ndeki birlikler tam bir askeri disiplin içindedirler. Çünkü; yöneticileri ya muvazzaf Subay , veya aydın kişilerden meydana gelmektedir. Yunan işgali karşısındaki tek dayanak olan silah, cephane ve malzeme yoklukları yanında Anzavur İsyanları ile de uğraşmak zorunda kalan Balıkesir Kuvay-ı Milliyesi; ilerleyen düşmanı durdurarak ve ayaklanmaları bastırarak; düzenli ordunun kurulması için bir yıllık zaman kazandırmıştır.Bir tarafta düşmala savaşarak halkın güvenliğini sağladıkları gibi, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasına uygun ortam sağlamışlardır.Derin bir tarih şuuruna sahip , fikir hareketliliği ve toplumsal canlılığı ile sivil bir arka planı olan Alaca Mescid toplantısı ve Balıkesir Kongreleri; tam bağımsızlık fikrinin gerçek temsilvisi olmuşlar, mandacılık fikirlerinin tartışılmasına bile tahammül etmemişlerdir.

Kahramanca mücadeleleriyle Balıkesirliler; Türk Milletinin işgal ve esareti asla kabul etmeyeceğini gür bir sesle dünya kamuoyuna duyurmuşlar ve tarihteki şerefli mevkilerini almışlardır. Bunlardan başka,Balıkesir’in işgalini takip eden günlerde, Sındırgı, Bigadiç, Gönen, Dursunbey,Savaştepe,Gördes,Demirci,Simav dağlarında iki yıla yakın bir süre düşmala mücadele eden Demirci Kaymakamı ve Akıncılar Reisi İbrahim Ethem Akıncı Bey ve kendisine bağlı müfrezeler, kurtuluşa kadar ordu ile bağlarını sürekli muhafaza etmişler, Balıkesir ve ilçelerini düşman işgalinden kurtarmışlardır.Ege’de kendini kurtaran, Milli müfrezeleriyle düşmanı tard eden tek şehir”BALIKESİR”dir. Bütün bu başarılarda Türk Milletinin yüksek askeri kabiliyeti yanında ; vatanseverlik, metanet, azim ve irade kuvveti gibi meziyetleri önemli rol oynamıştır. Başta aziz ATATÜRK ve SİLAH ARKADAŞLARI olmak üzere vatan ve istiklal mücadelesine baş koymuş,canlarını feda etmiş kanlarını dökmüş bütün şehit ve gazilerimizi ve BALIKESİR’in kahramanı; fedakar,vefakar ve vatansever “KUVAY-I MİLLİYECİ”lerini rahmet, minnet ve ebedi bir şükran duygusuyla yad ediyorum.

KAYNAKÇA
ÖZDEMİR, Bülent, YAĞCI Zübeyde Güneş, “Osmanlı’dan Cumhuriyete BALIKESİR” ,Yeditepe Yayınları, Balıkesir 2007 .
İLGÜREL, Mücteba ,BOLAK Mehmet Vehbi “Milli Mücadele’de BALIKESİR “, T.D.A.V , 1990.
ÖZDEMİR, Zekeriya, “BALIKESİR’de Milli Mücadele Önderleri” Balıkesir Belediyesi Yayınları.2001.
ÖZDEMİR, Zekeriya,”Milli Mücadele’de BALIKESİR Cepheleri”,Balıkesir Belediyesi Yayınları. 2001.
ŞİMŞİR, Nahide “BALIKESİR Şehri ve Tarihi Araştırmaları” IQ Kültür Sanat Yayınları. 2012.
ÇEVİK, Zeki “ Kuvay-ı Milliye Şehri BALIKESİR”, Karesi Belediyesi Yayınları. 2018.

Stratejik Hatalar ve Kaçınılmaz Harp

Türkiye’nin üzerinde bulunduğu Anadolu coğrafyası birçok ulusun hayalini kurduğu, birçok niteliğe sahip ender coğrafyalardan biridir. Hiçbir ülke bu denli stratejik bir derinliğe sahip değil. Sahip olduğu bunca nitelik Türkiye’nin laneti mi yoksa şansı mı? Diye düşünmeden edemediğimiz bir tarihi olaylar silsilesine sahip. Tarih burdan başlar, yazının icadı ile birlikte artık tarihte başlamıştır. İlk yerleşimlerin adresidir, aynı zamanda semavi dinlerden önceki inanç sistemlerinin yeşerdiği bir coğrafya. Konumu bu kadar önemli olan bir coğrafyaya hükmetmek kolay değil, bundan ötürü birçok medeniyetin kurulduğu ve sayısız devletin hayat bulduğu bir yer oldu, tarihin her evresinde Anadolu coğrafyası. Fakat öyle bir ulus var ki bu ulus bin yıldan fazladır bu toprakların tapusunu kimseye kaybetmemiş veyahut satmamıştır. Bu ulus ki Orta Asya’dan aldığı kökenlerini etno-genez olarak olmasa bile kültürel olarak korumuş ve hep geliştirmiştir. Bu ulusun boyundurluğu altında nice uluslar bulundu ve adil yönetiminden ötürü sadık kalıp, kaderlerini devam ettirdiler.

Türk Milleti, Anadolu’nun belkide yeryüzünde hayat son bulana kadar sahibi olacak tek milletidir. Hiçbir millet Türk Milleti kadar inatçı, güçlü ve teşkilatçı bir yapıya sahip değildir. Devlet tarihi olarak kesintilere uğrasa da asla etnik-kültürel ve teşkilatçılık tarihi olarak kesintiye uğramamış ve devletsiz kalmamış bir millettir. Bağımsızlık ateşinin ruhlarına derinlemesine işlediğini tarih bize saysız kez gösterdi. Bu uğurda sayısız can verdiler ama asla bağımsızlık değerlerini kaybetmediler.

