OTRAR HADİSESİ

Çin, zenginliği ve türlü ticaret çeşitliliği ile öteden beri yakın şarkın kudretli devlet adamlarını cezbeden büyük ülkelerden biri olmuştur. Sultan Muhammed de İran ve Maveraünnehir fütuhatını tamamlayarak etrafında kendisiyle boy ölçüşecek hükümdar kalmadığına hükmettiği zamanlarda Çin ile esaslı surette ilgilenmeğe başlamıştı. Harezm ile Uzak-doğu arasında gidip gelen tüccarlardan bu hususta yeterli derecede bilgi edindiği ve onu bu muazzam kıtanın işgalini düşünmeye kadar götürmüştü. Harezmşahlar devleti erkânından İmâdü’l-mülk Tâcü’d-din Debîr-i Gâmî’ye göre; Sultan Muhammed Çin’in fethini aklına koymuş; uzaklığı, harekât zorluğu gibi ileri sürülen zorluklar dahi onu bu fikrinden vaz geçirmek için yeterli olamamıştır ayrıca Moğol imparatorluğunun batı hududu Cebe’nin Güçlük’ü bertaraf etmesiyle Harezm sahasına kadar dayanmış bulunuyordu. Böylece Moğollar bir Türk-İran imparatorluğu olan Harezm imparatorluğunun sınır komşusu oldu. Harezm bölgesinin uluslararası ticarette oynadığı rol önemlidir. Çünkü Çin ile Akdeniz dünyası ve Hindistan ile Güney Rusya arasındaki kavşakta yer alan Harezm, doğudan, batıdan, kuzeyden ve güneyden gelen ticaret kervanlarının buluşma yeriydi. Barthold, yerinde bir ifadeyle “Harezm bölgesinin bozkır ticaretindeki rolünü Britanya adalarının deniz ticaretindeki rolüne benzetmektedir”. Uygurlar ve Çinliler ile ticaret yapan Harezmli tacirlerden, Kuzey Çin’in Cengiz Han tarafından fethedildiği öğrenilmişti.

Çin, çok uzun süreden beri Müslümanların düşlerini süslüyordu. Harezm İmparatorluğunun başındaki kişi Muhammed Şah durumu tahkik etmek, Moğolların gücünü öğrenmek ve nitelikli bilgiler almak için Cengiz Han’a Seyyid Bahâü’d-din-i Râzî başkanlığındaki bir heyeti Çin’e gönderdi. Elçi Seyyid Bahâü’d-din-i Râzî, Cengiz Han’ın Uzak Doğu’da bulunduğu sırada geldi ve iyi karşılandı. Cengiz Han, Bahâ ü’d-din-i Râzî ile görüşürken, kendisini şarkın, Harezmşahın da garbın efendisi olduğunu söylemesinden anlaşılan Cengiz Han, Harezmşahla dostluğunun oluşmasını umut etti ve kurulacak sulh neticesinde her iki tarafın da kervanlarının serbestçe gidip gelmelerini memnunlukla karşılayacağını, ticaret kervanındaki insanların imparatorluğu dahilinde tam bir emniyet içinde bulunacağını bildirdi. Ancak Muhammed Şah, Cengiz Han’ı ticaret ortağından daha çok bir rakip olarak görüyor ve bu yüzden ekonomiyle pek fazla ilgilenmiyordu. Cengiz Han, Şah’ın elçisine karşılık olarak tüccar kervanı eşliğinde bir elçi gönderdi. Cengiz Han, anlaşma şartlarını tayin ve münasebetleri geliştirmek maksadıyla Mahmudü’l – Harezmî, Ali Hâcc-i Buhârî ve Yusuf Kenkâ-i Otrarî adlı elçilerini, Sultanın elçisiyle birlikte Harezm’e gönderdi. Ticaret kervanı ve elçi 1218’de Maveraünnehir bölgesine ulaştı.

Bunlar Cengiz Han tarafından Sultana hediye edilmek üzere, Çin dağlarından çıkarılmış deve hörgücü, cesametinde ve ancak bir araba ile nakledilen altın külçesi, Çin kumaşları ve saireyi yanlarında götürmüşlerdi. Heyete refakat eden bâzirgânların da maden külçeleri, akik taşları, misk, Torku denilen ve beyaz deve tüyünden mamul olup parçasının fiyatı en aşağı 50 dinar eden kıymetli kumaşlar ve çeşitli ihraç maddeleri vardı. Şah, elçiyi yakından sorgulayarak üstünlük tasladı. Bar Habraeus’a göre Moğol elçisi bu durum karşısında altta kalmadı: “Bundan böyle dünyanın tüm ülkeleri arasında barış olmasını ve tüccarların korkmadan gelip gidebilmelerini, zengin ve yoksulların barış içinde yaşayabilmeleri ve Tanrıya dua edebilmelerini emrediyoruz” dediğini bildirilmektedir. Ukuna’nın başkanlığındaki Moğol elçilik heyeti 450 kişilik ticaret kervanıyla birlikte, Harezmşahlar devletinin hudut şehri olan Otrâr’a geldiği zaman vali tarafından durduruldular. Otrâr valisi, Terken Hatun’un akrabası, Nesevî’ye göre Sultanın dayızâdesi, Ebû’l-Gazi’ye göre Terken Hatun’un amcası oğlu olup, Gayir (veya lâkabını taşıyan Yınâl (İnâl) veya İnalcık idi. Maiyetinde 20 bin süvari vardı. Gelen kafilenin bütün mallarına el koydu ve hepsini katletti, zengin mallara el koydu. Kervanın katledilmesi konusunda iki farklı görüş bulunmaktadır; ilk görüşe göre vali bunu açgözlülükten dolayı yaptığını söylerken diğer bir görüşe göre ise kervanda casuslar olduğunu söylediği için hükümdarın emriyle yaptığı yönündedir. Ancak kaynaklarımız istisnasız cinayet diye bildirdikleri bu katliamda hepsi Müslüman olan tacirlerin Kayır-han’ın servet hırsına kurban gittikleri konusunda hemfikirlerdir. Ancak Sultanın ne dereceye kadar bu katliamın içinde olduğu konusunda ise bir ayrılık görülmektedir.

Otrar faciası ile Muhammed Şah’ın karşı karşıya kaldığı meseleler ciddi bir şekilde gelişim gösterdi. Çünkü Şah iki suç işlemiştir, Moğolların bir elçisini öldürmüş ve ticaret anlaşmasını bozarak savaşa davetiye çıkarmıştır. Moğollar bu cinayetlerin ve küçük düşürülmelerinin intikamını almaktan geri kalamazdı. Cengiz Han, ordusunu Çin savaşına hazırladığı özenle hazırlamıştır. Barthod’un 150.000 ile 200.000 kişi, Müslüman kaynaklarında ise 600.000 ile 700.000 kişi olarak tahmin ettiği çok büyük bir ordu toplamıştı. Bu dönemde Moğollar kaleleri hücumla almaya muktedir olmadıkları görülmüştü. Şayet Muhammed’in stratejisinin sebebi buysa büyük bir hata yapmıştı. Çünkü Cengiz Han’ın emrinde ona yardıma amade Çinli askeri mühendisler vardı. Moğolların Türkistan seferinde kullandıkları mancınık gibi bazı muhasara makinelerini gerçekten Çin’den mi getirdikleri yoksa mahallinde Çinlilerin nezareti altında Müslüman teknisyenler tarafından mı yapıldıkları açıklığa kavuşmamıştır. Bilinen husus bu makinelerin birçok kere kullanıldıklarıdır. Makineler kullanılmadığı zaman Moğollar, Otrar ve Buhara gibi müstahkem şehirlerin muhasarasında hendekleri, toprak ve taşlarla doldurmak ve surlara yaklaşmak için yollar yapmak gibi daha basit çareler ve taktikler kullanıyorlardı. Muhtemelen bu işleri Çinli mühendisler veya Çinlilerin eğittiği Moğollar yönetiyordu.

Cengiz Han 1219’da ordunun yönetimini eline almak için Balkaş Gölü’nün güneydoğusuna Karluklar bölgesine geldi. Harezmliler istila olasılığı karşısında paniğe kapıldılar. Birçok kişi Muhammed’e hücum etmesini önermişti. Şah, Fergana geçitlerini ve Sır derya hattını savunmak için birlikler yerleştirerek imparatorluğun kuzey ve kuzeydoğusunu güvence altına almaya, merkezi düzenini, Semerkant’ı hareketli bir kavşak olarak alıp Maveraünnehir’e yerleştirmeye karar verdi. Cengiz Han Otrar önlerine Eylül 1219’da geldi ve burada oğulları Çağatay ve Ögedey’i on binlerce asker ile Otrar’ın ele geçirilmesi için bölgede bıraktı. Cuçi’yi Hocent yönünde, Tuluy’u ise Buhara taraflarına gönderdi. Otrar’ın muhasarası beş ay sürdü. Nihayet kent Moğollar tarafından çevrildi ve halkı esir alındı. Otrâr kalesi tamamen tahrip edildi. Yaşı genç, güçlü olan kişiler canını kurtarmış ve yardımcı sıfatı ile Moğol ordusuna alındı. Sadece sanat erbabı yerlerinde bırakılmıştı. Ele geçirilen ve tutsak edilen İnalcık Cengiz Han’a gönderildi ve orada Kök Saraydâ öldürüldü Nesevî’ye göre, Cengiz Han İnalcık’ın gözlerine ve kulaklarına eritilmiş gümüş akıtılmasını emretmiştir.

ŞEYH SAİT İSYANI (PİRAN OLAYI-GENÇ HADİSESİ)

Erken patlayan bir kurşun ile adı Piran veya Genç Hadisesine olarak anılan Şeyh Sait İsyanı 13 Şubat 1925’te Ergani’ye bağlı Piran köyünde patlak verdiğinde, özellikle gazete ve dergiler bunun basit bir eşkiyalık olayı olduğunu yazmaktaydı. Hatta dönemin başbakanı Fethi Bey dahi bunun çok büyütülecek bir hadise olmadığı kanısında idi. Fakat bilinmeyen yahut tahmin edilemeyen nokta – ya da görmezden gelinen- bunun hala çözülememiş olan Musul meselesine bağlı, İngiliz destekli ve çok uzun süredir planlanan bir ayaklanma olduğuydu. Dönemin vekillerinin ve bir kısım ileri gelenlerinin bunun yabancı destekli bir olay olmadığı konusundaki ısrarlarının “isyancılar neden o halde hudud bölgelerinde değiller” savunmasına bağlamaktaydılar. Peki kimdir bu irtica hareketinin ismi Şeyh Sait; Şeyh Sait’in dedesi Şeyh Ali Septi Diyarbakır’ın Septi köyünden gelerek Palu’ya yerleşmiştir fakat bir süre sonra buradaki beyler ile arası açılınca Erzurum Hınıs’a göçmüştür. Bu arada evlenmiş ve Hınıs’a göçünden bir süre sonra buradaki beylerin de yardımı ile Palu’ya dönmüştür. Nakşibendi şeyhi olan Ali Septi’nin beş oğlundan biri olan Şeyh Mahmut, Şeyh Sait’in babasıdır. Mahmut, babasının ölümü üzerine Hınıs’a dönmeye hazırlandığı 1865 yıllarında Şeyh Sait doğmuştur. Aile Hınıs’a tekrar göçmüş ve Sait eğitimini bura da tamamlamışır.

Genç ilinin Ergani ilçesine bağlı Piran köyüne bir sabah bir kafile atlının geldiği görüldü. Kafilenin başında bulunun sakalı kınalı ve başında yeşil takke etrafına sarılmış beyaz sarığı olan kişinin bir şeyh olduğu anlaşılıyordu. Zira bu köyde Şeyh Sait’in kardeşi Abdürrahim oturmaktaydı. Köyün ileri gelenlerindendir. Köy halkı fakir olmakla birlikte cehalet de halkı esir almış durumda idi ki şeyhlik müessesesi oldukça etkili bir durumdaydı. Şeyhin bu yolculuğundaki bazı özellikler gözden kaçacak gibi değildi zira her zaman Hınıs’tan Palu’ya en kısa yolardan gidip sadece bir kaç atlı ile yetinen Sait bu defa gezerek ve her yerde halkı Cumhuriyet’e karşı kıyama davet ederek gidiyor ve her geçtiği yerden adamlarına adam ekleniyordu. Bu faaliyetlerine uzun zaman devam eden Sait’i bir öğretmen yetkili merciilere bildirmişti, haliyle durumdan Ankara’da haberdar olmuş ve durumu daha sonra Şeyh Sait ve avanesiyle yargılanacak olan dönemin Genç Valisine sormuştu. Vali Şeyh Sait’in her yıl yaptığı gibi bu yılki ziyaretinin de ecdat ziyareti olduğunu bildirmesi üzerine Şeyh Sait daha rahat hareket etmiştir.

İsyanın planlanandan erken patlamasının sebebi Şeyhin adamlarının içinde cinayetten aranan suçluların bulunması ve Şeyh Sait’in bunları jandarmaya teslim etmek istememesidir. Şeyh Sait daha önce yine İngiliz destekli oılan Nasturi isyanında da etkin rol oynamış fakat sadece tanık olarak ifadesi alınmıştır. Bu durumdan dolayı tutuklanmaktan da korkan Sait jandarma ile pazarlık yapmış fakat sonra küçük bir müfrezeden oluşan jandarma ve onu idare eden bir subayı tuzağa düşürerek iki ateş arasında bırakmıştır. Bu suretle 13 Şubat günü isyan Piran’da patlak vermiştir.

İsyandan bir süre önce İsmet Paşa hükümetten çekilmiş ve yeni hükümeti Fethi Bey kurmuştu. Muhaleffette Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası bulunmaktaydı. Bu fırkanın başında bulunan Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy gibi birinci dereceden sorumlular Cumhuriyet düşmanı değillerdi fakat Cumhuriyetin ilanı gibi büyük yeniliklerin yapılmasını erken buluyorlardı. Muhalefeti asıl karıştıranlar din siyaseti ile ortalığı karıştırmak isteyen gerici, padişahçı, hilafetçilerdi. Hatta bu yüzden Fethi bey TCF ileri gelenleri ile bir görüşme yaparak partilerini kendilerinin kapatmasını bile istemiştir. Şeyh Sait İsyanını Başbakan Fethi bey ve ekibinin ısrarla mahalli bir durum olduğunu bir isyan olmadığını savunması ve aldıkları tedbirlerin mahalli olması üzerine İstanbulda bazı basın organlarının yine din adı altında bu kazanı kaynatması Ankara’yı git gide daha hararetli tartışmalara sürüklemekteydi. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün daveti üzerine İsmet Paşa yeniden Ankara’ya dönmüştü mecliste yapılan görüşmeler sonucunda Sıkı Yönetim kararı alındı ve Hıyanet-i Vataniye Kanuna ek maddeler konulması ittifak ile kararlaştırıldı.

      Seyit Abdülkadir; Kürt Teali Cemiyeti fiili başkanı, Cumhuriyetin ilanından sonra cemiyet kendisini feshetmişti fakat aslına bakıldığında yerüstünden yeraltına geçmişlerdi. Yine başında Seyit Abdülkadir bulunmaktaydı ve isyan için hazırlıkları yaparken görüşmeleri doğrudan Seyh Sait ile değil oğlu Ali Rıza ile yapmaktaydı. Zira Şeyh Sait şsyanı başlatmak için iki oğlunun da yanına dönmesini beklemişti. Cemiyetin adamı olan Kör Sadi İngilizler adına Mr. Templen ile görüştüğünü sanarken aslında bir Türk ajanı olan Nizamettin bey ile görüşüyordu. İsyan için maddi destek istemekteydi. İşin komik yanı kendisini Mr. Templen olarak tanıtan Nizamettin Bey ingilizce bile bilmeyen fakat çok iyi İngilizce konuşuyormuş gibi taklit yapan bir Türk ajanıydı ve uzun uğraşlar sonucu Kör Sadi’nin güvenini sağlamış Seyit Abdülkadir ile dahi görüşmüş kendilerine asılsız çek bile vermişti. Şeyh Sait cephesinde işler  isyancıların lehine ilerliyordu, gittikleriyerleri kolayca ele geçiriyorlardı tabii bunda verdiği vaazlarda “din elden gidiyor, şeriat isteriz” sloganlarının ve gittikleri yerdeki halkın cehaletinin etkisi oldukça fazlaydı. Şeyh Sait gittiği yerlerdeki şeyhlere ve aşiret ağalarına Emir-ül Mücahidin imzalı mektuplar göndererek, hükümetin ve Mustafa Kemal’in dinsiz olduğunu, yeni rejimin ülkeyi çamura sürüklediğini ve her müslümanın buna karşı savaşmasını söylüyor müslümanları “cihada” davet ediyordu. Söylentilerle Abdülhamit’in oğlu Selim Efendinin gelip Hilafeti yeniden canlandıracağı da yayılmakta, isyan bölgesindeki halkın dini ve manevi duyguları sömürülerek kendilerine mukavemet etmeleri engellenmekteydi. Çok geçmeden halk bunun farkına varacaktı çünkü isyancılar gittikleri yerlerde yağma, talan, tecavüz gibi suçlar işlemekteydi. Şeyh Sait ve avanesinin asıl hedefi Diyarbakır’ı ele geçirmekti, Diyarbakır kuracakları Kürdistan Krallığının başkenti olacaktı. Cizreye yürüyüp burada İngilizler ile fiilen temasa geçmek gibi bir niyetleri vardı fakat Diyarbakır’ı alamadılar. Diyarbakır isyancılar için dönüm noktası olmuştur. Şeyh Sait’in silahlı kuvvetlerine karşı burada top kullanılmıştır ve bu Sait’in adamlarının çil yavrusu gibi dağılmasına neden olacaktır.

Bu süreçte Ankara’da Başbakan yeniden İsmet Bey olmuştur. Takrir-i Sükun Kanunu çıkmış ve ciddi tedbirler alınmıştır. Bazı basın organları kapatılmıştır. Ankara da ve Doğu bölgesinde iki adet İstiklal mahkemesi kurulmuştur. İsyanın detaylı olarak uzun süredir planlandığının göstergeleri ise Çapakçur, Varto, Palu,Han, Silvan, Lice, Piran gibi isyan bölgelerinde buraları yönetecek şeyhlerin belirlenmiş olması ve sonrasında Diyarbakır’da bulunun; İngiliz silah fabrikası broşürleri, mektuplar ve çeşitli belgelerdi. Şeyh Sait’in birlikleri köşeye sıkıştırılmştı. Kalan isyancılar Genç dağlarının eteklerinde asker ile çatışmaktaydılar. Nihayet Şeyh Sait 15 Nisan’da Varto’da teslim alındı.

Doğu Bölgesi İstiklal Mahkemesi; Diyarbakır’da kurulmuştu. Sinema salonundan bozma bir mahkemede yargılamalar başlamıştı. Mahkemeler esnasında şeyhlerin bir çoğu birden “Cumhuriyetçi” kesilivermişlerdi. Hepsi suçu birbirine atıyor, “kandırıldık” ya da korkutuğumuzdan Şeyh Sait’e katıldık diyorlardı. Seyit Abdülkadir, Şeyh Sait’i tanımadığını, oğlu Ali Rıza’yı da bir kaç kez gördüğünü iddia ediyordu. Nithekim Kör Sadi ne var ne yoksa hepsini anlatmış ve hataya düştüklerini söylemişti. Yargılamalar esnasında Şeyhlerden kişisel olarak en çok ilgimi çekenlerden birisi Şeyh Şemdeddin’in  sorgulaması ve verdiği cevaplardı. Şeyh Şemseddin yüzünde sürekli peçesi olan bir Nakşibendi şeyhidir. İddiasına göre o bu isyan ,lk çıktığı zaman Cumhuriyet taraftarıdır, yetkili merciilere  durumu bildirmiştir hatta Şeyh Sait hakkında fetva bile yayınlamıştır ama ne yapsın korkudan onlardanmış gibi görünmek zorunda kalmıştır. Aslında bu iddiaları nispeten doğrudur da fakat iki yüzlü şeyhimiz isyanvıların kazanacağına inandığı için onların yanında saf tutmuştur. Bu noktada Şeyh Şemsettin üzerinden şu konuya değinmek isterim, Şeyhimizin hikayesi şudur; Babası öldüğü zaman üvey annesi ile evlenmiş ve şikayet edilmiştir. mahkemede üvey annesinin eşinin öz babası olmadığını söylerek kurtulmuştur. Kendisinin 4 eşi, tekkeleri, oldukça da müridi vardır. Yüzüne koyduğu peçenin sebebi sorulduğunda sıcak havayı bahane eden şeyh aslında bunu tekkesindeki zikirler sırasında müritlerini kandırmak için kullanıyordu. Bir kere onun huzuruna ayakta girmek yasaktı, yere kapanarak yanına gelen müritleri, köpek gibi uluyarak şeyhlerine saygılarını gösterirlerdi. Bu zikir sırasında müritleri öyle kendinden geçmektedirler ki bir süre sonra şeyhin adamlarından biri -Allah’ın yüzünü göster ey şeyh- dediği zaman Şemseddin peçesini açar ve müritleri Allah’ın yüzünü gördüğünü sanar hatta bazıları bayılırmış. Sözün özü tekke ve zaviyelerin kapanmasındaki asıl sebep bu gibi üç kağıtçı şeyhlerdir.

Sonuç olarak tüm sanıklar bu işe zorla girdiklerini aslında rejimden, Cumhuriyetten memnun olduklarını iddia ediyorlardı. Şeyh Sait bile inkar ediyor isyanı başını çekmediğini, öyle denk geldiğini, Allah ve şeriat yolunda böyle bir işe kalkıştığını, gazetelerden okuduklarına inandığını anlatıyordu. Tabii birde altınları vardı ki bu durumda bile teslim olduğu sırada üzerinde olan altınlarının eksik olduğunu onları istediğini söyleyip duruyordu. Şeyh Sait’e soruldu; madem bu kadar dinine hürmetkardın o zaman neden Yunan’a karşı durmadın? Şeyh efendinin tabii ki buna da bahanesi vardı o zaman göçmendik durumumuz elvermiyordu diyordu. Yaptıkları çoğu şeyi inkar edip, yaşlılığından, cahilliğinden yahut kaderden olduğunu iddia ediyorlardı. Nitekim belgeler, imzalar her şey ortadaydı. Kara verilmişti, iki ay süren mahkemelerin ardırndan cezalar kesilmişti. Vatana ihanet eden, din adı altında halkı kıyama sürükleyen,müslümanı müslümana kırdıranların, genç Cumhuriyet yaralarını ancak sararken yabancıların maşası olarak ekmeğini yediği topraklara ihanet edenlerin cezaları kesilmişti.  Önce Kürt Teali Cemiyeti başkanı Seyit Abülkadir ve Kör Sadi’ninde içinde bulunduğu 6 kişi idam edildi. Bir ay sonra da Şeyh Sait ve 46 kişi daha aynı sonu yaşayacaktı. 28 Haziran’ı 29una bağlayan gece Diyarbakır tedirginlik içindeydi Şeyh Sait’in idamı esnasında depremler olacağı söylentisi yayılmıştı şehirde, fakat o gece sabaha karşı 47 vatan haini sessizlik içinde idam edildiler.

Tarih denen ilim geçmiş ve gelecek arasında bir köprüdür, tarih en iyi erken uyarı sistemidir. Geçmişte olan olaylardan ders alıp, geleceğe sağlam adımlar atmak bizim elimizde bu yüzden her Türk evladının tarihini bilmesi gerekmektedir. Ancak bu sayede Şeyh Saitlerin türemesine karşı önlem alınabilir.

Fadime ÇETİN

KAYNAKLAR:

1-Şeyh Sait ve İsyanı/ Metin TOKER 1998- Ankara

2-Doğu İlleri ve Varto Tarihi/ M. Şerif FIRAT 2013-İzmir

3-Türk İnkılâp Tarihi/ Doç. Dr. Mevlüt ÇELEBİ 2012-İzmir

Cengiz Aytmatov’un “Dağlar Devrildiğinde” Adlı Eserinde Kader Ve Kadercilik Algısı

  Yüzyılımızın en büyük romancılarından biri olarak kabul edilen Cengiz Aytmatov’un eserleri geniş okuyucu kitlelerine ulaşmasının yanı sıra pek çok bilimsel çalışmaya da konu olmuştur. Özellikle Çağdaş Türk Edebiyatı alanında Aytmatov’un romanlarında ele aldığı konular, canlandırdığı tipler, zaman ve mekân algısı, kültürel belleğe gönderme yaptığı motifler çeşitli vesilelerle araştırılmıştır.

Cengiz Aytmatov’un romanlarında dikkat çeken hususlardan biri de tiplerin kaderle olan ilişkileridir. Özellikle “Cemile”, “Gün Olur Asra Bedel”, “Beyaz Gemi”, “Dişi Kurdun Rüyaları” gibi romanlarda, tiplerin kadere karşı bir başkaldırı içinde olduğu izlenmektedir. Hatta bu baş kaldırıya Aytmatov’un yarattığı tiplerin yanı sıra tabiatın da katıldığı hemen fark edilmektedir.

Cengiz Aytmatov’un son eseri olan “Dağlar Devrildiğinde” romanında ise bu durumun aksi bir yönde geliştiği görülüyor. Bu bildiride yukarıda anılanlardan yola çıkarak “Dağlar Devrildiğinde” romanındaki kader algısının ne şekilde romana yansıdığı yazarın önceki romanlarıyla karşılaştırılarak incelenecek ve yorumlanacaktır.

Cengiz Aytmatov, kader, kadercilik, tabiat-insan ilişkisi

Yüzyılımızın en büyük romancısı sayılan Cengiz Aytmatov’un çalışmaları, çok sayıda okur olarak haftaya ulaşarak, birçok bilimsel araştırmanın konusu olmuştur. Özellikle çağdaş Türk edebiyatı alanında Aytmatov’un göbekleri issiyelerle uğraşır, oynadığı zaman ve mekânın algısı, kültürel belleğe gönderme niyetleri birkaç akosyon üzerinde araştırılmıştır.

Göbeklerdeki dikkat noktalarından Cengiz Aytmatovone, tür ilişkilerinin kaderidir. Özellikle “Cemile”, “Gün Olur Asra Bedel”, “Bweyaz Gemi”, “Dişi Kurdun Rüyaları” nın yanı sıra göbekte, türünün kaderine adanmışlıktır. Nitekim, Cengiz Aytmatov isyanının bu türden bir ilavesi, şimdi doğa tarafından katılmıştır.

Cengiz Aytmatov’un en son eseri olan “Dağlar Devruğu” na göbeğinde bir başka yöne bakacak şekilde gelişiyor. Bu “Dağlar Devruğu” ifadesinden, göksel kader algısının, yazarın bir önceki romanıyla karşılaştırılarak nasıl yansıtıldığına bakıldığında, göbek incelenecek ve yorumlanacaktır.

Cengiz Aytmatov, destiny, fatalism, nature-human relationship

 

 

Dünya tarihinde, 1950’li yıllara gelindiğinde tüm dünya edebiyatları Cengiz Aytmatov gibi büyük bir yazarla tanıştı. Öyle ki, hem Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) işgali altında, büyük problemler yaşayan hem de 2.Dünya Harbi’nden dolayı birçok acılar yaşamış Kırgızistan’ın bozkır köy hayatından böyle büyük bir yazarın çıkacak olması tüm dünyayı şaşırtacaktı. Bunun bir göstergesi olarak ise, Aytmatov’un, Moskova’da henüz Gorki Edebiyat Enstitüsünde eğitimine devam ederken, 1958 yılında yazdığı “Cemile” adlı uzun hikayesini Fransızca’ya tercüme eden Louis Aragon, bu eserden, “dünyanın en güzel aşk hikayesi” olarak bahsedecekti.

Aytmatov’un hayatı boyunca verdiği tüm eserlerine yansıtmış olduğu, hatta eserlerinin birçoğuna yön vermiş olan, kadere ve kaderciliğe bakış  açısını incelemek ve anlayabilmek için, ilk dönemlerinden başlayarak, bu büyük yazarın hayatını irdelemek gerekir.

Cengiz Aytmatov, 12 Aralık 1928’de Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e bağlı Şeker köyünde doğduğunda, babası Törekul Aytmatov, aydın bir memur ve Parti üyesiydi. Ancak, kendisi, Türkçü aydınlardan olduğu için, Stalin tarafından ‘halk düşmanı’ olarak ilan edildi ve kendisiyle birlikte 137 ilerici-Türkçü aydın, kurşuna dizilerek idam edildi. Aytmatov ise, babasına atfedilen sözde vatan hainliğinden dolayı, yıllarca kendisine vurulan ‘halk düşmanının oğlu’ damgasıyla büyümek zorunda kaldı.

Hiç şüphesiz bu durum, Cengiz Aytmatov’un hayatının daha ilk yıllarında olmasına rağmen, kadere, hayata ve hayatın getirdiklerine olan bakış açısını bir anda ters düz  etmişti. Bu sarsıntıyla birlikte okula başlayan Aytmatov, annesi Nagima Hamzayevna Aytmatov’un çeşitli memuriyetliklerde çalışması sebebiyle, daha çok babaannesi Ayıkman Hanım’ın yanında kaldı ve ondan dinlediği Kırgız kültürüne ait ninniler, masallar ve efsanelerle yetişti.

Burada şu noktaya özenle değinmek gerekir: Aytmatov’u edebiyat dünyasında büyüten iki büyük faktör vardır; bunlardan biri sanatçı kişiliği, ikincisi ise, beslendiği kendi halkına ait kültür dünyasıdır.

Yazarın, özellikle büyüme döneminde babaannesinin yanında, Kırgız halk kültürünün bütünüyle korunduğu ve yaşatıldığı bir bozkır köy ortamında büyümesi, onun halk kültürü kaynağından beslenen, eserlerinde folklorik değerleri işleyen ve bu değer ürünlerine geniş anlamlar yükleyen bir sanatçı olmasına yol açmıştır.