Son dönemde Türkiye’nin çevresinde yaşanan gelişmeler gerçekten kaygı vericidir. Özellikle küresel anlamda değişmeye/değişme aşamasında olan güç dengeleri, haliyle dünya siyasi haritasını da kaygı verici bir şekilde endişeye sevk ediyor. Kasıtlı bir şekilde geri bırakılan özellikle İslam ve Afrika ülkeleri bu endişe verici güç kaymasını derinden hissediyor. Burda salt küresel güçleri suçlamak abeste iştigal olur. Geri kalmışlık bu coğrafyaların kaderi değil, bizzat üzerinde yaşayan insanların tercihidir diyebiliriz. İslam’ın ileriliğinin yerine arabın kirlettiği ve sonrasında yarattığı başka bir İslam dininin etkisi ile toplumlar geriye gitti. Bu coğrafyanın kaderi dersek büyük bir hata etmiş oluruz. Çünkü bilime yön veren birçok medeniyet burda kuruldu ve bir su dalgası gibi merkezden çevreye doğru yayıldı. İşte kader dersek o dönemlerin toplumlarına büyük bir haksızlık etmiş oluruz. Afrika coğrafyasına gelirsek, buralarda yine dini ya da kültürel çeşitliliğinden ötürü geri kalmıştır diyebiliriz. Çeşitlilik kabileleri birbirinden ayırmış ve bu ayrımcılık o denli noktalara gelmiştir ki kabileler birbirlerini katlederken ölçüt olarak bazen kulağı büyük veyahut dudağı kalın gibi fiziksel farklılıkları ön planda tutarak gerçekleştirmiştir. Kabilelerin bu tür varyasyonlardan kaynaklanan ayrılıkları, onların hiçbir zaman bir millet olgusu altında toplanmasına engel oldu. Doğal olarak beyazların bu coğrafyayı rahat bir şekilde işgal edip, yerleşmeleri için bir engel kalmamıştı. Siz içeride birlik olamayıp, aynı coğrafyada yaşamanıza rağmen birbirinizi düşman olarak bellerseniz, dışarıdaki avcı için yem olmanız kaçınılmazdır.

Türkiye son dönemlerinde üst üste yapmış olduğu stratejik hatalardan ötürü ( 20 Mart 2003 ABD’nin Irak’ı işgal etmesi ) çok kapsamlı bir ateş çemberinin içinde kaldı. Bunun farkında olmayan Türk halkı yakın zamanda gireceği yeni bir Kurtuluş Harbi ile ancak uyanabilecek. Yanlış hamlelerin gerekçeleri neydi? Bazı kimselerce bu coğrafyalardan toprak almak, bazılarınca ise ticareti canlandırmak adına imtiyazlar elde etmekti. Her ne gibi bir beklenti söz konusu olduysa bile anlaşılan o ki bu beklentilerin hiçbiri gerçekleşmediği gibi istikbalimizi tehlikeye atacak gelişmelerin yaşanmasına neden oldu. Ortadoğu çemberi uzun bir süre Türk egemenliğinde kalmış idi. Mısır’da Tolonoğulları’nın (868-905) iktidarı ile başlayan ve Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden silindiği 1923’e kadar süren Türk egemenliği, bu coğrafya ile bağların hep diri kalmasını sağladı. Bundan dolayı Türklerin burdan hak iddaa etmesi son derece doğal bir durumdur. Peki burdan hak edecek tarihi geçmişe sahip olduğumuz kadar, Siyasi, Ekonomik ve Askeri olarak güçlü müyüz? Bu soruların cevabını net bir şekilde verdiğimiz taktirde zaten hak iddaa ettiğimiz yerleri tekrardan topraklarımıza katmak zor olmaz. Fakat net bir cevap veremiyorsak, dolaylı olarak burdan hak almak adına yanlış politikalar uygulamak ne kadar doğru olurdu? Dünya’da Güç eski zamanlardaki gibi salt askeri güce dayalı değil: ekonomik, siyasi ve bilime daha çok sahip olan ulusların güçlü olduğunu dolayısıyla Güç’e de sahip olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye bunların hangisine sahip? Şu pozisyonda hiçbirine sahip değil, eğer sahip olsaydı Amerikan ekonomisinin gribal enfeksiyon geçirip aksırmasından, sanki zatüre olmuş gibi yataklara düşmezdik. Bilimsel olarak bunlara sahip olsaydık, sanırım bugün teknolojik ürünleri ithal eden değil, ihraç eden olurduk. Siyasi olarak sözü dinlenen bir ülke konumunda yer alsaydık, Doğutürkistan’da katliama maruz kalan Türk kardeşlerimiz için kamuoyu oluşturabilir ve Çin’in bu vahşetini engelleyebilirdik. Bunları yapabildiğimizi gören veya duyan var mı? O Halde belirttiğimiz gibi Güç unsuruna ulaşmış koşullara sahip bir ülke değiliz. Peki bu durumda ne yapmalıyız? İktidar, Osmanlı Devleti’nin Hasta Adam ilan edildikten kısa bir süre önce izlemeye başladığı Denge Politikasını izlemeye çalışıyor, bunda pek başarılı oluyor mu? Bazen evet ama genel itibariyle hayır demek doğru olacak. Birçok kez ABD’nin doğal müttefiki gibi hareket ederek son derece yanlış politikalar izledi. ABD için hiçbir zaman daimi dost ya da düşman ülkeler olmadı, sadece dönemin konjöktürüne göre şekil alan bir ABD diplomatik ilişkileri söz konusu oldu. Mesela dünyanın herhangi bir yerinde yapılan askeri darbeleri demokrasiye karşı bir hareket olarak görebiliyorken, Venezuela’daki askeri teşebbüsü açık açık destekledi. Onlar için ABD’nin çıkarları dışında hiçbir şeyin değeri yoktur. Bugün de Türkiye onun için bir müttefikten ziyade kullanıp atacağı bir ülke konumundadır. Bu kullanıp atma işlemi Türkiye’yi tamamen ateş çemberi içine aldığı zaman yapacağı işlemdir. Sırasıyla Irak’ın ve Suriye’nin işgali ve buralarda kurduğu askeri üstler, buraların geçici işgal yerleri olmadığını, kalıcı işgaller olup daha ileri hamleler için kullanacağını göstermekte. İran hamlesi şu anda beklenen bir hamle fakat bunun zamanı ne zaman olur tam olarak bilinmez ama Venezuela’daki karışıklık bir nebze olsun zamanın biraz daha geç tarihlerde olacağı hakkında ip ucu vermekte. Aynı anda birçok yerde rahat hareket edecek güce henüz erişmiş değil bundan ötürü işgal etmek istediği yerlere tek tek yoğunlaşmaktan yana ya da bir yere yoğunlaşırken diğer tarafı da içeride güçsüz düşürmek adına, ekonomik yaptırımları, içerideki terör gruplarını ya da muhalif grupları desteklemek gibi yollar izlemektedir.

Türkiye bu değişken durum karşısında öncelikle ekonomisini güçlendirmelidir. Derhal Global şirketlerin ülke içersindeki aşırı serbestliğini engellemeli ve halkını tıpkı 1940’lardaki gibi yerli malı kullanımına teşvik etmelidir. çiftçi güçlendirilmeli, yerli üretimi mümkün kılacak yatırımları arttırmalıdır. Şu anlatamadığımız husus ülkenin kaderini tayin etmekte, gelişmişlik elin malını tüketerek değil, kendin üretip kullanarak ve bunu ülkelere ihraç ederek gelişmiş olursun. Aksi halde tüketici dolayısıyla kendini yok eden bakterilerden farksız olursun. Ortadoğu politikasını tekrardan gözden geçirmeli, Suriye’nin mevcut yönetim kadrosuna saygı göstermelidir aksi halde Suriye’de birkaç parçaya bölünecek ve bu en çok Türkiye için tehlike arz edecektir. Daha öncede 1776 Karanlık Yeryüzün’de Doğdu yazımızda belirttiğimiz gibi Ortadğu ülkelerinin siyasi olarak parçalanması en çok Türkiye için sorun teşkil edecektir. Bu bölünmüşlük ve siyasi istikrarsızlık terör örgütlerinin burda rahat yapılanmasına ve Türkiye’ye karşı yapacakları eylemler için merkezi üst görevi görecektir. Sadece tehlike bu terör örgütlerinin olması değil aynı zamanda bunların devlet olmasına ( Kuzey Irak’taki kürdistan uydu devleti gibi ) yol açacak ve zamanla bu devletlerin güçlenmesi neticesinde Türkiye’deki etnik uzantılarını da isyana tabii tutarak, büyük karışıklıklara sebebiyet verecektir. Teröristlerin faal bir devletinin olması artık onları uluslararası arenada terör örgütü statüsünde bırakmayıp, ülke olarak tanınmalarına neden olacaktır.

2003’den beri özellikle dış politikada izlemiş olduğumuz yanlış stratejilerden vazgeçip, ülkemizin menfaati ve istikbali için doğru adımları atmak zorundayız. Türk Milleti’nin Anadolu’daki belkide yeryüzündeki varlığı Türkiye Cumhuriyeti’nin Güçlü olmasına bağlı. Bundan ötürü sadece ülke bütünlüğümüz için değil yeryüzündeki varlığımız için doğru işler yapmalıyız…

KUZEY’İN POLİTİK GÜCÜNÜN UNSURLARI

İnsanlık tarihi, Dünya’nın tarihine nispeten ufacık bir zaman dilimi ile sınırlanmaktadır. Dünya yaklaşık olarak 4.5 milyar yaşında olup, belli evreleri geçirdikten sonra, günümüz şeklini almıştır. Çekirdeğin içersinde bulunan aktif magmanın devir daimi ile yeryüzünde hayat mümkün kılınmakta. Bu devir daim atmosferi tutup, yeryüzünün sürekli bir şekilde, depremler ile yapılanmasını sağlamaktadır. İnsan ve diğer canlı türlerinin yaşamı bu süreklilikte yatıyor. Dünya, güneşin ekseninde dönen diğer gezegenlere nazaran, yukarıda bahsetmiş olduğumuz hususlardan ötürü, yaşamın olduğu tek gezegendir. En azından karbon dört yaşamlı canlılar için belirttiğimiz yaşam koşulları geçerlidir.

 

Buzul çağlarının bitişi iklimin daha ılıman hale gelmesini sağlamıştır. Ilıman iklim ise yaşayan bitki ve hayvan türlerinin çoğalmasına olanak vermiş, günümüzdekine benzer doğal bir ortam oluşmasını sağlamıştır. Arpa, buğday gibi bitkilerle koyun, keçi ve domuz gibi hayvanların yabani ataları bu ılıman ortamın flora ve faunasının arasına girmişler ve daha sonra insanlar tarafından evcilleştirilmiştir. Evcilleştirme ve tarımın bulunması sayesinde insanlık tarihinin ilk büyük devrimi olarak kabul edilen Neolitik devrim yaşanmıştır. İnsanlık tarihini kökünden değiştiren bir devrim olmasına rağmen dünyanın her yerinde aynı zamanda yaşanmamıştır. Bunun sebebi değişik iklim ve coğrafik koşullardır. Farklı bölgelerde yaşayan insanlar farlı zamanlarda bu devrimi yaşamışlardır. ( Robert P. Jackson, CAMPBELL-BİYOLOJİ )

 

Neolitik dönem coğrafik koşulların farklı olması nedeniyle dünyanın çeşitli bölgelerinde farklı zaman dilimlerinde ortaya çıkmıştır. Neolitik son buluntulara göre ilk olarak Güneydoğu Anadolu ve Yakındoğu’da M.Ö 11.000 yılında başlamıştır. Tarımın bilinen en eski izlerine sahip olan Yakındoğu, farklı coğrafik görünümler ortaya koymaktadır. Çünkü platolar ve dağlık alanlar çevrili bölgelerin yanı sıra, ağaçsız step alanlar Fırat ve Dicle’nin çevrelediği alüvyonlu ovalar bulunmaktadır. Bu tip coğrafik ayrımlar Neolitik dönemin gelişimini bölgeler açısından farklı zaman dilimine ayırmıştır. Güneydoğu Anadolu’da M.Ö. 11.000 yılda başlayan Neolitik dönem, Orta Anadolu’da M.Ö. 8500 yıllarında Batı Anadolu’da ise M.Ö. 6500 yıllarına rastlamaktadır. Afrika’da en erken Neolitik çağ Mısır Fayum’da M.Ö. 5000 yılında basit göçebe toplulukları ile ilk olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa’da ise, Macaristan’da Neolitik dönem M.Ö. 6000 yılarında başlamıştır. Yunanistan’da Erken ve Orta Neolitik dönem M.Ö. 4500-6000 yıllarına rastlamaktadır. Güneydoğu Asya’da M.Ö. 9000 yılları arsında başlarken, Batı Asya’da M.Ö. 5500-6000 yılları arsında basit göçebe ve ilkel tarım kültürleri görülen topluluklar yer almıştır. Japonya ve Kore’de pirinç ağırlıklı tarım yaklaşık 3000 yıl önce görülmüştür.  Orta ve Güney Amerika’da ise Neolitik döneme ait ilk kanıtlar yaklaşık 6000 yıl öncesini göstermektedir. ( Conrad Philip Kotak, İnsan Çeşitliliğine Bir Bakış )

 

Sözüne ettiğimiz Neolitik dönemin farklı yerlerde, farklı zamanlarda ortaya çıkması bölgeler arasındaki kültürel, bilimsel ve kurumsal gelişimleri zaman yönlerinden etkilemiştir. Belli bir zaman diliminde ilk ortaya çıktığı yerlerde avantaj olan Neolitik dönemin tarımsal üretimi, neden ilerleyen zamanlarda dezavantaja dönüşmüştür?  Özellikle siyasi açından bunun zararını, bu ilk bölgelerdeki toplumlar görmüşlerdir. Bu konuda bazı önemli hususlara değinerek, neden azınlıkta kalan bir kesimin, tüm dünya ülkelerini, siyasi ve ekonomik anlamda yönettiğini açıklamaya çalışacağız.