Aytmatov, edindiği bu halk kültürü bilgisini ise, eserlerine ustalıkla yansıtmıştır. Öncelikle, kişileri efsanelere bağlamış ve eserlerinde vermek istediği mesajı da, bu efsaneler üzerinden vermiştir. Yani, efsaneler adeta romandaki tüm olayların üstünde bir çatı gibi bağlayıcı bir görev görmüştür.

Aytmatov’un bu anlatma ile ilgili değerlendirmelerine göz attığımızda, onun bu anlatma tekniğini son derece bilinçli bir şekilde uyguladığını açıkça görebiliriz. Usta yazar, bu konuda şöyle diyor:

“Efsane üzerinde duralım. Bunlar bilindiği gibi bir ulusun anıtı, yaşantının özü, felsefesi ve tarihidir. Bütün bunlar fantastik bir masal biçiminde ifade buluyor. Bunlar, gelecek kuşaklara birer vasiyettir. İnsan, iç dünyasına bir biçim verirken, kendisini çevreleyen doğayı anlatmaya çalıştı, kendini doğanın bir parçası gördü. Yaşı yüzyılları aşkın Geyik Ana efsanesindeki ahlak anlayışının bugün bile geçerli oluşu beni şaşırttı.” (Beyaz Gemi, s.164)

Aytmatov, bu büyük ve korunaklı Kırgız halk kültürünün içinde yetişirken, bir yandan da 2.Dünya Harbi’nin ve babasızlığın getirmiş olduğu tüm zorlukları hayatında hissetmeye başlamıştır. Tüm bu zorlukların sonucunda, 1942’de eğitimini yarıda bırakan Cengiz Aytmatov, kardeşi ile birlikte Cide kolhozunda çalışmaya başlamış, daha sonra ise Şeker köyünde, kolhoz sekreterliğine getirilmiştir.

Aytmatov’un tüm bu yaşadıkları, dolayısıyla yaşayamadıkları, ileride birçok eserinde, çocuk karakterlerin önemli bir yer tutmasına sebep olacaktır. Örneğin, Beyaz Gemi’deki çocuk, anasız babasız büyür ve balık olup yüzerek babasına kavuşmayı hayal eder. Askerin Oğlu’nda, babasını savaşta kaybetmiş Avalbek’in baba hasreti yürek yakar. Ya da Gün Olur Asra Bedel’deki Daul ve Ermek adlı kardeşlerin babası Abutalip, sadece savaş hatıralarını yazdığı için rejim kurbanı olur ve idam edilir. İşte bütün bu çocuk karakterlerdeki babasızlık duygusu, Aytmatov’un babasına duyduğu hasretle aynı noktada kesişir.

İşte ortaya koyduğumuz, sayıp döktüğümüz tüm bu zor koşullar yüzünden, Cengiz Aytmatov’un geçirdiği bu buhranlı çocukluk ve büyüme dönemi, yayınlandığı her dönemde, tüm dünyada edebiyat çevrelerinin gündemine oturan, hatta günümüz itibariyle 176 dile çevrilmiş olan eserlerine, hayata ve kadere, bir başkaldırı olarak yansıyacaktır.

Usta yazar Aytmatov, bu isyan ve başkaldırıyı, eserlerindeki kişilerden olay örgülerine, çok sık kullandığı destan ve efsanelerden folklorik öğelere kadar bir bütünlük halinde yayacak ve organik bir bütünlük yakalayacaktır. Aytmatov’un ve eserlerinin, tüm dünyada bu denli büyümesinde ve yankı uyandırmasında etkili olacak bu temel faktör, yazarın, hayatı boyunca verdiği tüm hikaye ve romanlarına yansıyacaktır. Ancak bu durum, yazarın 2006 yılında yayınlanan ve aynı zamanda son eseri olma özelliğini taşıyan ‘Dağlar Devrildiğinde’ adlı romanında tamamen tersine dönecektir.

Şimdiye kadar ele aldığımız noktalar, bildirimizin temel dayanaklarını ortaya koyuyordu. Bu noktadan sonra ise, bu temel dayanaklar ışığında, ortaya attığımız savımızın gerçekliğini en belirgin şekilde gösteren, yazarın birkaç eseri üzerinde duracağız.

Cengiz Aytmatov’un dünya edebiyat çevrelerinde ilk kez ünlenmesine sebep olmuş, “Cemile”  adlı uzun hikayesinin konusu; belki de dünya üzerinde edebiyatın var olduğu günden bu yana ısrarla işlenen ve başarılı bir şekilde anlatıldığında da okuyucudan her zaman talep gören, “aşk” konusudur.

Aslında, hikayenin olay örgüsü birçok eserde karşılaştığımız üzere, basit denilebilecek düzeydedir. Cemile, henüz çok genç bir kız iken, Sadık’la evlenmiş ve bu sırada da Sadık askere alınmıştır. Ayrıca, askere alınan sadece Sadık değil, köyün tüm erkekleridir. Bu yüzden, köydeki tüm işler kadın ve çocuklara kalmıştır. Cemile de, kocasının küçük kardeşi olan Seyit’le, köyde işlenen tahılı toplayıp istasyona götürmektedir. Bu tahıllarda, istasyondan cephedeki askerlere gönderilmektedir. Hayat bu şekilde akıp giderken, bir gün köye, cepheden Danyar adında, yaralı bir genç gelir. Bir süre sonra, köy halkı Danyar’a alışır ve onu, Cemile ile Seyit’in yanına çalışmaya verirler. Bu sırada, Cemile ile Danyar arasında duygusal bir yakınlık başlar ve ikisi köyden ayrılırlar.

Toplumun değer yargıları açısından bakıldığında ise, Cemile hikayesi, eleştirilmeye son derece açık bir durumdadır. Çünkü hikaye, biz görmek istemesek bile, hem toplumsal hem ahlaksal yönden gelecek eleştirilere, izin verecek açıklıktadır. İşte bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Cemile hikayesi, hem konu yönünden okuyucuyu hayretler içerisine düşürecek bir konu değilken hem de toplumun değer yargıları bakımından zedeleyici mahiyetteyken, okuyucu, bu eserde ne bulmuştur da, bu eser, bu derece yükselmiştir?

Bu eser, farklı bir bakışla ele alındığında görülecektir ki, usta yazarın Cemile’de anlatmak istediği daha başka bir şeydir. Yazara göre, gerçek aşka, gerçek mutluluğa ve gerçek bir hayata ulaşmanın tek yolu, cesaret ve kararlılık göstermek, dayatılana yani bir bakıma kadere boyun eğmemekten geçer. Aytmatov’un eseinde ifade ettiği gibi, gerçek aşk, “sarp yollarda yürümesini bilenlerin işidir.”   (Cemile, s.79)

Cengiz Aytmatov, bu büyük eserinde, sonuçlarına katlanmak kaydıyla, insanın istediği hayat şekli için, cesaretli davranmasının çok büyük bir örneğini vermiştir. Hikayenin sonunda, kaleminden dökülen şu satırlar, onun bu fikirlerinin açık ve net bir göstergesidir:

“Şimdi nerelerdesiniz, hangi yollarda yürüyorsunuz? Artık bizde, bozkırda, bütün Kazakistan’ı aşan, Altaylar’a ve Sibirya’ya kadar ulaşan yollar var! Nice cesur insanlar oralarda çalışıyor. Sizde mi o ülkelere gittiniz? Cemile’m! O geniş bozkırda, hiç ardına bakmadan yürüyüp gittin! Yoruldun mu, kendine olan inancını yitirdin mi? Öyleyse, Danyar’a yaslan. Sana aşk üstüne, vatan sevgisi üstüne, hayat üstüne türkülerini söylesin! Bozkır canlansın ve bütün renkleriyle oynamaya başlasın! Git Cemile, git! Hiç pişman olma, sen mutluluğu en sarp yollarda yürüyerek buldun!…” (Cemile, s.80)

Usta yazarın, dünya çapında ses getirmiş onlarca eserinden bir tanesi de; 1980 yılında yayınlanan “Gün Olur Asra Bedel” veya “Gün Uzar Yüzyıl Olur” adlı romanıdır.

Romanın baş karakteri olan Boranlı Yedigey ve onun en samimi dostu Kazangap, zor şartların hüküm sürdüğü bozkırda, bir tren istasyonunda çalışmaktadırlar. Onlar ve oldukça az sayıda olan köy ahalisi,  zor şartlara rağmen hayatlarını mutlulukla sürdürmektedir. Çünkü, yaşadıkları koşullar zor ama dostlukları sağlamdır. Ve henüz yabancı olanla, kendilerinden olmayanla karşılaşmamışlardır. Alışageldikleri toplum hayatını, gelenekselleşmiş yaşam tarzlarıyla harmanlayarak sürdürmektedirler.

Bu büyük eseri, bizim tebliğimizin konusu açısından ilgilendiren nokta ise, bu bozkır hayatına alışmış insanların ve Yedigey’in; romanın ilk kesitlerinde kendilerine yabancı olan düşünce tarzıyla karşılaştıkları ilk dönemde, bu düşünce tarzını nasıl yadırgadıkları; daha sonra, romanın orta ve son kesitlerinde, onlara yabancı olan bu düşünce tarzının  kendilerine dayatılması üzerine, nasıl başkaldırdıkları ve nasıl boyun eğmedikleri noktasıdır.

Romanın her bölümünün başında tekrarlanan şu satırlar, Sarı Özek’teki hayatın özeti gibidir aslında:

“Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir… Gider gelirdi…

Bu yerlerde demir yolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek uzar giderdi.

Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı.

Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir… Gider gelirdi…”

İşte Aytmatov’un böyle dile getirdiği koşullarda, hayatlarını geçiren Yedigey ve Kazangap’ın büyük dostlukları, Kazangap’ın öldüğü gün son bulmuştu. Yedigey’in artık tek amacı, kadim dostu Kazangap’ın vasiyetini yerine getirmekti. Kazangap’ın tek vasiyeti ise, atalarının yattığı yer olan Ana-Beyit mezarlığına gömülmekti. Bu noktada, Aytmatov’un halkın milli, geleneksel, folklörik kaynaklarından beslenmesinin bir başka örneği görülür. Yarattığı karakterin, son ve tek arzusu atalarının yattığı yere gömülmekti. Yedigey’de bu arzuyu yerine getirmek için gerekli herşeyi yapmaya başlamıştı.

Ancak burada, yukarıda bahsettiğimiz, o geleneksel örf ve adetlerine uygun yaşayan halk, ilk defa kendisinden olmayanla, kendisi gibi düşünmeyenle karşılaşmak durumundadır. Çünkü, yıllar önce, eğitimi için köyü terk edip şehire giden ve sonrada şehirde bir memuriyetlik makamına gelen Kazangap’ın oğlu Sabitcan, babasının ölümü üzerine köye gelmiştir. Sabitcan, içinden çıkıp büyüdüğü bu halktan ve o halkın bağlarından öylesine uzaklaşmış bir kişidir ki, babasının vasiyetini yerine getirmek isteyen Yedigey ve Sarı Özek halkına karşı çıkar. Onun tek amacı, babası Kazangap’ı en yakın yere gömmek ve işini kaybetmemek için şehire olabildiği kadar hızlı dönmektir.

Cengiz Aytmatov, aslında Sabitcan karakteriyle, romanın ilerleyen bölümlerinde dile getireceği “mankurt” teriminin, günümüz dünyasındaki karşılığını çizmiş gibidir. Sabitcan, küçük yaşlarından itibaren Sovyet okullarında okumuş, Sovyet terbiyesi almış ve tüm bunların etkisiyle, özbenliğini, kimliğini, ve içinden çıktığı değerlerini kaybetmiş bir Kazak Türk’üdür. Aytmatov, Sabitcan üzerinden, kendi toplumundan daha modern bir toplumda eğitim almış, ancak, bu eğitimi aldıktan sonra, kendi toplumunu unutan, hor gören, küçümseyen aydın tipini eleştirmiştir. Cengiz Aytmatov’un bu yöndeki düşüncelerinin adeta özetlenmiş bir biçimi şu satırlarda yatmaktadır:

“Ne biçim oğuldu bu, babasının cenazesine misafir gibi gelmiş, cenaze aşı için bir paket çay bile getirmemiş! Merhumun gelini olan o şehirli kadın da zahmet edip cenazeye gelemez mi, birkaç damla gözyaşı döküp duaya katılamaz mıydı! Ne utanmaz arlanmaz insanlar bunlar! Rahmetli sağ iken, iki sağmal devesi ve beş-on koyunu ile oldukça rahat bir hayat yaşarken, sık sık ziyaret etmişlerdi onu. Adamcağıza hayvanlarını sattırıp, şehre, yanlarına götürmüşlerdi. Hayvanlarının parasıyla evlerinin mobilyasını düzmüş, bir de araba satın almışlardı. Adamı beş parasız bıraktıktan sonra da öylece ortada bırakmış, yüzüne bile bakmamışlardı! (Gün Olur Asra Bedel, s.34)

Bu isyan, Boranlı Yedigey üzerinden, kendi halkına, milli ve manevi değerlerine hakaret derecesine gelen kişilere, yani “mankurt”lara karşı yapılan büyük bir isyan, büyük bir başkaldırıdır romanda.

Yazarın bu konuda incelenebilirliğe açık bir başka önemli eseri de, “Dişi Kurdun Rüyaları” adlı romanıdır. Cengiz Aytmatov, birçok eserinde olduğu gibi bu romanına da insan dışındaki canlı varlıklarla başlamıştır. Mujunkum bozkırında, Akbar ve Taşçaynar bir aile oluşturmuş iki kurttur. Başlangıçta, onlar için herşey yolundadır. Ancak insanın, doğayı ve doğanın tüm dengesini bozacak hareketleri, çok geçmeden Mujunkum bozkırında da görülür. İnsanların helikopterlerle üstlerine ateş açmasıyla yaptıkları sayga katliamlarının ucu Akbar ve Taşçaynar’ın ailesine de dokunur ve Akbar ve Taşçaynar yavrularını kaybeder.

Taşçaynar ve Akbar,bu vahşetten sonra yaşadıkları bölgeyi terk edecekler ve hayatları, Mujunkum bozkırının bir başka bölgesinde, Abdias adında  papaz okulundan haddini aşan sorgulamaları yüzünden kovulan birisiyle kesişecektir.  Ve böylece , Aytmatov, Dişi Kurdun Rüyaları adlı romanında, sorgulamaları, benimsemediği düşüncelere ve kaderine başkaldırı yüzünden hayatı alt üst olan Abdias’ın üzerinden vermek istediği mesajı, çevre ve doğa bilincinin bütün dünyada uyanması için, doğa ve insan dışındaki canlı varlıklarla daha güçlendirmiş olacaktır.