 

Yeryüzünün her bölgesi farklı olmakla birlikte, bazı bölgeleri insanlar için olumlu yaşam koşullarına sahip olabiliyorken, bazı yerleri ise olumsuz koşullara sahiptir. 0-30 kuzey-güney enlemleri arasında yer alan bölgeler, genel olarak yaşam için gerekli olan birçok unsurun ( besinler, elverişli iklim şartları, coğrafik koşulların uygunluğu. ) bulunduğu yerlerdir. Biraz daha kuzeye çıkıldığında ve güneye inildiğinde yine bu koşulların devam etmekte olduğu, fakat çeşitliliğin azalmakta olduğunu görüyoruz. Buna rağmen yaşamı devam ettirecek besinlere ve koşullara sahiptir. Bahsettiğimiz bölgelerde, kurulu olan günümüz devletleri, siyasi ve ekonomik anlamda, kuzeyde yer alan bölgelere oranla az gelişmiş olup, büyük bir kısmı kuzeyli ülkelerin sömürüsü durumundadır. Oysaki geçmişte buralarda yaşayan insanlar yukarda da değinmiş olduğumuz Neolitik devrimi gerçekleştirip, ( tabi bu belli coğrafyalarda olmuştur; Nil deltası, Ganj nehri, Dicle-Fırat, Sarı ırmak vs.) yerleşik hayata geçmişler ve ilk devletleri kurup, kültürel ve bilimsel anlamda ileri düzeye çıkmışlardır. Fakat belirttiğimiz gibi bu ilerleme, belli bir süreden sonra yavaşlamış ve tamamen durmuştur.

 

 

Ekvatoral bölgelerde yaşayan insanların, kuzeyde yaşayanlara göre daha pasif olması, bölgenin her türlü olumlu koşullara sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Buralarda yaşayanlar birçok şeyi, her hangi bir çaba göstermeden elde ettikleri için onları düşünmeye, farklı yollar aramaya sevk edecek her hangi bir olumsuz durum yaşanmamıştır. Bu pasiflik zamanla insanların yaratıcı düşünme yeteneklerini olumsuz yönde etkileyerek, onların üretim anlamında körelmelerine neden olmuştur. İklimsel koşulların iyi olması akabinde çeşitli meyve ve bitkilerin bol miktarda bulunmasını sağlamış olup, aynı şekilde tarımsal ürünlerin bolluğu, buralarda yaşayan insanların beslenme şeklini etkilemiştir. Protein bakımından zengin olmayan bu besinler, beynin gelişimini de etkilemiştir.  (Jared Diamond, Tüfek, Çelik ve Mikrop ) Kuzeyde yaşayan topluluklar ise hayatta kalma dürtüsü ile hareket ederek, hazır bir şekilde ulaşabilecekleri yiyeceklere sahip olmadıkları için sürekli av peşinde koşarak hayatta kalma mücadelesinde başarılı olmuşlardır. Bu süreç onların daha güçlü olmasını sağlamış, kırmızı et tüketimi ile beynin gelişimini olumlu yönden etkileyerek daha iyi düşünebilme, alternatifler bulabilme gibi yeteneklerini geliştirmiştir. ( Charles Darwin, Türlerin Kökeni )

Neolitik devrim ile özellikle nehir kenarlarında ve tarımın yapılabildiği verimli ovalarda ürünlerin bollaşması yanında nüfus artışını da sağlamış olup, köylerden müteşekkil olan yerleşimler, zamanla şehirlere dönüşmüştür. Bu dilimde devlet olma olgusu da filizlenmeye başlamıştır. Kültürel gelişim, bilgi birikimini sağlamış bunun yanında insan gücüne dayalı aletlerin icat edilmesini mümkün kılmıştır. İlk yerleşim yerlerinde bunlar yaşanmakta iken, iklim şartlarının ve coğrafik koşulların olumsuz olduğu bölgelerde ilkel yaşam devam etmekte idi. Hayatlarını devam ettirecek yiyeceklerin az bulunması nüfusun da kontrollü bir şekilde artmasına neden oluyordu. Neolitik devrimin de diğer bölgelere göre daha geç başlaması bir türlü istenilen nüfus artışını sağlayamıyordu. Besin yetersizliği ve sert iklim koşulları nüfus popülasyonun da artışlara değil de düşüşlere ve anne-baba’nın koruyabilecekleri kadar çocuk yapmalarına neden oluyordu. Zorunluluklardan kaynaklanan alternatif ürün arayışları kuzeyli toplumların gelecek nesillere aktarabildikleri güçlü genler sayesinde, yeni nesillerin daha güçlü ve dirençli olmalarının yanında, iyi bir analiz etme yetisinin oluşmasını sağlıyordu. Birikerek devam eden bu deneyimler zamanla kuzeyli toplumları, güneyli kesimlere hakim kılacaktı. Tabi ki bu yönetme olgusu sadece bu hususlara bağlanacak bir özellik değildir. Belli bir zaman diliminde bu eğilimde devam eden gelişim süreci, herhangi bir engelleme ile karşılaşmadan gelişimine devam etmiştir.

 