Abdias, genç yaşında babasının etkisiyle papaz okuluna girmiştir. Burada bir süre sonra, kendisine anlatılanın Hz.İsa’nın dini olmadığını söyleyecek kadar uç noktaya gelmiştir. Abdias’ın bu düşünceleri, romanda karşılaştığımız ilk isyan, ilk başkaldırıdır. Ancak, bu ilk isyan, henüz kadere değildir. Abdias, başlangıçta kendisine öğretilenlere ve öğretenlere isyan etmiştir. Abdias, kendisini sorgulamaya gelen Peder Dimitri’ye isyanını, şu şekilde dile getirince, bu ilk isyanın sonucu, hüsran olmuş ve Abdias okuldan kovulmuştur:

“Sadece bizden gelen bir şeyi niçin ilaha bağlıyorsunuz? Tanrı, biz yarattıklarını, birbirine zıt olan iyi ve kötü güçlerden kurtarabilecekken, niçin bu kadar kusurlu yaratmış olsun? Bizi, kendisiyle olan münasebetlerimize varıncaya kadar birçok hususta, şüpheye, kötülüğe, ihanete düşürsün? Siz kendi doktrininizin mutlak değerde olduğunu, şaşmazlığını söylüyorsunuz, dünyanın ve ruhumuzun özünün bize bir defa ama bütün zamanlar için verildiğini kabul ediyorsunuz. Ben bunda hiçbir mantık görmüyorum. Hıristiyanlığın iki bin yıllık geçmişinde, bu kadar eski bir zamanda söylenmiş olana, nasıl olurda biz bugün bile ilave edecek bir şey bulamayız?” (Dişi Kurdun Rüyaları, s.105)

Abdias okuldan kovulmasının ardından, ondan beklenilen tepkiyi göstermez. Çünkü, hiçkimsenin kendisi gibi düşünmediğini görmektedir. Kişilere, kişilerin dayattıkları düşünce sistemlerine karşı olan bu ilk isyandan sonra, ikinci ve daha büyük olan yeni bir isyan gelişecektir Abdias’ın ruhunda. Bu artık düzene, hayata ve kadere isyandır. Eski papaz adayı Abdias, artık okulun dışına çıkmış ve dünyayla tanışmıştır. Zaman içinde dünyadaki sorunların, okuldaki ve dinsel hayattaki sorunlara göre çok daha büyük olduğunu gören Abdias, bu seferde, dünyanın bu büyük sorunlarına takmıştır kafayı. Onun hayatında, artık ikinci isyan, ikinci boyun eğmeme dönemi gelmiştir. Ve dünyanın belki de büyüyen ama büyük pazarlar oluşturduğu için hiçbir şekilde, yerel mücadelelerin dışında, global olarak mücadele edilmeyen , uyuşturucu sorunuyla uğraşmaya başlar. Mujunkum bozkırından dünyaya açılan bu uyuşturucu ticaretini deşifre etmek amacıyla, çalıştığı gazeteden iznini alır ve yola çıkar.

Cengiz Aytmatov, Abdias karakteriyle öyle bir profil çizmiştir ki, çok farklı konular üzerinden  üzerinden, dünyadaki bu yozlaşmaya karşı kendi düşüncelerini, kendi isyanını kendi boyun eğmeyişini göstermek istemiştir. Ancak, Aytamatov’da, Abdias gibi isyanında başarısız olucak ve şimdi ele alacağımız eserinde, tüm bu isyandan vazgeçecektir.

Bu noktaya kadar usta yazar Cengiz Aytmatov’un çeşitli eserlerinden çeşitli örnekler vererek, onun hayatının ilk yıllarından itibaren, baskılara, dayatmalara, en üst seviyede de kadere ve kaderciliğe nasıl baş kaldırdığını, nasıl isyan ettiğini ortaya koyduk. Ancak, bu bakış açısına göre, Cengiz Aytmatov’un, eser yaratma alışkanlığı, son eseri olan, “Dağlar Devrildiğinde” adlı romanında tersine dönmüş ve adeta, bu eserin, tamamen zıt bir düşüncedeki yazarın kaleminden çıkmış olduğunu düşündürtmüştür.

Bu eser, 2006 yılında yayınlanmıştır. Ve belki de taşıdığı en önemli nitelikler şunlardır; birincisi, bu eser, usta yazarın yayınlanmış olan son eseridir; ikinci niteliği ise, alışılagelmiş Cengiz Aytmatov eserlerinin dışında bir anlayışla üretilmiş olmasıdır. Bu iki niteliğin arasında, elbette ki bir bağ vardır. Her insan gibi Cengiz Aytmatov’da bu dünyadaki hayatının son döneminde, bir kabulleniş ve tüm isyanlardan vazgeçerek, ilahi kudrete boyun eğme eğiliminde olabilir. Aslında bu durum da, yadırganacak bir durum değildir. Çünkü her insanın, yaşamının son döneminde bu psikolojiye girmesi son derece doğaldır.

Üzerinde durulması gereken asıl önemli konu ise, bu psikolojinin, usta yazarın eser üretme kalitesini ne yönde etkilediğidir. Aytmatov okurlarının  yorumlarına bakıldığında, “Dağlar Devrildiğinde” romanının, okuyucuyu fazlasıyla şaşırttığı, hayretler içerisine düşürdüğü söylenemez. Bununda sebebi, kendisinin daha önce verdiği eserlerdeki yarattığı kalıpların dışına çıkamamış olmasıdır. Eser, özellikle, yazarın “Dişi Kurdun Rüyaları” adlı romanıyla büyük benzerlikler barındırır. Örneğin; iki eserde de, insan dışındaki canlı varlıklar büyük ölçüde konu edinilmiştir. “Dişi Kurdun Rüyaları” romanındaki, Akbar ve Taşçaynar; “Dağlar Devrildiğinde” romanında kar parsı Caabars olarak karşılık bulmuştur. Canlı varlıkların dışında, yaratılan insan karakterlerinde de büyük benzerlikler görülmüştür. Örneğin, Abdias gibi Arsen Samançin’de talihten ve kaderden payına düşeni fazlasıyla almıştır.

Bu noktada görülen tek farklılık, eserin genelinde de olduğu gibi, canlıların ve insanların, kaderleri karşısındaki tutumları olmuştur. Mesela, Akbar ve Taşçaynar, yavrularını kaybetmelerine, insan zulmünden dolayı yaşadıkları bölgeyi terk etmek zorunda kalmalarına rağmen pes etmemişler, yaşam mücadelelerine devam etmişlerdir. Ancak “Dağlar Devrildiğinde” romanında bu durum, böyle olmamıştır. Caabars, dışarıdan gelen ilk darbede pes etmiştir. Bir başka kar parsı, elinden dişisini ve sürüsünün liderliğini aldığında, hiçbir direnç göstermeksizin, herşeyi kabullenmiştir. Bu kabulleniş ve boyun eğme, sadece Caabars’ta değil, Arsen Samançin’de de görülmüştür. Onun da Abdias’la birçok benzer yönü vardır. Hatta Arsen Samançin, nişanlısı tarafından paraya ve rahat yaşama tercih edilerek, terk edilmiştir. Ancak  Arsen, Abdias gibi mücadele etmeyi değil, tam aksine boyun eğmeyi, bu boyun eğmesinin sonucunda da kendi hayatını feda etmeyi tercih etmiştir.

Cengiz Aytmatov’un, “Dağlar Devrildiğinde” adlı eseri, şu cümlelerle başlar:

“Kader! Değiştirilmesi ve önceden bilinmesi mümkün olmayan bir hakikat. Alın yazısı dedikleri herkes için büyük bir sır. Yaşanır, yaşarken de öğrenilir. Kader de, insanın kaderidir. Dünyanın yaratıldığı andan, Adem ile Havva’nın cennetten çıkarıldıkları andan bu yana, bu hep böyledir. Aslında kaderin sır olması bile, bir kaderdir. Ta o andan  itibaren asırlar boyu, günden güne, her dakika ve her an bir sır olan kader, herkes için sonsuza dek gizemini korumaya devam edecektir… Bu defa da aynı şey oldu. Evet, alna yazılan ne varsa, olduğu gibi yaşandı. İnsan aklının sınırlarını çok aşan, Tanrısal bir bilgiydi bu. Kim önceden tahmin edebilirdi ki? (Dağlar Devrildiğinde, s.5)

İşte yazarın kaleminden dökülen bu satırlar, şimdiye kadar verdiği eserlere yansıttığı anlayışının tamamen değiştiği bu romanının, kısa bir özeti gibidir.

Burada şu noktaya da değinmek gerekir; Cengiz Aytmatov, bu son romanı olan “Dağlar Devrildiğinde” isimli eserinde, bu kabullenme ve boyun eğmenin sebeplerini de okuyucusuna sunmuştur. Usta yazar, 21.yüzyılın dünyasının, insanoğlu tarafından yok edilmekte olduğunun ve dünyanın artık tükenmekte olduğunun farkına varmıştır. Yani Aytmatov’a göre, globalleşme, artık doğal yaşamın açık bir düşmanı haline gelmiştir ve doğayı, içinde barındırdığı tüm canlılarla birlikte yok etmektedir. Artık dünyaya manevi bakımdan fakirlik, tükenmişlik, kirlilik hakimdir. İnsanoğlu ise, bu durumu hiç önemsemeden şehir hayatını büyütmeye, refahı için hiç umursamadan doğal yaşamı yok etmeye devam etmektedir. Bu durum, öyle bir hal almıştır ki, insanoğlu artık sadece para kazanmak için, yaşadığı çevrenin doğal yaşamını ve canlılarını adeta satılığa sunmuştur.

Örneğin; Arsen Samançin, nişanlısı tarafından terk edildiği dönemde, amcası Bektur Ağa, ona kendi işleriyle uğraşması için bir teklif yapar. Arsen’de bu psikolojiden kurtulmak için, amcası Bektur Ağa’nın yaptığı iş teklifini kabul eder. Ancak, amcası Bektur Ağa’nın, sadece para kazanmak uğruna, Arap milyarderlerin av merakını gidermek uğruna, halkının ve kendisinin yaşadığı coğrafyanın doğal hayatını ve canlılarını hiçe sayması gerçeğiyle karşı karşıya gelir. Tüm bunların üstüne, bir de bölge halkının herhangi bir tepki göstermediğini; bırakın tepki göstermeyi tam aksine, av dolayısıyla gelecek Arap milyarderlerden kazanç sağlamak için son derece neşeli olduklarını ve hazırlıklar yaptıklarını görünce, Arsen Samançin büyük ölçüde hayal kırıklığına uğramış ve içindeki tüm mücadele isteği de yok olmuştur.

Ayrıca burada bir yalnızlık metaforu kullanılması oldukça güçlü bir şekilde gözümüze çarpar. Şu nokta, dikkatten kaçırılmamalıdır ki, bu eser, usta yazar Cengiz Aytmatov’un, dünya edebiyat tarihine bıraktığı son eserdir. Yani denilebilir ki, Aytmatov, hayatının son dönemlerinde belki de bir yalnızlık psikolojisine girmiş ve bunu eserindeki canlılara yansıtmıştır. Yukarıda, “Dağlar Devrildiğinde” romanıyla, “Dişi Kurdun Rüyaları” romanı arasındaki benzerlikleri ortaya koyarkende söylediğimiz gibi,  bu yalnızlık metaforu, sadece Caabars ile sınırlı kalmayarak, eserin son bölümünde yollarının kesişeceği Arsen Samançin’de de görülmüştür. Arsen Samançin’de tıpkı Caabars gibi, terk edilmiştir. Arsen’in yaşadıkları bununla da sınırlı kalmayacak, tekrar mutluluğu yakaladığını düşünürken, bu sefer kendisinin hiçbir payı olmayan bir olayda, kendini feda edecektir. Böylece ne Caabars’ın ne de Arsen’in yalnızlığı sonlanmayacak ve bir mağarada, ikisi birlikte, yalnızlıklarını da yanlarına alarak bu dünyayı terk edeceklerdir.

Ancak tabi ki, Cengiz Aytmatov’un hayatı boyunca, ruhunda barındırdığı ve birçok eserine yansıttığı, kabullenmeme, isyan etme gibi duygu ve davranışlarının da bir anda köreldiğini, tamamen ortadan kaybolduğunu savunmak, son derece yersiz olur. Aytmatov’un bu duygu ve düşüncelerinin de “Dağlar Devrildiğinde” eserine yansıdığını; ancak, bu duygu ve düşüncelerin, yazarın ruhundaki bıkkınlık, kadere boyun eğme ve kabullenme isteğiyle bir çatışma halinde bulunduğunu söylemek mümkündür. Şu satırlardan anlaşılabileceği üzere, bu çatışmayı, boyun eğme ve ilahi kudrete itaat etme yönelimi kazanmıştır:

“Ancak içindeki karşı koyma, direnme gücü tükenmek bilmiyordu. Bir başına kalmak, sürgün olmak, minnet ve töhmet altında yaşamak zorunda bırakılan Caabars bu durumu bir türlü kabullenemiyor, boyun eğmek istemiyordu. Her şeye rağmen içinde realiteye karşı isyan duyguları yeşeriyor, vahşi ruhunun derinliklerinden protesto sesleri yükseliyordu. Fakat kendisine yenilgiler ve uğursuzluklar getiren bu yerleri, dağları ve vadileri terk etmeye zorlayan içgüdüleri gün geçtikçe güç kazanıyordu. Bir başka dünyaya gitmeli, buraları sonsuza dek terk etmeliydi.” (Dağlar Devrildiğinde, s.35)

Görüldüğü gibi usta yazar Cengiz Aytmatov, kendi içinde şiddetli çatışmalar,  kavgalar yaşamış ve tüm bunların sonucunda, bir taraf kazanmıştır. Bu kavgayı kazanan taraftaki duygu ve düşünceler, zaman geçtikçe yaşantılarla beslenmiş ve dahada çok kuvvetlenmiştir usta yazarın ruhunda. Aytmatov’un, yine  “Dağlar Devrildiğinde”  romanında kaleminden dökülenler, bu duygu ve düşüncelerin ne kadar kuvvetlendiğini  gösterecektir:

“Herkesin ne yaşayacağı O’nun tarafından yazılmıştır. Mesele kimin alnına, neyin yazıldığında. Bu herkes için böyle. Kim kaderinden kaçabilmiş ki? İnsan  kaderini beklerken ömür denilen sayılı günler geçip gider. Kader çizgisindeki o beklenen anın hayali hayatın son gününe, son demine dek sürer… Böyle gelmiştir, böyle de devam edip gider…

“Kader, planda olanı tabii ki ertelemiyor, yok saymıyordu. İnsanlar için beklenmedik olan kesişmeler onun sırlı aynasında gerçek oluveriyordu. Sebepler de yeryüzünde yorulmaksızın kol gezen kaderin emirlerinden paylarına düşeni yerine getirmek için çalışıyor; geleceği yaşayabilmek  lütfuna erenlerin, ellerini gökyüzüne kaldırarak: ‘Ne olacak? Neden olacak? Ne apmalıyız?’ sorularıyla dolu yollarında onlara eşlik ediyorlardı. Oysa gökyüzü ne fısıltıları  duyar ne de çığlıkları…”(Dağlar Devrildiğinde, s.33)

Cengiz Aytmatov, tebliğimizin başında belirttiğimiz gibi, Kırgız halk kültüründen, Krgız halk folkloründen, efsanelerden, destanlardan, masallardan fazlasıyla beslenen bir yazardır. Bu eserine de, bu özelliğini fazlasıyla yansıtmıştır. Ayrıca Aytmatov, bunu yaparkende Kırgız Türk kültürünü yeniden hatırlatmaya, yeniden canlandırmaya çalışmıştır.

Şüphesiz ki, “Dağlar Devrildiğinde” adlı bu romanıda, bu metoduyla yazdığı romanlarındandır. Romanda yer verilen “Ebedi Nişanlı” efsanesi de, Arsen Samançin’in hayatıyla özdeşleştirilmiştir. Ve burada da görülecektir ki, efsane tıpkı Aytmatov’un hayatı boyunca verdiği eserlerindeki, kadere olan bakış açısı gibi gelişen ve sonlanan bir efsanedir. Bu efsanede de, aşıkların önce tüm engellere, bir bakıma kadere başkaldırdıkları, boyun eğmedikleri görülür. Ancak daha sonra, o yaşantıların pençesinden kurtulamazlar ve boyun eğmek, kabullenmek  zorunda kalırlar.

Romanın son bölümünde de, eserin genelindeki bu kabulleniş hüküm sürmeye devam edecektir. Arsen Samançin, amcası Bektur Ağa’nın para için, halkının ve kendisinin yaşadığı coğrafyanın içinde barınan canlıların katledilmesine nasıl zemin hazırladığını görecek, bunun üstüne de, çocukluk arkadaşı Taşafgan’ın ihanetiyle ve dayatmalarıyla karşılaşınca, bu ilahi senaryoya yani kadere boyun eğecek ve kendisini feda edecektir.

Sonuç olarak; şüphesiz ki, Cengiz Aytmatov’u dünyanın sayılı yazarlarından biri yapan birçok neden sayılabilir elbette. Bunlardan birisi de; bu büyük yazarın, “Cemile”, “Gün Olur Asra Bedel”, “Dişi Kurdun Rüyaları”, “Beyaz Gemi” gibi en çok ün kazanmış romanlarında, hep dayatılara, dikte edilene, üst perdede de, kadere hiçbir zaman boyun eğmemiş, kabullenmemiş; hep bir isyan içinde olmuş ve mücadele etmiş olmasıdır. Görüldüğü gibi bu durum, “Dağlar Devrildiğinde” romanında tamamen tersine dönmüş ve bu sefer, usta yazarın yarattığı karakterler, hep bir kabullenme ve itaat etme eğilimi içinde olmuşlardır.

Bu durumda da, birçok nedenin etkili olduğu söylenebilir. Örneğin, yazarın “Dağlar Devrildiğinde” romanında, olay örgüsünün içinde okuyucusuna verdiği gibi, insanoğlunun doğayı artık sermaye olarak görmesi, dünyanın ise, insanoğlunun aç gözlülüğü ve caniliği karşısında gün geçtikçe tükeniyor olması, usta yazar Cengiz Aytmatov’u bu duygu ve düşüncelere sürüklemiş olabilir. Ya da  2008 yılında bu dünyaya veda etmiş bir yazarın, ölümünden iki yıl önce böyle bir eğilim içine girmiş olması, son derece manidardır. Veya 77 yaşında olan dev bir yazarın, yalnızlık psikolojisine girmiş olabileceğinin düşünülmesi, çok doğaldır. Bu nedenler üzerinde çokça kafa yorulabilir ve tahminler yapılabilir. Ancak, tek gerçek şudur ki; Cengiz Aytmatov, Türk dünyasının bugüne kadar yetiştirmiş olduğu en büyük yazarların başında gelir.

 

 

KAYNAKÇA

Aytmatov, C. (1980). Gün Olur Asra  Bedel. Ötüken Neşriyat.

Aytmatov, C. (1958). Cemile. Ötüken Neşriyat.

Aytmatov, C. (1986). Dişi Kurdun Rüyaları. Ötüken Neşriyat.

Aytmatov, C. (2006). Dağlar Devrildiğinde. Ufuk Kitap.

Kolcu, A.İ. (2008). Cengiz Aytmatov Üzerine Yazılar. Salkımsöğüt Yayınevi.

Korkmaz, R. (2008). Aytmatov Anlatılarında Ötekileşme Sorunu Ve Dönüş İzleri. Grafiker Yayınları.

Aktaş, Ş. (1998). Milli Romantik Duyuş Tarzı ve Cengiz Aytmatov’un ‘Gün OlurAsra Bedel’ Romanı. Doğumunun 70. Yıl Dönümünde Cengiz Aytmatov Uluslararası Bilgi Şöleni (Ankara/ 8-10 Aralık 1998) Bildirileri Kitabı.  Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, 39-43.

Korkmaz, R. (1998). Kurgulama Tekniği Bakımından ‘Cemile’ Hikayesi. Doğumunun 70. Yıl Dönümünde Cengiz Aytmatov Uluslararası Bilgi Şöleni (Ankara/ 8-10 Aralık 1998) Bildirileri Kitabı. Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, 119-126.

Parlatır, İ. (1998). ‘Gün Olur Asra Bedel’ Romanında Kurgu ve Figüratif Yapı. Doğumunun 70. Yıl Dönümünde Cengiz Aytmatov Uluslararası Bilgi Şöleni (Ankara/ 8-10 Aralık 1998) Bildirileri Kitabı. Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, 191-194.

Oğan, S. (2008). Türk Dünyasının Ulu Çınarı Cengiz Aytmatov’un Ardındanhttp://www.turksam.org/tr/makale-detay/464-turk-dunyasi-nin-ulu-cinari-cengiz-aytmatov-un-ardindan (29.04.2017)

NÜMİSMATİK (MESKÛKÂT)

Tarihin yararlandığı bilim dallarından biri olan Nümismatik, sikkenin bulunuşundan günümüze kadar geçen sürede kullanılmış olan para, madalyon, jeton gibi nesneleri inceler. Yardımcı bilim dalı olarak kabûl edilen nümismatik yalnızca sikkenin kendisini inceleyip tarihlendirilmesiyle uğraşan bir bilim dalı değildir. Nümismatik bir yardımcı bilim dalı olmaktansa, bir “ana” bilim dalı olarak yerini korumalıdır. Sikkeler, yüzlerce yıl önce yaşamış uygarlıklar, topluluklar hakkında başka kaynaklarda geçmeyen ya da öğrendiklerimizi doğrulayan bilgileri verdikleri için nümismatik bir bilim dalı olarak kabûl edilmelidir.
Nümismatik bilimi, ticârî ve kanûnî değiş-tokuş işlemlerinde ödeme aracı olarak kullanılan, yetkili kamu mercileri tarafından bastırılan ve üzerinde bir betim bulunan darp edilmiş metal paralarının incelenmesini esas alır. Ayrıca dış görünüşleri itibârıyla sikke ve para gibi işlem gören madalyon, jeton, para yerine kullanılan ağırlıklar ve bazı toplumlar tarafından sikkelerin yerini doldurma görevindeki çeşitli nesneler de nümismatik bilimi kapsamındadır.
Nümismatik terimi Eski Yunancada sikke anlamına gelen nomisma sözcüğünden türemiştir. Bu isim de Eski Yunancada nomos kökünden gelmektedir. Bu kavram değeri güvence altına alınan kanûn anlamına taşır. Sikke doğal değil, tersine kanûna ait bir nesnedir.
Sikke; ağırlığı ve içindeki değerli maden miktârı ayarlanmış, üzerinde kendisini basıp piyasaya çıkaran ve istendiğinde tekrar geri almayı garanti eden devletin ya da kentin arma ve işâretini taşıyan, ufak, yuvarlak ve ana maddesi metal olan bir ödeme aracıdır.
Sikkenin yaygınlaşmasından önce Mezopotamya ve Mısır’da takas yöntemi vardı ve bu yöntemde ağırlıklarına göre değer biçilen gümüş ile değerli metaller kullanılmaktaydı. Bu metaller arasında altın, bakır, tunç ve altın ile gümüş karışımı elektrum da bulunuyordu. Sikke basımında demir tercih edilmese de demir sikkelere de yapılan kazılarda denk gelinmiştir.
Eski Yunan kentlerinin buluşu olan para ile Mezopotamya ve Mısır’da kullanılan külçeler arasında farklar vardı. Eski uygarlıkların külçeleri üzerinde kimi zaman adı geçen yerel yöneticilerin adları dışında başka hiçbir şey yazmamaktaydı. Bu külçelerin ağırlıkları da sabit değildi. Günümüze dek ulaşan külçeler 1 şekel ya da 1 şekelin altı birimlere uygun olarak dökülmüştü. Ayrıca Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarının etkin bir ekonomileri olduğu için sikkeye gerek duymamışlardı. Eski Yunan kentleri ise ağırlığı sabit olan ve değeri korumaya alınan bir buluş gerçekleştirdi. Roma‘da da uzun süre sikke basılmadı.
Sikkenin keşfinden önce değiş-tokuş (trampa/barter) yöntemiyle ticâret yapılıyordu. İnsanlar bir şeyler almak istediklerinde kendinde olan şeyleri ihtiyâç duyduklarını elinde bulunduran diğer insanlarla değiştiriyordu. Bir inek iki koyuna denk gelebiliyor ya da tavuk ile pirinç takası gerçekleştiriliyordu. Nitekim sikkenin keşfinden yüzyıllar sonra bile Maldiv adalarında İbn Battûta’nın aktardığı bilgiye göre deniz kabukları (veda) halk tarafından para olarak kullanılıyordu. Bu deniz kabukları aracılığıyla Bangladeşlilerden pirinç alınıyordu. Pirinci de Bangladeşliler para yerine kullanıyorlardı.
Deniz kabukları dışında küçük incilerden oluşan kemer (wampum), tuz çubukları, deri bilezik (manil), dikdörtgen bronz çubuklar (aes signatum), mühürlenmiş bronz (aes formatum) ve para barı (ramo secco) gibi nesneler de insanların ticârî hayâtlarını sürdürebilmeleri için gerekliydi.
Sikkenin keşfiyle ilgili ilk bilgiyi Herodotos vermektedir. Herodotos, ilk kez altın ve gümüş sikke basıp kullananların Lydialılar olduğunu yazmaktadır. Herodotos’un basılan ilk sikkelerin altından yapıldığını söylemesine karşın ilk sikkeler altın-gümüş karışımı elektrumdan yapılmıştı. Elektrum, Tmolos Dağı (Bozdağ)’ndan doğup Lydialıların başkenti Sardes’ten geçen Paktalos Çayı (Sart Çayı)’nda doğal hâlde bulunuyordu. Çayın taşıdığı alüvyal içinde bulunan elektrum, Lydialılara zenginliği de getirecekti.
Herodotos’un sikkenin ilk kez basılıp kullanımı hakkında verdiği bilgi ondan önce de ele alınmıştı. Grek alim ve hatip Iulius Pollux; “Ksenophanes’in iddiâ ettiği gibi Lydialılar mı sikkeyi buldu?” diye sorar. Herodotos’tan önce yaşayan Ksenophanes’in de değindiği, sikkenin kimler tarafından keşfedildiği meselesi böylece açıklığa kavuşmuş olabilir. İki yazarın da görüşleri dikkate alınırsa ilk sikkenin Lydialılar tarafından basılıp kullanıldığı konusunda hemfikir olabiliriz.
İlk sikkeler yaygın görüşe göre MÖ 650-600 yılları arasına tarihlendirilmektedir. Sikkenin günlük hayâta girişi MÖ IV. yüzyıla denk gelmektedir. Sikkenin keşfinden sonra Platon ve Aristoteles gibi kişiler, sikkenin kökenini araştırdılar. Sikke keşfedilmeden önce insanların nasıl ticâret yaptığını merâk eden Aristoteles, malın malla değiştirilmesini ticâretin en eski türü olarak kabûl ediyor ve metali kullanımı kolay değişim aracı olarak görüyordu.
Kavramların daha iyi anlaşılabilmesi açısından metal yalnızca mal değişiminde kullanılırsa metal; ağırlık ölçüsü ve değişim aracı olarak kullanılırsa para; damgalandığında ise sikke olur. Uygarlık, metalin keşfiyle doğrudan ilişkilidir. Kavramların karışıklığı uygarlıkların kullandıkları nesnelerden dolayı kaynaklanmaktadır. Nitekim Mısır’da buğday ve arpaya dayalı olarak deben kullanılırken Mezopotamya’da şekel kullanılıyordu. Bunların yanı sıra mna (mina, manah) ve talanton da ağırlık ölçüsü olarak bilinmekteydi.
Sikkeler;
• savaş giderleri
• kamu çalışanlarının maaşları
• kamu harcamaları
• vergi toplanması
• günlük ihtiyâçlar için yapılan ödemeler
gibi günlük hayâtı kolaylaştıracak birçok fayda sağlamıştır.
Sikkeler, bu özellikleri dışında üzerinde bulundurduğu resim ya da betim yoluyla da değer kazanmaktadır. Sikke üzerindeki resim sikkeyi basan kişi, kent ya da devleti tanımamıza yardımcı olmaktadır. Ayrıca sikke basımından sorumlu memurun adı, sikke kalıpçısının adı ve Hellenistik dönemden sonra da tarih, sikkeler üzerinde yer almaktaydı. Sikkelerin üzerinde mitolojik tipler (tanrı-tanrıça) olduğu gibi kentlerin simgesi hâline gelen armalar da bulunuyordu. Mitolojinin nümismatiği derinden etkilemesinin yanı sıra bu armalar kentin adına da çağrışım yaptığı gibi kentin simgesi hâline gelen gül, kereviz yaprağı, horoz, aslan, buğday başağı, ton balığı, üzüm salkımı gibi nesneleri de içeriyordu.
İlginç bir şekilde, kent adı ile sikkede yer alan tipin aynı olması sikkelere ayrı bir nitelik kazandırdığı gibi sikkelerin basıldığı yer hakkında da bilgi sâhibi olmamıza olanak tanımıştır. Konuşan tip denilen bu sikkeler Side, Phokaia, Trapezos, Rhodos ve Astakos gibi yerlerde bulunmuştur.
• Side kentinin adı nardan gelmektedir.
• Phokaia kenti bugün Foçadır ve kentin simgesi durumuna gelen fok bu kentin sikkeleri üzerinde yer alır.
• Trapezos kenti bugün Trabzon’dur ve kentin adını aldığı nesne trapezodur yani masa. Bu kentin sikkelerinde masa vardır.
• Rhodos adasıın simgesi güldür.
• Astakos kenti bugün İzmit’e yerleştirilmektedir. Kent, adını istakozdan alır ve kentin sikkelerinde istakoz büyük yer kaplar.
Hellenistik dönemden sonra sikkelere tarih konulmaya başlanmıştı. Bu dönem öncesinde basılan sikkelere basım tarihi eklenmezdi. Sikkenin tarihini belirlemek birkaç yöntemle mümkündü. İlk önce sikkenin uslûbuna bakılırdı. Sikke üzerinde figürün işleniş biçimi de önemliydi. Figür; cepheden, profilden bakabilir, saç ve duruş şekli farklı olabilirdi. Bunların dışında her kentte basılan sikke aynı ağırlıkta olmuyordu. Kentler arasında ölçüler bakımından farklılıklar meydâna gelebiliyordu. Sikkelerin dış görünüşleriyle birlikte her kente göre ağırlık da değişiyordu.
Sikkelerde portreyi Caesar’dan çok önceleri Pers Büyük Kralı I. Dareios kullanmıştı. Yaptığı savaşlarla birçok yeri ele geçiren büyük kral kendi adına sikke kestirmişti. Büyük kral, dareikos (altın, derik) ve siglos (gümüş) sikkelerde ellerinde yay ve mızrak olduğu hâlde bir dizini kırmış biçimde resmedilmişti.
Sikke, Lydia Krallığı sınırları içinde bulunsa da daha sonraları Yunan kentlerine dağıldı. Özellikle Yunan kolonizasyonu sırasında İspanya’dan Hindistan’ın batı sınırına kadar olan bölgede sikkenin kullanıldığı bilinmektedir. Sikke basımı tüccar, banker ya da zengin aristokrat ailelerin elinden kentlere geçmişti. Roma İmparatorluğu sırasında ise bazı Yunan kentlerinin sikke basmasına izin verilmişti.
Kaçak kazılardan, definelerden ve arkeolojik kazılardan başka nümismatiğin bugünkü durumuna gelmesinde Eskiçağ koleksiyoncularının da büyük payı vardır. Tarihte ilk koleksiyoncu olarak kabûl edilen Roma imparatoru Augustus, sikkelere merâklıydı. Topladığı sikkeleri arkadaşlarına ve misafirlerine armağan olarak dağıtıyordu.
Sikkelerin basımı konusuna gelince, dönem dönem sikke basımı farklılık göstermiştir. Erken devirlerde her sikke için belirli miktârda metal tartıldıktan sonra eritilip kalıplara dökülürdü. Daha geç devirlerde kullanılan döküm tablası ham sikkeleri bir arada dökerken tek tek döküm yönteminde durum farklıydı. Sikkeler arasında bağlantı olmaksızın tartılan ve eritilen metal dökülüyordu.
İlkel (tek başına) basım yönteminde ise üç temel öge kullanılmaktaydı. Bunlar ham sikke, damga çivisi ve çekiç idi. Damga çivisinin ucu çekiç yardımıyla ham sikkede çukur oluştururdu. Oluşan bu çukur sikkede kullanılan madenin saf olup olmadığını göstermeye yaramıştı. Daha büyük sikkeler için çifte damga basım yöntemi kullanılarak sikkede iki çukur oluşturuluyordu.
Elektrum sikkelerde farklı bir yöntem olarak iki aşamalı basım tekniği kullanılmıştır. Bu yöntemde arka yüzdeki damga vurulduktan sonra sikke çevrilir ve ön yüzdeki damga vurulurdu. Bu yöntemin gelişmiş hâli olan tek aşamalı klasik basım yönteminde sikke tek vuruşla basılırdı. Yanî sikkenin çevrilmesine gerek kalmadan hem arka hem de ön yüz basılabilirdi.
MÖ V. yüzyıldan başlayarak darphânelerde uzatıcı, damga tutucu ve vurucu olmak üzere üç kişi çalışıyordu.