Antik dönemlerde Mısır uygarlığının matematik, astroloji gibi alanlarda gelişimi ve özellikle ege çevresinde yaşayan düşünürlerin yapmış oldukları çalışmalar, Dünya tarihinde kalıcı izler bırakacak olan birçok teknolojik ve bilimsel ilerlemenin temellerini atmıştır. Roma imparatorluğu bu bilgilerden ilham alarak sağlık alanında, kültürel, sanatsal ve ekonomik gelişim anlamında, bu kaynaklardan yararlanarak, büyük bir imparatorluk olma konusunda ilerlemişti. İslam dünyası ise, bu Latince kaynakların çevirisi ile bir ivme yakalayarak, kendi düşünürlerini yetiştirip, İslam devletlerinin güçlenmesini ve bilinen dünyanın birçok bölgesine hükmetmesini sağlamıştı. Özellikle semavi dinlerin etkisi ile toplumlar dinin yönlendirdiği şekilde gelişme eğilimi gösteriyordu. İlkel teknolojik gelişimler genel olarak savaş araç-gereçleri ve tarımsal üretimi sağlayacak aletlerin üretimi ile devam etmekteydi. Bundan ötürü savaşçı özelliğe sahip kavimler, ilkel silahların üretimi ve bunları iyi bir şekilde kullanmaları ile yine boşalan siyasi otoriteleri doldurabiliyorlardı. Tarihte kurulan ilk Türk devletleri bunların en iyi örneğidir. Bilgi birikiminin sürekliliği yeni düşüncelere yer veriyordu. Skolastik düşünce ile yoğrulan ve bunun karanlığı altında ezilen kavimler için güneş yavaş yavaş batı da kurulmuş olan son İslam devleti Endülüs Emeviler’in aracılığı ile yükseliyordu. Avrupa kavimleri karanlık ortaçağdan, aydınlanma çağına doğru yelken açmaya başladı, matbaanın Uzakdoğu Asya’dan getirilip, geliştirilmesi ile Skolastik düşünce yıkılmaya başladı. İnsanlar öğrenmeye başladıkça, yeni fikirler doğmaya başladı. Avrupa yine bir zorunluluktan dolayı, ticaretini canlandırmak için yeni yollar aramaya koyuldu. Böylelikle coğrafik keşifler başladı. Yön değiştiren yollar bazı önemli imparatorlukları gelecekte çöküşe götürecek olan sarsıntıların temelini attı ( Osmanlı İmparatorluğu, İtalyan kent devletleri, Akdeniz liman kentleri vs. ) Coğrafik keşifler ile sömürü düzeni kurulmaya başladı, bununla birlikte değerli madenlerin Avrupa’ya girmesi ile sermaye birikimi arttı. Bilginin ulaşabilirliğinin kolaylaşması toplumun kültürel ve bilimsel seviyesini kısmen arttırdı. Bu artış özgür düşünce ortamının doğmasını ve büyümesini sağladı. Rönesans ve Reform hareketleri, Skolastik düşünceyi tamamen ortadan kaldırarak, Avrupalı kavimlerin yükselişini kolaylaştırdı. Sermaye birikimi ilerleyen zamanlarda yeni üretimleri mümkün kılacak kıvılcımın atılmasını sağladı. 18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde kıvılcım alevlendi ve sanayi inkılabının temelleri atıldı. Buharlı makinelerin kullanılmaya başlaması ile teknoloji çağı için uçak pistten bir daha inmemek üzere kalkış yaptı. Avrupa devletleri, İngiltere öncülüğünde gelişen sanayinin yayılması ile Neolitikte göz bebeği olup birçok yerden önce her şeyin öncüsü olan coğrafyaların derin bir sessizliğe gömülmesini sağladı. Kuzeyin politik gücü şuan da devam etmektedir ve bu ezici bir üstünlük ile yoluna çıkan her şeyi ezip geçmekte.

 

Bu gücü sağlayan unsurları şu şekilde sıralar isek;

 

  1. Coğrafyanın olumsuz şartları kuzeylileri arayışlara yöneltti.
  2. Beslenme şekilleri uzun bir zaman diliminden sonra lehlerine oldu.
  3. Zorunluluk onları üretmeye yöneltti.
  4. Doğal şartların zorluğu her defasında bir sonraki nesli, bir öncekine göre güçlü kıldı.
  5. Sermaye birikimi, teknolojik ilerleme için ana kaynak oldu.
  6. Bilgi birikiminin, özgür ortam bulduğunda ortaya çıkması ivmeyi hızlandırdı.
  7. Bazı inançların egemen güç olmaya teşviki, toplumları daha çok çalışmaya sevk etmesi.

1776 KARANLIK YERYÜZÜNDE DOĞDU

[metaslider id=1582]2  Aralık  1823’de, ABD Başkanı James Monroe‘nin, kongreye sunmuş olduğu Monroe Doktrini ile ABD, Avrupa’nın Amerika kıtası üzerinde bulunan herhangi bir yeri işgal etme eylemine karşı çıktığını belirterek, buralarda yaşayan ulusların kendi kaderlerini çizme konusunda bağımsız olmaları gerektiğini bildirmiş, aynı şekilde ABD’nin de Avrupa da yaşanacak olan herhangi bir siyasi olaya müdahil olmayacağını garanti etmiştir. Nitekim ABD’nin Avrupa siyasi arenasına müdahili 1. Dünya savaşına kadar gerçekleşmemiştir. 1. Dünya savaşında ise kendi siyasi bütünlüğünü korumak adına, Rusya’nın Alaska üzerinden yayılma politikasına karşı, savaşa girmiş ve öncesinde Wilson Prensiplerini yayımlamıştır. Bu zamana kadar geçen süreçte, ABD yalnızlık politikasını devam ettirip, Amerika kıtasında oluşan siyasi boşluğu doldurmuş ve kıta üzerinde bulunan diğer ülkelere karşı yayılma politikası izlemiştir. 1. Dünya savaşında yayımlamış olduğu Wilson prensiplerine, gerekli hassasiyet gösterilmediği için ABD tekrar kabuğuna çekilmiştir. Bu dönemde ABD ekonomik anlamda güçlenmeye başlamış, özellikle sanayi alanındaki ilerleme seri üretimi mümkün kılmış, buna bağlı olarak birçok alanda gelişme göstermiştir. 1. Dünya harbinden bitik çıkan ülkelere kredi açmıştır. İngiltere ve Fransa gibi ülkeler bu savaşın, yol açtığı tahribatı tamir etmek için büyük bir borcun altına girmiştir. Bu borçları ABD den alıp, ülke içersindeki tahribatı onarmışlardır, faturasını ise savaştan yenik çıkan; Almanya, Avusturya ve Osmanlıya yüklemişlerdir.  Bu ekonomik kriz yakın zamanda dünya tarihine kara Perşembe olarak geçecek olan 1929 ekonomik buhranının temelini atmıştır. Dünya genelinde yaşanan bu ekonomik çöküşün birçok nedeni olmakla birlikte ABD’nin, Avrupa ülkelerine vermiş olduğu borcu zamanında tahsis edememiş olması ve Almanya da yaşanan hiper enflasyon, yaşanan krizin ana unsurlarından ikisidir.

 

Buhran süreci, dünya siyasi tarihine kalıcı izler bırakacak olan, siyasi oluşumların filizlenmeye başlamasına neden olmuştur. Bildiğimiz üzere Almanya da Naziler, İtalya da Faşistler yükselmeye başlamış, kutuplaşma hat safhaya ulaşmıştır. Yeni görüşler ve hareketler, ulusların bağımsızlığını tehdit etmeye, güçlü olan ülkelerin çıkarları doğrultusunda sömürge alanlarını genişletmek için hareket etmelerine olanak sağlamıştır. Bu doğrultuda 2. Dünya savaşının zemini hazırlanmıştır. 1939’da başlayıp 1945’te son bulan bu dünya harbinde, siyasi haritalar yeniden şekillenmiş olup, siyasi otoriteler değişmiştir. Güneşin batmadığı büyük Britanya imparatorluğu eski kudretini kaybetmiş, yerini çift kutuplu bir düzene bırakmıştır. ABD, siyasi arenada yer almak için Pearl Harbor baskınını bilmesine rağmen, ( Levan Pavnos Dabagyan, Pearl Harbor’dan Hiroşima’ya ) Japonların bu saldırısına göz yummuş ve 2. Cihan harbine girerek, emeli olan dünya hükümranlığına yelken açmıştır.

 

1951 Marshall yardımı ile Avrupa’ya kalıcı olarak girmiş, Sovyetlerin yayılma politikasına karşılık, Avrupa ülkelerini kendi safına çekmiştir. Sovyetlerin dağılacağı 1991’e kadar siyaseti, Avrupa ülkelerine hakim olmak, onların Sovyetlerin egemenliğine girmelerine engel olmak, olmuştur. Sovyetler den sonra ise Ortadoğu ve Orta Asya’ya yayılmak için başta Türkiye olmak üzere bazı ülkeleri kendilerine üs olarak kullanmıştır. Bush’ un Ortadoğu projesi, Marshall planının genişletilmiş halidir. Bu kapsamda Ortadoğu da 1. Dünya savaşından sonra, egemen güç İngiltere’nin çizmiş olduğu, siyasi haritayı tekrardan çizip var olan siyasi bütünlükleri parçalayarak yönetmeyi esas almıştır. Bu kapsamda ilk iş Sovyetlerin dağılması ile Orta Asya’da oluşan boşluğu doldurmak için 11 Eylül 2001’de New York’da ki ikiz kulelere saldırı olayını gerçekleştirmiş ve akabinde Sovyetlere karşı kendi beslediği Usame Bin Ladin önderliğindeki El Kaide terör örgütü hedef gösterilerek, Afganistan işgal edilmiştir. Buradaki tek amaç zengin yer altı kaynaklarına sahip olmak için Afganistan bir üs haline getirilmiştir. Bu durumda Rusya’nın yanı sıra Çin ve Hindistan da bu durumdan rahatsız olmuştur. 1996’da Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın çabaları ile kurulan Şangay İşbirliği Örgütü, üyelerinin sayısını arttırmaya yönelik girişimler başlatmışlar ve 2001 yılında Özbekistan’da bu birliğe dahil olmuştur. Temelde işbirliği için kurulan bu örgütün asıl amacı ABD’nin Orta Asya da elini kolunu sallayarak izlediği yayılmacı politikasına karşı koymak için oluşturulmuştur. Gelecek asır içersinde ciddi anlamda bir güç olabilir.

 

Günümüz Ortadoğu’sunda yaşanan savaşların temelinde ABD’nin bu projesi yatmaktadır. Irak’ın bölünmesi ve uydu bir kürdistan’ın oluşturulması, aynı şekilde Suriye’nin parçalanmak istenmesinin temelinde yatan neden budur. Ülkemizin yanşanan bu siyasi olaylarda ya iyi bir yer edinmesi gerekir ya da kendi önderliğinde bir birlik kurup dini ve ırkı bağlamında üyeler edinmelidir. Aksi halde tarafsız kalması sağlanamaz, bulunduğu jeopolitik konum bunu göstermektedir. Asırlardan beri süre gelen bu durumun başlıca nedeni bahsettiğimiz üzere jeostratejik öneminden kaynaklanmaktadır. Türkiye bir kavşak noktasında yer almakta, doğu ve batının sentez noktasıdır. Ne tam doğulu nede tam bir batılı devlet olabilmiştir. Ülkemizin çevresinde yer alan sorunların ana nedeni ise yer altı zenginlikleridir. Batılı devletlerin özellikle ABD’nin Ortadoğu havzasında ve Bakü civarında yer alan petrolün kontrolünü ele almak için bir takım geliştirdiği projelerden dolayı çatışmalar yaşanmakta ve uydu devletçikler meydana getirilmektedir. Bu kapsamda Arap baharı hikayesi çıkarılarak yönetici konumunda yer alan ve daha önce kendilerinin başa getirmiş olduğu kişilerle, işleri bittiği için halkın demokrasinden yana olduğunu kamuoyuna lanse ederek, buralarda gerçekleşen ve yönetimi devirmek isteyen muhalif kesimleri desteklemiş ve yönetimin devrilmesi konusunda muhaliflere yardımcı olmuştur. Sonrasında ise bütün halinde olan ülkeler bölünüp etnik köken farklılığı ön planda tutularak kendi yönetimlerini başa getirmiştir. Irak’a götürülen demokrasi(!) Bunların en bariz örneğidir. ABD ve İngiltere’nin büyük petrol şirketleri yeni kurulan yönetimler tarafından tanınmış ve ticari anlaşmalar yapmış olması Irak’a neden demokrasi götürülmek istendiğinin yanıtıdır. ABD 1991’den beri Dünya’yı tek başına yönetmektedir, bunu inkar etmek kimseye herhangi bir fayda sağlamaz. Bugün ABD istediği için birçok ülke de başa gelen hükümetler devamlılığını sağlamakta. Küresel bir güç olan ABD bunu her türlü yolla yapmaktadır. ABD’nin küresel bir güç olmasını sağlayan birçok etmen vardır; eğitim açısından her ülkeden insanı kendine çeker, yaşam standartlarının yüksekliği oraya nitelikli insanların göç etmesini sağlar, küresel ekonomideki pazarı kendi kültürünü insanlara empoze etmesinde olanak sağlar, bilimsel anlamda yapılan deneylere öncülük etmesi ve desteklemesi bilim insanlarını çeker, ülke içersinde yasaların ve hukuk’un işlemesi konusundaki güvencesi insanları çeker. ( Josep S. Nye Jr, Amerikan Gücünün Paradoksu )

 

1776 da kurulan ABD’nin küresel bir güç olup, ülkelerin kaderini tayin etmesi nasıl sağlandı, ne tür aşamalardan geçerek bu noktaya geldiği iyi analiz edilmeli ve ona göre hareket edilmelidir. Aksi halde onun yönetiminde uydu bir devlet ya da sömürüsünde olan bir devlet olmak kaçınılmazdır. Türk milleti olarak geçmişimizden yana övünmeyi bir kenara bırakıp, Asya’dan bu yana gelmiş geçmiş tüm atalarımızın ulaşmış olduğu kudrete ulaşmanın yollarını araştırmalı ve gerekeni yapmalıyız ancak bu şekilde atalarımıza saygı göstermiş oluruz.