YARARLANILAN ARAŞTIRMA-İNCELEME ESERLER
KARWİESE, Stefan, Antik Nümizmatiğe Giriş, İstanbul, 1995
MORRİSSON, Cécile, Antik Sikkeler Bilimi, İstanbul, 2002
TEKİN, Oğuz, Antik Nümismatik ve Anadolu, İstanbul , 1997
TEKİN, Oğuz,, İstanbul, 2000

Tanzimat’ın son kalesi “Mithat Paşa”

Sultan II. Mahmut ile başlayan ıslahatlar devri nasıl olmuştur da II. Abdülhamid istibdatına dönüşmüştür? Halkın bütün unsurlarının eşit haklara sahip olması gerektiğini esas alan bir idare tarzı, nelerin sonucunda baskıcı ve yasakçı bir düzene evrilmiştir? Bütün bunlar Osmanlı’nın kaderi midir? Yahut Osmanlı Devleti, kendi sosyal reformunun katili mi olmuştur?

Bu soruların cevabı ıslahatçı fikirlere hayat veren devlet adamlarında saklıdır. Islahat Fermanı’nın mimarı Koca Mustafa Reşit Paşa, onun kanatları altında yetişen Âli ve Fuat Paşalar, bu yenilikçi fikirlerin uygulayıcısı olmuşlardır. Ancak Fuat ve Âli Paşaların iki yıl arayla vefat etmesinin ardından meşruti politikaların daha otokrat bir yapıya dönüştüğü görülmüştür. Ayrıca Avrupa’da dengeler 1871’de Fransa’nın Prusya’ya mağlubiyetinin ardından liberalizm aleyhinde değişmiştir.  Dönemin Padişahı Sultan Abdülaziz ise bu neticede hareket etmeye başından itibaren meyillidir ve o yola girmiştir.  Fakat Tanzimat’ın hala yıkılmayan son bir kalesi kalmıştır. “Mithat Paşa”.

Mithat Paşa, ileride büyük hizmetler vereceği Tuna vilayetinden, Rusçuk çevresinden gelen bir ailenin çocuğudur. 1822 yılında Sünni Bektaşi tarikata mensup bir ailede dünyaya gelmiştir. Babıali Sadaret Kalemine girdiği vakit adı Ahmet Şefik olsa da, burada gelenek geldiği üzere ismine bir kalem adı eklenmiş, geleceğin Midhat Paşa’sı ortaya çıkmıştır.

Mithat Paşa’nın tarihteki başlıca önemi sadrazam olmaktan ziyade çok başarılı valilikleridir. Kendisi için Fuat Paşa’nın zihninde tasarladığı Vali tipinin ete kemiğe bürünmüş hali demek abartı olmayacaktır. Osmanlı idari düzenini yeniden belirleyen vilayet nizamnamesini hazırlayan komisyonun üyesidir, bu uygulamaya öncülük etmiştir. 1861 yılında tayin edildiği Niş (Doğu Sırbistan) Valiliği sonrası, 1864’te Silistre, Vidin ve Niş’in birleştirilmesiyle oluşturulan Tuna Vilayetinin başına getirilmiştir. Burada işlerin yürütüldüğü “Merkezi Hükümet” denilen özel bir encümen oluşturmuştur. Yol yapımı, ıslahane açmak, yoksulların korunması gibi uygulamaların yanı sıra okulların sayısını arttırmış, nehir taşımacılığını geliştirmiştir. Ayrıca Ziraat Bankası’nın çekirdeği kabul edebileceğimiz Memleket Sandığı’nı kurmuştur.

1869-1872 yıllarında Bağdat valisi olarak görev yapmıştır. Buradaki en önemli icraatları arasında askeri mektepleri kurması, nehir taşımacılığını geliştirmesi, Bağdat ve Kazımiye arasındaki tramvay hattını sayabiliriz. Ayrıca kızlara eşit miras hakkını getiren Arazi Kanunnamesi’ni valilik yaptığı bu bölgelerde hassasiyetle tatbik etmiştir. Mithat Paşa’nın başarıları, kendisinden daha fazla yararlanılması gerektiği suretiyle İstanbul’a çağrılmasına vesile olmuştur.

Mithat Paşa reform yanlısı ve saray karşıtlarının başlıca lideri olarak öne çıkmaktaydı. Meşrutiyetçi paşa, bunun ancak Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilerek yerine Şehzade Murad Efendi’nin getirilmesiyle mümkün olacağını düşünmekteydi. Bunun üzerine Sultan Abdülaziz karşıtları Şehzade Murad’ın etrafından toplanmaya başladılar. 29 Mayıs 1876 günü geldiğinde Mithat Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Harbiye Mektebi Nazırı Süleyman Paşa, Şurayı Devlet Reisi Redif Paşa bir ittifak kurarak yeni şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendiden padişahın tahttan indirilmesi için hal fetvası aldılar. Bir gün sonra Harbiye Mektebi Kumandanı Süleyman Paşa iki tabur askerle Dolmabahçe Sarayı’nı bastı ve Sultan Abdülaziz tahttan indirildi. Murad, Padişah ilan edildi. Fakat çok geçmeden Sultan V. Murad çeşitli akıl hastalığı belirtileri göstermeye başladı. İstemsizce gülümsüyor, anlamsız el kol hareketleri yapıyordu. Viyana’dan Leidsdorff adında bir doktor getirtildi. Doktor Sultan Murad’ın rahatsızlığının tedavi edilemez olduğunu bildiren bir rapor verince, bu rapor ilmi bir hal fetvası görevi gördü ve Sultan V. Murad tahttan indirildi.

 Sultan II. Abdülhamid ve Senet Meselesi

 

Sultan Murad’ın tahttan indirilmesiyle beraber, veliaht Abdülhamid ile vükela arasındaki görüşmeler hızlandı. 29 Ağustosta Mithat Paşa Abdülhamid ile bir mülakat yaptı. Mülakatta cülus ve Kanun-i Esasi maddeleri görüşüldü. Bu görüşme ile ilgili Mithat Paşa’nın Abdülhamid’e taht karşılığında Kanun-i Esasi’nin ilanını şart koşan bir senet imzalattığı veya sözlü bir teminat aldığı söylenmektedir. Mithat Paşa’nın Yıldız’daki sorgusunda bu konu, “İzmir’de bulunan kâtib-i husûsîniz İzmir’de bazı mehâfilde (localarda) zât-ı şevketsemât efendimiz hazretlerinin saltanatı bazı şerâit(koşul) ile meşrût olduğuna dair efendimiz imzası tahtında bir senet aldığınızı ve o senedi dahi âhiren (yakın bir zamanda olan) İngiltere’ye vuku bulan seyahatinizde bir mahalle vaz‘ etmiş (konulmuş) olduğunuzu söylemiştir. İzmir valiliğii bu tefevvühâttan(dedikodudan) haberdar olduğunuza tahkîkâta (soruşturmaya) mübâderet edip(başlayıp) fi’l-vâki‘(gerçekten) merkûm kâtibiniz bazı kesâna (insanlara) şu senet hakkında sözler söylemiş olduğunu resmen Dersaâdet’e bildirmişlerdir. Mezkûr senedin şerâitinden ibârettir ve İngiltere’de hangi mahalle vaz‘ ettiğiniz bir tafsîl(ayrıntılarıyla) beyân buyurunuz ve katib-i merkûmun (bahsi geçen katibin) dahi tercüme-i ahvâlini(durumunu) hikâye ediniz” şeklinde sual edilmiş olup, Mithat Paşa tarafından;“Ben ne böyle bir lakırdı söylemiştim ve ne de bunun aslı vardır. Sırf düzme ve iftiradır” şeklinde cevaplanmıştır.

 

Mithat Paşa’nın Sürgün Edilmesi

 

Mithat Paşa, İmparatorluğun varlığı için tek kurtuluş yolu olarak Meşrutiyet idaresini görüyordu. Devletin istikbalini tek şahsın keyfine bağlı görmek devri artık geçmişti. Osmanlı tebaasını bütün olarak devletin istikbali ile alakalandırmak ve devletin yönetimi ile ilgili bütün kesimleri alakalandırmak, İmparatorluk için bir garanti olabilrdi. Paşa bütün gayretini Kanun-i Esasi etrafında topladı. Başlıca sorun Padişahın hangi hukuksal sınırlar içinde bulunacağıydı. Vükela heyeti üyeleri arasında tasarının 113. Maddesi üzerinde çok sert tartışmalar yaşanıyordu. Bu madde Padişaha, kendisinden şüphe ettiği kişileri memleket dışına sürgün gönderme yetkisi veriyordu ve Sultan II. Abdülhamid bu madde kabul edilmediği takdirde Kanun-i Esasi ilan etmeyeceğini ihsas etmişti. Bütün uyarılara ve eleştirilere rağmen Mithat Paşa bu kusurlu anayasanın kurtuluş olacağına inanmıştı. Kanun-i Esasi 23 Aralık 1876’da vükela, ulema ve askeri rical huzurunda ilan edildi.

Mithat Paşa’ya “Osmanlı Anayasasının Babası” demek doğru mudur bilinmez, fakat Mithat Paşa’nın Osmanlı Devleti’nin, ne kadar kusurlu olsa da, bir parlamenter monarşi (Constitutional Monarchy) olmasını şahsi gayretleriyle sağladığı bir gerçektir. Öylesine tavizler vererek bu kusurlara göz yummuştur ki, kendisi dahi mimarı olduğu anayasanın kurbanı olmuştur.

Meşrutiyet ilan olunduğu gün Mithat Paşa’nın köşkü çeşitli sevinç gösterilerine ev sahipliği yaptı. Türklerden başka, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler kendi dillerinde nutuklar söylediler. Padişah ve sadrazama övgüler yağdırıldı. Hristiyan ruhani reisleri Mithat Paşa nezdinde ziyaretlerde bulundular, tebrik ve teşekkürlerini sundular. Sultan II. Abdülhamid’e göre ise Mithat Paşa parlamento ile idare edilen bir hükümetin başbakanı gibi hareket etmeye başlamıştı. Gericiler Mithat Paşa’nın bu Avrupai idare biçimini hoş karşılamıyorlardı. Genç Osmanlılar ise bu yetersiz ve noksan anayasa yüzünden Mithat Paşa’ya tepkiliydiler. En yakın dostları dahi Mithat Paşa’nın halkın gözünde hürriyet kahramanı kabul edilmiş ve kendilerinin unutulmuş olmalarını kabul edemiyorlardı. Zaten yıllardır cumhuriyetçi ve saltanat karşıtı olarak yaftalanmaktaydı. Ayrıca Sultan II. Abdülhamid’in itimadına hiç sahip olamamıştı. Ayrıca Abdülhamid’in anayasaya aykırı hareket etmesi ve Mithat Paşa’nın kendisine ultimatom mahiyetindeki mektubu bardağı taşıran son damla oldu. Bu sebeplerden ötürü Mithat Paşa, Sultan II. Abdülhamid tarafından anayasanın 113. Maddesine dayanılarak Avrupa’ya sürgüne gönderildi.

Avrupa’da çeşitli devletlerin yardımlarıyla bir buçuk yıl geçirdikten sonra affedilerek Girit’e yerleşmesine izin verilmiştir. Girit’teki ikinci ayının sonunda Suriye Valiliğine atanır. 20 Mayıs 1878’te meşhur Çırağan Baskını yaşanır. V. Murad’ı tekrar başa geçirmek isteyen Ali Suavi ve adamları, yedisekiz Hasan Paşa ve askerlerinin zamanında yetişip olaya müdahale etmesiyle başarısız olurlar. Ali Suavi öldürülür fakat o günden sonra Sultan II. Abdülhamid’in yönetimi bütünüyle baskıcı, kuşkucu bir hal alır. Hatta alınan önlemler paranoya derecesine varır.

Mithat Paşa iki yıl kadar Suriye Valiliğinde bulunduktan sonra Aydın Valiliğine tayin olur. 1881 Haziran’ında tutuklanıp Sultan Aziz’in ölümünü hazırlamak suçuyla yargılanır. Yıldız Davası bütünüyle bir hukuk skandalıdır. Sultan II. Abdülhamid bir takım şahitlerin Mithat Paşa’nın aleyhinde konuşturulmasını istemiştir. İbretnuma başlıklı hatıralarında Mabeynci Fahri Bey gördüğü işkenceleri anlatmış ve nasıl ifadeye zorlandığını belirtmiştir. Mithat Paşa, Cevdet ve Gazi Osman Paşaların da istediği idam cezasına çarptırılır. Sultan II. Abdülhamid’in Avrupa kamuoyundan çekinmesi üzerine ceza sürgüne çevrilir. Arabistan’a, Taif’e sürülür. Üç yıl sonra İngilizlerin Mithat Paşa’yı kaçıracağı iddialarının konuşulduğu bir ortamda faili meçhul bir cinayete kurban gider. 8 Mayıs 1884’te boğularak öldürülür.