İki Kutuplu Dünyaya Dek Türkiye-ABD Münasebetlerine Bakış

Yıllardan 1774’tür ve Avrupa’ya, bilhassa Büyük Britanya İmparatorluğu’na meydan okuyan bir Birleşik Devletler topluluğu 13 koloni ve 50 eyaletten müteşekkil bağımsızlığını ilan eder. 1783, bu  kolonilerin bağımsızlık mücadelelerindeki ilk emin adımın neticesidir nitekim İngiltere’ye mukabele etmiş, ardından kâh işgal kâh satın alma suretleriyle sınırlarına sınır katan bir ABD karşımıza çıkar. Tüm dünyanın ve dolasıyla Devlet-i Âliyye’nin ABD’yi tanımaya başladığı safha tam olarak burası sayılabilir.

     Yaklaşık 218 yıllık tanışıklığımızın tohumunun atıldığı yıl olan 1800, III. Selim döneminde Erhan Afyoncu’nun da bir köşe yazısında belirttiği üzere George Washington gemisinin Cezayir dayısına (Mustafa Paşa) yıllık haracını getirdiğinde, dayının padişaha armağanlar götürülmesini arzu etmesi neticesinde – kaptan vaziyetten hoşnutsuz da olsa-  denilebilir ki cebren, yola çıkacaktır. Bunu izleyen süreçte ise 1830, ilk resmî münasebetin tesis edildiği sene-i mühimmedir.  II. Mahmut ve Andrew Jackson arasında husûle gelen Osmanlı- ABD Ticaret ve Seyr-i Sefain Anlaşması ‘nda Devlet-î Âliyye  ABD’yi Cemâhir-i Müttefika-i Amerika diye adlandırmıştır. 9 maddelik ve Türkçe kaleme alınan bu mütâreke ile Birleşik Devletler, vatandaşlarının bulunduğu her şehirde konsolosluk tesis etme, Osmanlı sularında düşük gümrüklü ticaret pâyesini elde etmiştir.

     George Washington ile başlayan ilişkiler, Monroe’nin infirat politikasından ötürü malumunuz veçhile siyasî denilebilmekten ziyade çokça ticarîdir. Ve dikkate değer yek diğer husus olarak 1909’a yani II. Abdülhamid’in tahttan bertaraf edilmesine dek ABD’nin dünya siyaset literatüründe orta dereceli  bir yerde varlığını sürdürdüğüne işaret etmek yanlış olmayacaktır. Zira düvel-i muazzama dahil olmak o dönem için realpolitikte, beynelmilel mevzulardaki hakimiyet  yarışında dünya üzerinde söz sahibi olmanın ve prestij kazanmanın en açık ifadesiydi.  Alışılmışlığın haricinde ve politik gücün ekseninde ABD kırılma noktasını işte Osmanlı ile arasındaki maslahatgüzar anlayışından sefîr-i kebir (büyükelçilik) teamülüne geçmek suretiyle yaşamıştır. Denilebilir ki ABD bundan böyle düvel-i muazzam olma yolunda koşu bandına çıkmıştır. Misyonerlik faaliyetlerinin ülkemiz topraklarına tohumlarının –daha çok ABD tarafından ve daha çok İngiltere desteğiyle- atılmaya başlandığı 19. yüzyılın ikinci yarısı göz önüne alınırsa bugün de Rahip Brunson Hadisesi’ne kaynaklık eden  unsurlar daha sıhhatli irdelenecektir.  ABD bu uğurda, o gün de Ermeni diasporasını kullanmaktan bir an için imtina etmemiştir. Diplomasinin ve iş birliğinin mâziye mukayeseyle bir adım öne çıktığı Yeni Çağ’ın politik nizamına uzanan yolda, tâbii şartların ve devletlerin dâhilen ve haricen yansıyan dinamiklerinin ve millî programlarının, hedef haritalarının, demokratikliğin ve lâikliğin çağdaş zeminde yeri  büyüktür.

  1. Kemal’in Atatürk olarak vasfedildiği yıllarda Cumhuriyet’imizin yegane şiarı umûmiyetle ulusal bağımsızlığımıza zarar verilmediği, millî menfaatlerimize leke düşürecek herhangi bir hamle ile burun buruna gelmediğimiz takdirde “Yurtta sulh, cihanda sulh” idi. 1917’de Osmanlı’nın harp ilanında bulunmadığı halde Almanya’nın baskıları neticesinde Amerika ile sekteye uğrayan diplomatik ilişkiler, yerini Atatürk döneminde istikrarla tatbik edilen ilkelere ve denge usulüne bırakmıştır. Yaşanan birtakım tatsızlığın can sıkması, Amerikan okullarının siyasal bir problemken artık sosyal bir boyut da kazanmasıyla çözüme verilen ehemmiyet artmış, 1930 başından sonra bu problemlerin ortadan kalkması kolaylaşmıştır. Atatürk’ün Wilson’un halefleriyle  temasları daima mesafelidir . Yanı sıra Roosevelt’in sevgisine ve takdirine mazhar olduğu, aralarında geçen mektuplaşmalardan, Roosevelt’in pul koleksiyonculuğuna duyduğu merak neticesinde ortaya çıkan diyalogtan anlaşılmaktadır.

     İsmet İnönü döneminde olgunlaşan Cumhuriyet’in  ABD ile ilişkilere yansıyan bölümünün omurgası, şüphesiz ki II. Cihan Harbi’dir. Her ne kadar Türkiye, fiilen savaşa iştirak etmiş değilse de harp yıllarının çetinliği iktisâdî meseleden bağımsız düşünülemez olmuş, halkın geçim noktasında belki de o vakte dek görülüp görülebilecek, dayanılması en güç mücadeleyi vermesini zorunlu kılmıştır. 1945’te Mihver Devletlere şeklen savaş ilan etmek kaydıyla BM’ye dahil olabilmiştir. Türkiye’nin komşu çevresini tesiri altına alan Komünist ideoloji Türkiye için tehlikedir.  Sovyetlerin, Türkiye’nin buhranından istifade etmeye kalkışması, dünyanın ABD ve Sovyet güçlerinden birinin etrafında toplandığı iki kutuplu dünyada  1945 sonrasında Türkiye’nin ABD ile temâsında itici kuvvet unsurudur.  Türkiye de bu hengâmede ABD’nin desteğine ihtiyaç duymuştur. Stratejik uzlaşmanın arka planında, politik yaklaşımları dış politikada belirleyen işbirliği, güvenlik tesisi gibi mefhumlarken iç politikada demokrasi ve lâiklik meselelerine yönelik tartışmalar gündem halini almıştır. 1947’de imzalanan Truman Doktrini ile ABD, Batı Bloku ile samimiyetini artırmıştır. CHP iktidarının tutumu pek tabii, ABD ile iş birliğinin ziyadeleşmesine dönüktür. Şüphesiz ki İnönü dönemi (1938-1950) ABD-TR ilişkilerinin gelişiminde tarihsel süreçte mühim bir dönemeçtir.