Sultan II. Abdülhamid idaresinin paranoyada ne radde vardığını anlamak için, Mithat Paşa’nın çiftliğinde kiracı olan Kadir Efendi’nin, Mithat Paşa’nın ölümünden 40 gün sonra çiftliğine Rus kıyafetleri içinde gelip bir gün kaldığı söylentileri üzerine sorgulanması bizim için değerli bir örnektir.

İşte o ifade metninin bir kısmı;

“Sûret-i İfâde”

Efendim bendeniz bundan mukaddem Mithat Paşa’nın çiftliğini istîcâr (kiralamak) eder idim. Mithat Paşa’nın vefatının ilanından tahminen kırk gün sonra bir akşamüzeri Rusya Kazakları kıyâfetinde sarı sakallı kırmızı yüzlü gözünde gözlüğü var. Orta boylu bir adam çiftliğe geldi. Bendeniz de çiftlik kapısının önünde idim. Merkûm bendenize hitâben burada yakınlarda yatmak için bir han var mıdır dedi. Bendeniz de cevaben yoktur dedim. Lakin yatacak isen çiftlikte misafir ol dedim. Burası kimin çiftliğidir dedi. Bendeniz de Mithat Paşa’nın çiftliği olduğunu söyledim. Öyle ise Mithat Paşa hangi odada yattı ise ben de o odada yatacağım dedi. Bendeniz de merkûmu kırmayarak mezkûr odada yatmasına muvâfakat gösterdim. O aralık misafir gelmesinden bahisle familyama ta‘âm hazırlamasını tenbih etmekliğim üzerine mezbûre ta‘âm hazırlamak için misafire bakarak bu herif Mithat Paşa’ya benziyor. Mithat Paşa’yı da İstanbul’a gelmiş diyorlar. Biz de bu çiftlikte yattık. Şu herifi polise verelim dedi. Bendeniz ise birdenbire kestiremediğim ve benzetemediğim için polise vermedim. Ertesi gün kalkarak bendenize para vermek teklif edip Moskof pulu tabir olunur bir altın göstermiş ise de kabul etmedim. Merkûm dahi kalktı gitti.(…)

Sual: (…) Familyanız o gece Kazak elbiseli misafiri Mithat Paşaya benzettiği ve polise vermenizi ihtâr ettiği halde merkûmu polise teslim etmemeniz ne mütâla‘aya mebnîdir?

Cevap: (…)Polise vermemek bahsine gelince hem tanıyamadım ve hem de Rusyalı bir adam olur da sonra hükümette sefâretlerde sürünürüm korkusundan ibarettir.

İşbu varaka derûnundaki ifâde ifâde-i âcizânem olduğunu nâtık işbu mahalle imza olundu.

Fî 12 Ağustos Sene 306

Zirâ‘dan İmam Hafız Abdurrahman

 

Mithat Paşa yanlış suçlamalar ve abartmalarla değerlendirilen değerli bir idarecidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük bir valisi, yaratıcı bir devlet adamıdır. Döneminde liberal politikaların ekonominin öncüsüdür. İnandıkları uğrunda ömrünü harcamış, devletinin ve milletinin istikbali için düşünce yapısından hiçbir zaman ödün vermemiştir. Ruhu şad olsun…

 

KAYNAKLAR

Arşiv Belgeleri

Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA) Kurum : Y..EE.. Yer Bilgisi : 18-124 Belge Tarihi : H-06-04-1327

Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA) Kurum : Y..EE.. Yer Bilgisi : 138-16 Belge Tarihi : H-06-12-1307

Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA) Kurum : Y..EE.. Yer Bilgisi : 71-38 Belge Tarihi : H-07-12-1293

Kitaplar, Makaleler

KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, Birinci Meşrutiyet ve İstibdat Devirleri, Cilt: VIII, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1988.

LEWIS, Bernard, (Çev. Metin Kıratlı) Modern Türkiye’nin Doğuşu, TTK Basımevi, Ankara 1988.

SALIBA, Najib E. “The Achievements of, Mithat Pasha as Governor of the Province Syria, 1878-1880”, International Journal of Middle East Studies, Oct, 1978

BAHAR, İlhan, Tarihe Yön Veren Paşalar,Kum Saati yayınları, 2008 İstanbul.

İNALCIK, Halil, Devlet-i Aliyye, Ayanlar, Tanzimat, Meşrutiyet, Cilt: IV, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2015.

KILIÇ, Selda, 1864 Vilayet Nizamnamesinin Tuna Vilayetinde Uygulanması ve Mithat Paşa.

ORTAYLI, İlber, İmparatorluğun Son Nefesi, Osmanlı’nın Yaşayan Mirası Cumhuriyet, Timaş Yayınları, İstanbul 2017.

 

  II.Abdülhamid’in Mithat Paşa’ya Kanun-ı Esasi’yi ilan ettiğini bildiren hatt-ı hümayunu sureti

.

Mithat Paşa’nın ölüm haberinin yayılmasından bir müddet sonra Mithat Paşa’nın çiftliğe geldiği rivayeti hakkında Mithat Paşa’nın Topkapı’daki çitfliğinin kiracısı, Takkeci Cami İmamı Hafız Abdurrahman Efendi’nin ifade varakası.

 

 

 

“Vatanperver Mahrure “ On başı Halide Edip

“Toprağımızın üstünde şerefsiz yaşamaktansa, toprak altında yatmayı şeref sayarız”

                                                                                 Halide Edip 15 Mayıs 1919 Sultanahmet Konuşması

 Malum Sultanahmet mitingleri öyle vecizeler doğurmuştur ki, milli mücadele, karakterine bu sloganlar ile kavuşmuştur. Halide Edip, İngiliz hafiyelerinin vatanperver enselediği İstanbul’u görmüş, hakkında idam hükmü verilen altı kişi arasında yer almış ve Mustafa Kemal ile kaderdaş olmuştur. Bilgisi ve meziyetleri itibariyle, milletin kaderini tayin edecek meseleleri, kendi üzerine mesuliyet bilen dar bir zümreye mensuptur.  Bu toprakların yakın tarihi yazılırken mürekkep okkasını sımsıkı kavrayan güçlü bir kadındı. Edebi kişiliği ve muallime olması bir yana, dönemin olağanüstü koşullarını en hayretfeza halde,  o buhran için doğmuşçasına göğüslemiş bir Osmanlı hanımefendisiydi. II. Meşrutiyet ilan edildiği sene, gazetelerde kadın haklarıyla ilgili yazılar kaleme almaya başladı. Bu yazılar irtica peşindeki çevrelerde büyük tepki uyandırdı. 31 Mart Ayaklanması üzerine can havliyle iki oğlunu alıp İngiltere’ye bir gazeteci dostunun yanına gitti. Ülkeye döndüğünde edebi kişiliği, aktivist ve siyasi karakterine nazaran daha ön plandaydı. Fakat bu durum uzun sürmedi; Balkan Savaşları akabinde, Cihan Harbi ve Milli Mücadele dönemi.  Halide Edip’in haleti ruhiyesinin ve o makus dönemin romantik yapısının teşekkülü, muazzam bir milli bilinç üzerinde zuhur bulmaktadır. Örneğin yazarın oğullarından birinin ismi Hasan Togo’dur. 1905 yılında gerçekleşen Japon-Rus harbinde yüzyıllardır Osmanlı’nın üzerine bir karabasan gibi çöken Rusya’nın, Japonlara mağlup olmasının verdiği sevinçle oğluna, Japon Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Togo’nun ismini vermiştir. Meşhur “doğunun Horatio Nelson’u” Togo Heihachiro’nun ismini. Mezkur dönemde İran’da,  daha da ileri giderek Japon İmparatoruna “Mikadoname” serlevhasıyla kaside yazan Rus karşıtı aydınlar dahi vardır. Şüphesiz ki hem Türkiye’de hem de dünyanın muhtelif yerlerinde aynı kitapları okuyarak fakat farklı şartlar ve kültürlerle yoğrularak yetişen bu emsalsiz kuşak, insanlık tarihinde bileğinin hakkıyla yer edinmiştir.

 Halide Edip, eserlerini okuyanın saygı duyduğu, fakat bir takım çevreler tarafından da hilafetçi, Amerikancı, bağımsızlık karşıtı mandacı vb. sıfatlar tasni edilmiş bir şahsiyettir. Bu durum daha çok Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu şekilde husul bulmasına karşın, o devrin siyasi meseleleri ile bugünün cahilliğini karıştırmamak gerekir.  Hulasa, Türk İnkılabı ve modernizasyonu başladığı dönemde, Gazi Paşa ile ters düşen kumandan, bürokrat ve aydınları toptan atmaya kalkışırsak, elimizde Milli Mücadele kadrosundan kim kalır?  Bu insanlar bu toprakların yetiştirdiği değerlerdir. Bugün yüzüncü yaşına yaklaşan Cumhuriyet’in yapı taşlarını oluşturan değerler. Atatürk’ün Nutuk’ta yer verdiği Halide Edip’in Amerikan himayesi tezini bildirdiği mektup bahsedilen ayrışmanın temel sebebi durumundadır. Mektupta bugünün perspektifinden-kazanılmış bir zafer sonrası- bakanları rahatsız edebilecek ibareler bulunmaktadır. Doğal olarak bahsedeceğim söylemler bugünün hakikati ( Tam bağımsız ve medeni bir Türkiye)uğruna baş koymuş olan Gazi Paşa’yı da rahatsız etmiş olmalıdır. 10 Ağustos 1919 tarihli mektubun son paragrafında yer alan “Macera ve savaş devri artık geçmiştir ” gibi ifadelerin yanısıra Türkiye’nin istikbalini Filipin ile mukayese etmesi “Filipin gibi vahşi bir ülkeyi bugün kendi kendini yönetmeye yeten çağdaş bir makine haline koyan Amerika, bu bakımdan çok işimize geliyor” Halide Edip’in ülkenin içinde bulunduğu durumu çok iyi tahlil edemediğini kanıtlar niteliktedir. “Amerika Doğu’da sömürgecilik yapmak derdinde değildir” ifadesi ise iyimserlikte aşırıya kaçan bir düşüncedir. Özellikle bu ifade, dönemin Türk aydınları ve yönetim kadroları nezdinde umumi bir eğilime işaret etmektedir. Yunan İzmir’e çıktığında Afganistan’ın kaderini düşünen Enver Paşa veya Mondros sonrası yapılan işgallere seyirci olan Vahdettin’in İngiliz dostluğuyla bu bunalımın atlatılabileceğini hayal etmesine benzer bir durum teşkil etmektedir. Nitekim Gazi Paşa Amerikan mandası hakkında  “… Öyle bir manda istenecek ve verilecekmiş ki, bu egemenlik haklarımıza, dışarıda temsil hakkımıza, kültür bağımsızlığımıza, vatan bütünlüğümüze dokunmayacakmış… Buna ve böylesine Amerikalılar değil, çocuklar bile güler. Her şeyin başında Amerikalılar, kendilerine hiçbir çıkar sağlamayan böyle bir mandayı neden kabul etsinler? Amerikalılar, bizim kara gözlerimize mi âşık olacaklar? Bu ne hayal ve aymazlıktır! ” diyerek sitemini belirtir. Şahsen Halide Edip’in mektubundaki en dikkat çekici bulduğum ifade “Onurumuzdan epeyce fedakarlık etmek zorunda bulunuyoruz” cümlesidir. Bu ifade henüz üç ay önce Sultanahmet’te sarf ettiği  “Toprağımızın üstünde şerefsiz yaşamaktansa, toprak altında yatmayı şeref sayarız” vecizesine oldukça muğayirdir. Halide Edip’in Mustafa Kemal ile arasındaki küslük Sakarya Muharebesi sırasında Gazi Paşa’nın sürekli itiraz eden Halide Edip’e “Emrime itaat edecek misiniz?” diyerek sert bir üslupla çıkışmasıyla başladığı söylenir. Bu olaya dek Erzurum ve Sivas Kongreleri sırasında yaşanan “Manda” tartışmaları haricinde Mustafa Kemal’in hassasiyetle yaklaştığı bir hanımefendidir Halide Edip. Osmanlı Almanaklarına girmiş önemli bir yazar, fikir ve düşünce kadınıdır. Kitapları satmaktadır. Eşi Adnan ve bazı mebuslar ile Ankara’ya gelmesi üzerine Mustafa Kemal’in Kazım Paşa’ya çektiği telgrafta “ Halide Edip Hanımefendi ve 8-10 mebus geldi” demesi Paşa’nın Halide Edip’e nasıl bir açıdan baktığını göstermektedir. Halide Hanım’ı yaralayan ikinci olay ise yeni kurulan hükümette görev alamamasıdır. Kadın olması mebus olmasına engeldi.  Amerikan sefirliğini istediğini birçok kez dile getirmesine rağmen bu vazifeye de malik olamamıştır. 1925’te Şeyh Sait isyanının bastırılması için kamu huzurunu ve sosyal düzeni bozacak her türlü cemiyet ve kışkırtma yayını yasaklamak amacı ile çıkarılan takriri sükun kanunu ve buna müteakip eşi Adnan Adıvar’ın kurucu üyesi olduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kapatılması, Halide Edip’in hayatında bir kırılma noktası olmuştur. Bu dönem ona İttihatçılarla yaşadığı bunalımları hatırlatmıştır. Rejimin mahiyetini çok geç anlayacak olan çift Rauf Orbay gibi yurt dışına çıkar. Muhalefetin tasfiyesi sırasında ülkeyi terk eden Halide Hanım için pek çok kitapta sağlık sorunları ya da eğitim için yurt dışına gittiği yazılır. Torunları asıl sebebin gerçekten sağlık meselesi olduğunu mide problemleri yaşadığını teyit eder. Hatta vefatı da bu sebeptendir. Fakat bir yıl sonra Atatürk’e suikast girişimi olur. Torunu Ömer Sayar Halide Edip’in bu olaylar sonrası sürgün hayatının başladığını ve ülkeye dönmekten vazgeçtiğini söylemektedir. Atatürk’e suikast davasında Adnan Adıvar İstiklal Mahkemesi’nde gıyaben yargılanır ve aklanır. Sürgündeyken Nutuk’a cevap olarak yazdığı anılarının ikinci cildini İngilizce olarak yayınlar. “The Turkish Ordeal” bilahare sert eleştiriler çıkarılarak Ateşten Gömlek olarak Türkiye’de neşredilecektir. İşte bu kitaptan sonra Dışişleri Bakanlığı tarafından sıkı bir takibe alınır. Bu takibata mahal ve sebep verecek işler yapması ve belli bir fikre tevcih için yazılan anıların yurtdışındaki etkisinin yurt içine tesiri olabileceği, dolayısıyla inkılap ve rejime verebileceği zararın, bu takibat değerlendirilirken hesaba katılması gerektiğine inanıyorum.

Şekil 1: Takrir-i Sükun Kanununun tatbiki sırasında ülkeye sokulması yasaklanan gazetelerin 1935 yılında ülkeye sokulmasına izin verilmesi.