     27 yıllık kesintisiz CHP yönetiminin ardılı olarak iktidara seçildiği ilk yıldan itibaren DP hükümeti, iktisâdi bakımdan yol kat etmiş, bunu ABD’nin  yardımları neticesinde başarı olarak elde etmişti. DP’nin iktidara gelmesi beraberinde ABD ile yakınlaşmaların kuvvetini artırdı ve Türkiye Avrupa devletleri arasında kendisine mahal edinmek gibi aslında uzun vadede pek de akıllıca sayılamayacak, geleceği ve âkıbetini öngörmekten yoksun hamlelerle programına işlevsellik kazandırma gayesindeydi.

     Uluslararası yakınlaşmalar DP için vazgeçilmez bir husustur. 1947’de Avrupa’nın Komünizm’le mücadelesinde Avrupa’yı ekonomik açıdan kalkındırmak için ABD Dışişleri Bakanı George Marshall’ın  ortaya attığı Marshall Planı, bilindiği üzere ilk etapta Türkiye’yi içine alan bir oluşum değildir. Türkiye’nin geri çevrilen ilk başvurusu, âhirinde bu defa Türkiye’yi doğrudan ABD hükümetine başvurmaya sevk etmiş ve Ankara’da görevli ABD büyükelçisinin müdahaleleri ile bu doğrultuda bir rapor hazırlanmıştır. ABD, bu rapora müspet yanıt vermekte gecikmemiş ve Türkiye Marshall Yardım Paketi’nden faydalanmaya hak kazanmıştır. Türkiye’nin ABD ile diyalog meselelerinden diğeri NATO’ya giriştir. Batı’nın antikomünist tarafta savunma organı olan NATO’ya Türkiye’nin ilk başvurusu 1950 yılındadır ve İngiltere, Norveç gibi ülkelerin karşı çıkmasından ötürü başvurudan umut edilen sonuç alınamamıştır. Türkiye’nin askerî gücünün farkında olan ABD, NATO’ya dahil edilmesinin ön koşulu olarak BM devletlerinden biri olan Türkiye’den Kore Savaşı’na gönderilmek üzere asker sevkiyatı istemiştir. Senatör Cain bu işin sözcülüğünü Türkiye’ye Temmuz 1950’de gelerek yapmıştır. Anayasaya göre harp kararında Meclis onayı icap ederken Şevket Süreyya Aydemir’in İkinci Adam adlı kitabında yer alan malumata göre DP Meclis’ten onay almamıştır.  18 Temmuz 1950’de Yalova’da toplanan bir heyet, Kore’ye asker göndermek hususunda karar kılmıştır. İsmet İnönü’nün şahsî görüşünün alınmaması bu konudaki tepkisini haklı çıkarır türdendir. Oysa bilinen odur ki Tahsin Yazıcı komutasında gönderdiğimiz 4500 kişilik tugayın önemi, bugün Korelilerin hürmetiyle sabittir.  NATO üyeliği ile Türkiye, Batı eksenli politikasıyla kendi güvenliğini kısmen teminat altına alsa da Sovyet tedirginliğinden 1964’e kadar söz etmek mümkündür.

     Sonuç olarak: DP dönemi millî bağımsızlığımızdan pek çok taviz verildiği, tavizlerin şartlanmışlığa dönüşmeye başladığı, temkinin elden bırakıldığı, Menderes hükümetinin İnönü ile demokratiklik ve lâiklik olgularında şahsî rekabetlere yenik düştüğü bir tarihî hezimetle sonuçlanmıştır.  Enflasyon artarken halkın ekonomik rahatsızlığı toplum içinde ifade edilmesi kolaylıkla mümkün bir vaziyet halini almıştır. Zira DP’nin orta sınıfı ve ziraatı merkeze alarak hazırladığı ve icraata geçirdiği parti programı, şehirlerdeki halkın gereksinimlere münasip yanıtı verecek niteliklerden yoksundur. Bunun uluslararası arenada mukabili Türkiye’nin pozisyonunu zedeleyecek sûrettedir.  Dr. Haktan Birsel, bu hususu “Türkiye’nin siyâsî politikası ekonomik politikasıyla karışmış gibidir.” şeklinde izah eder.  DP’nin Balkanlar’da ve Yakın Doğu’da paktlar sayesinde birçok devletle müttefiklik yolunda ilerlemesinde Batıcılığının etkisi azâmi derecededir. Türkiye, Orta Doğu acunundaki bağımsızlık faaliyetlerinden desteğini esirgemesi neticesinde oradaki birçok halkın da düşmanlığını böylelikle kazanmıştır. Atatürk döneminde gözetilen devletler arası denge, bu dönemde yerini ABD’nin güdümünde  bir tutuma bırakmıştır demek, mevzunun icmalini ihtiva eden bir cümle olacaktır.

                                                                                                                                                          

Gamze Şentürk

KAYNAKÇA

Afyoncu, Erhan, “Haberler”, Sabah, 14 Mayıs 2017, Web, 27 Kasım 2018.

Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-38/ataturk-doneminde-turk-amerikan-iliskileri (ET: 27.10.2018).

Birsel, Dr. Haktan, “Demokrat Parti Dönemi Türk Dış Politikası ve Bu Politikanın Dinamiklerine Etki Eden Dış Gelişmeler” (Basılmamış Tez) Mustafa Kemal Üniversitesi,  Hatay.

DFT Tarih, (28 Ağustos 2018), Türk-Amerikan İlişkileri: Osmanlı Devri [Video Dosyası].

 https://www.youtube.com/watch?v=dMTe8LMrE7E&t=167s  adresinden elde edilmiştir.

Dipnot (Tarih Programı), CRITURK Televizyonu (Ekim 2018).

Teke Tek Özel (Tarih Programı), Habertürk Televizyonu (05.08.2018).

Karpat, Kemal, Kısa Türkiye Tarihi, Timaş Yayınları, İstanbul 2013.

Meydan, Sinan, “Yazarlar”, Sözcü, 27 Kasım 2017, Web, 27 Kasım 2017.

San, Burcu, “Tarihten Bir Sayfa”, http://tarihtenbirsayfa.blogspot.com/2009/05/ataturk-doneminde-turkiye-abd.html, y.y., 3 Mayıs 2009, Web, 26 Kasım 2018.