Sürgündeyken Paris’te, Amerika’da ve Hindistan’da çalışmalarını sürdürdü, konferanslar verdi, kitaplar yazdı. Bu konferanslar Türk Milli Mücadelesi ve Hilafet konusunda fevkalade ilgili olan Hintliler arasında büyük yankı uyandırmıştır. Hindistan serüveni 1913 yılında tanıştığı M.A. Ansari vesilesiyle başlar. 1935 yılında Camia-i Milliye-i İslamiye tarafından seri konferanslar vermek üzere Hindistan’a davet edilir. Hatta “Inside India” eserini bu seri konferanslar döneminde kaleme alır. Hindistan’ın bütünlüğünü savunan görüşlerin etrafında toplamaya yardım etmek üzere davet edilen Halide Edip, bu görevi sırasında hem kendisini davet eden dostu Dr. Ansari’ye yardım edecek hem de şahsi fikirlerini geniş bir kitleye yayma imkanı bulacaktır. Bu konferansların Türkiye’deki yankıları ise tedirginlik verici olmuştur. Buna Halide Edip’in Abdülmecid Efendi’nin kızı Dürrüşehvar Hanımı ziyaret edeceği söylentisi de eklenince iş başka bir boyut kazanır. Halide Edip köprüleri yakan tavrıyla tehlikeli bir şahsiyet intibası yaratmıştı. Üstelik Hindistan’da bu tedirginliği körükleyici yazılar kaleme alınmaktaydı. Örneğin Bombay Chronicle’da yayımlanan ve M. Mucip adında bir yazarın yazdığı makale Dışişleri bakanlığınca tercümesi yaptırılarak Başvekalete sunulmuştur.(Şekil 2) M. Mucip makalesinde Halide Edip ve Rauf Orbay’ı yerlere göklere sığdıramazken, Atatürk için bahsi geçen şahıslarda olan asil özelliklere sahip olmadığını yazmaktaydı. Oysa ki yazıda yer alan, Rauf Orbay’a Hindistan’da bulunduğu sırada bir şahsın kompliman mahiyetinde “Hindistan’ın da Mustafa Kemal ayarında bir lider çıkarması” temennisi Rauf Bey’i rahatsız etmiş ve asabiyetle “Mustafa Kemal’i yalnız Türkiye çıkarabilirdi” demiştir. Yazar çelişkili yazısında bu çıkışı farklı değerlendirerek, Mustafa Kemal adının yanına birçok isimler eklenmesi gerektiğini, bunların en başında Rauf Bey ve Halide Edip isimlerinin bulunduğunu yazmıştır. Yazar Atatürk için “Dünyanın kendisi için yaratıldığının sanan bir talih adamıdır” yakıştırmasını yapar. Kısacası sebepsiz yere yapılan bir takibat söz konusu değildir. Bir diğer açıdan onurlu vatan evlatları olan Halide Edip, Adnan Adıvar ve Rauf Orbay ellerine geçen her fırsatta isimlerine ve karakterlerine yakışanı sergilemişlerdir. Dışişleri bakanlığını da mezkur şahısların

Şekil 2: Bombay Chronicle’da çıkan yazının Başbakanlığa gönderilen tercümesinden bir sayfa.

Türk İnkılabına aykırı konuşmalar yapabileceği ve mevcut rejim hakkında olumsuz bir izlenim verebilecekleri hakkındaki şüphenin asılsız olduğuna karar vermiştir.(Şekil 3)

 Halide Edip 14 Mart 1935’te İstanbul’a hareket eden bir gemiyle Hindistan’dan ayrılmıştır. Türkiye’ye torunu Ömer’i görmek için gelir. Çocukları ve torunuyla hasret giderdikten sonra Londra’ya döner. 14 senelik sürgünü ise ancak Atatürk öldükten sonra 1939’da İsmet İnönü’nün yurda davetiyle son bulacaktır.

Şekil 3: Halep Konsolosluğunun derlediği duyumlara dayanılarak, Halide Edip’in konferanslarının devrimimizden yana olduğunun Dahiliye Vekili Şükrü Kaya tarafından CHP Genel Sekreteri Recep Peker’e iletilmesi.

Kaynaklar

Çalışlar,İpek (2010).Halide Edip; Biyografisine Sığmayan Kadın. Everest Yy.

Bilkan, Ali Fuat. Halide Edip Adıvar’ın Hindistan konferansları.

Bilkan, Ali Fuat (2005). Halide Edip Adıvar’ın “Inside India” Eseri ve Hindistan Ziyareti

Adıvar, Halide Edip (1955). Türkiye’de Şark, Garp ve Amerikan Tesirleri.

Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi

Şekil 1: 30-18-1-2 / KARARLAR DAİRE BAŞKANLIĞI (1928- ) Yer Bilgisi : 53 – 21 – 8 Dosya Ek : 85-55

Şekil 2: 30-10-0-0 / MUAMELAT GENEL MÜDÜRLÜĞÜ Yer Bilgisi : 84 – 554 – 10 Dosya Ek : 85

Şekil 3: 490-1-0-0 / CUMHURİYET HALK PARTİSİ Yer Bilgisi : 578 – 2299 – 5 Dosya Ek : 2.BÜRO

FİN-SOVYET SAVAŞI

Finlandiya 1807 ve 1917 arasında Rus toprağı olarak kalmıştı. Ama 1.Dünya Savaşı’nın getirdiği ekonomik buhran, Rus İmparatorluğu’nun üzerine kara bir gece gibi çökünce Finler bağımsızlıkları için gereken ortamın sağlandığını düşünüp hareket geçti. Önce Rusları sonra da yerel Bolşevikleri denklemden çıkararak 1917 yılında arzu ettikleri bağımsızlığı kazandılar ve Finlandiya devletinin sınırları çizdiler. Ama Stalin bu durumdan memnun değildi. Onun canını sıkan huzurunu kaçıran bazı şeyler vardı ve Stalin bu konuda harekete geçmeye kararlıydı. Peki, sorun neydi? Stalin, Finlandiya’nın sınırlarının SSCB’nin en önemli şehirlerinden biri olan Leningrad’ın ve Baltık’taki diğer Sovyet limanlarının güvenliğini tehdit edecek kadar yakından geçtiğini düşünüyordu. Elbette Finlandiya 3,5 milyonluk nüfusuyla SSCB için potansiyel bir tehlike değildi. Ama Fin toprakları Naziler tarafından işgale uğrarsa bu topraklar Sovyetlere karşı bir savaş üssü olarak kullanılabilirdi. 12 Ekim 1939 tarihinde, Karelya kıstağında, Leningrad’a kadar olan geniş Fin toprakları- nın  SSCB’ye teslim edilmesi istendi. Finler, 26 Kasım’da SSCB bir sınır olayı tezgâhlayana kadar dayandı. Ama SSCB istekleri konusunda kararlıydı ve bu istekler için uygun bir komplo bulma konusunda da oldukça başarılı oldu ve Sovyetler 30 tümenden oluşan 4 orduyla taarruza geçti. Bu saldırganlıkları 14 Aralık’ta Milletler Cemiyeti’nden atılarak cezalandırıldı. Elbette bu durum SSCB’nin umurunda olmadı. 2.Dünya Savaşı çoktan başlamıştı ve dünya kısa sürede bir kan gölüne dönmüştü. 3.5 nüfusuyla Finlandiya kimin umurunda olurdu? Sovyetler nihayetinde bu savaşa bir milyon asker sokacaktı ve Finler’in asker gücü hiçbir zaman 175,00’i geçmese de büyük bir özveri, cesaret ve taktik beceriyle savaşıp Avrupa’yı mest edecekti. Savaşın sonucu az çok belli gibi görünüyordu ama işlerin kâğıt üzerinde göründüğü kadar kolay olmadığını göstermeye kararlı olan Finler; Sovyet ordularının etrafında sürekli daireler çiziyor, bu tarzda bir savaş için eğitilmemiş olan Sovyet ordularının yaşadığı şaşkınlığı ve ordunun demoralize oluşunu kullanarak onları kuşatıp birbirinden ayırıyorlardı. Motti yada “odunculuk” denen bu taktik Sovyet ordusunun ciddi kayıplar vermesine ve ciddi bir prestij kaybetmesine neden oldu.

Bir Sovyet askerinin donmuş bedeni, Finlandiya askerleri tarafından diğer Sovyet askerlerini sindirmek için kullanılıyor, 1939.

Fin ordusunun ana kuvvetleri, ismini ülkenin kurucu başkomutandan alan Mannerheim Hattı üzerinde Karelya kıstağını savunurken bağımsız birlikler, Ladoga Gölü ile Beyaz Deniz arasındaki uzun doğu kanadı üzerinde Sovyet tümenlerini kuşatıp imha etti. Sovyetler Fin direnişi karşısında birkaç başarısız saldırı daha yaptı. Mannerheim bu saldırılar için “Kötü yönetilen bir orkestranın performansı” demişti. Ve aralık ayı geldiğinde bu sefer saldıran taraf Finlerdi.

Düşmüş bir Sovyet uçağı.

Sovyetler büyük bir travma yaşıyordu. Bu direniş hiç hesaba katılmamıştı. Ancak ocak ayında rakiplerini küçümsediklerini fark etmişler ve onları bastırmak için yeterli kuvvetler getirmişlerdi. Şubat ayında Kızıl Ordu ana kuvvetleriyle, Finler’e küçük nüfuslarıyla altından kalkamayacakları kayıplar verdirerek Mannerheim Hattı’nı yardı. Finler mart ayında barış istemeye mecbur kaldı. 12 Mart’ta Sovyetlerin ekim ayındaki taleplerinin kabul edildiği bir barış antlaşması imzalandı. Finler, savaşın başından beri 25.000 ölü vermişti. Bu sayı Kızıl Ordu çarpışmalarında ölenlerin sayısıydı. Soğuk ve açlığın etkisiyle ölenlerin sayısı 200.000’i buluyordu. Bu sayılar, 3,5 milyonluk bir nüfus için korkunç bir istatistikti. Finlerin bu direnişi tüm Avrupa’yı büyüledi. Hatta Britanya ve Fransa asker göndermeyi bile düşündü. Ama bunlar gerçekleşemeden Finler teslim oldu. Sovyet-Batı ilişkilerinin gelecekteki selameti için önemli bir dönüm noktası olarak kaldı.

Savaş burada bitmeyecek ve 1941 Haziran ayında “Uzatma Savaşı” olarak 2. perdesi açılacaktı. Ama Uzatma Savaşı, Finlere karşı duyulan hayranlığının baltalanmasına sebep oldu. Çünkü Kış Savaşı’nda çok acılar çeken Finler, Sovyetlere karşı bir büyük bir kin duvarı örmüş, öyle ki bu kin onların Nazilerle iş birliği yapmaya kadar götürmüştü. Hem Kış Savaşı’ndan hem de Uzatma Savaşı’ndan geriye kalan ise şu fotoğraflar oldu:

26 OCAK 1941,Lâponya

Bir asker ren geyiği ile birlikte tamamen buzlu kaplı bir zeminde…

1 Temmuz 1942,

Niinisalo köyü yakınlarındaki bir ormanda alev makinesini kullanılıyor.

17 Temmuz 1942

Pilotlar, Jämijärvi üzerinde uçuyor.

Askerler, dürbünlerle yaklaşan uçaklara bakıp büyük akustik yer belirleyicisini dinliyor.

Fin tank birliği,8 Temmuz 1941.

Sivillerin tahliyesi,1 Temmuz 1941.

Hitler’in Haziran 1942’de yaptığı kısa Finlandiya ziyareti…

Helsinki üzerinde uçaksavar ateşi…

Zırhlı Fin treni…

Sovyet gözetleme kulelerine ateş ediliyor.

Askerler, soğuk havada  ulaşım deneyi yapıyor.

Hämeenlinna’daki savaş köpeği okulu…

Ormana fırlatılan küçük bir roket.

Medvezhyegorsk’da sokak savaşı… Bu Rus şehri üç yıl Fin işgalinde kaldı.

Soğuktan donarak ölmüş bir asker.

Donarak ölmüş bir at…

Türk Dili Tarihi

Eski Türkçe dönemi 6.-13. yüzyıllar arasındaki dönemi kapsamaktadır. Türkçenin bütün dönemleri hesaba katıldığında; hem ses ve biçim bilgisi hem de söz varlığı bakımından en saf ve duru dönemidir. Köktürkçe, II. Köktürk kağanlığı zamanında (682- 745) kağanların yazıt olarak diktirdikleri taşlarda bulunmaktadır. Köktürk yazıtları, birer tarih ve söylev metinleridir. Tarihi söylev olarak kullanılan bu metinler aynı zamanda Türkçenin ilk yazılı dil belgeleridir. Yazıtlara bakıldığında sözlü bir dil kültürünün olduğunu gösterir. Yazıtlarda, olaylar sade, açık ve anlaşılır bir şekilde anlatılmakta; bütün duygu ve düşünceler ifade edilebilmektedir. Aynı zamanda yazıtlarda atasözleri ve deyimler kullanılmaktadır. Uygurlar ise Köktürk devletinden sonra kurulmuştur.  Budizm’i benimseyerek Uygur yazısı ve Mani, Brahmi yazılarıyla, taş ve kağıt üzerine yazılmış çeşitli metinlerle kütük basması eserler bırakmıştır. Kazılar sonucunda ortaya çıkarılan yüzlerce sandık eserin çoğu dini nitelikli olmakla birlikte; aralarında tıp, falcılık, astronomi ve şiirle ilgili eserler bulunmaktadır. En önemlileri ise Sekiz Yükmek, Altun Yaruk, Irk Bitig, Kalyanamkara ve Papamkara Hikayesi’dir.

 

Orta Türkçe dönemi ise 13.-15. yüzyıllar arasını kapsamaktadır. Bu dönem eski Türkçeyle yeni Türkçeyi birbirine bağlayan geçiş dönemidir. Türkçe bu süreç içerisinde değişime ve gelişime uğramıştır. Bu değişme ve gelişmeler yeni yazı dillerinin oluşmasına olanak sağlamıştır. Böyle bir oluşum ve dallanmaya beşiklik eden asıl bölge Harezm bölgesidir. Harezm’de kurulan ve gelişen Harezm Türkçesi, 13. yüzyıla kadar birbirinin devamı niteliğinde tek kol halinde ilerleyen türk yazı dilinin Çağatay, Oğuz ve Kıpçak temelinde yeni dallanmalara kaynaklık etmiştir. Karahanlı Türkçesi, ses ve dil özellikleri bakımından eski Türkçeye benzemektedir. İçerisinde Arapça ve Farsça kelimeler bulunmaktadır. Karahanlı Türkçesi, Köktürk – Uygur yazı geleneğinin gelişmiş ve devamı niteliğinde biraz farklılaşmış bir yazı dilidir.  Karahanlılar İslamiyeti ilk kabul eden Türk devleti olarak tarihe geçmiş ve ilk İslami eserler yazılmıştır.   Bu döneme ait başlıca önemli eserler Kutadgu Bilig , Divanü Lügati’t – Türk , Atabetü’l- Hakayık , Divan-ı Hikmet eserleridir. Çağatay Türkçesi ise 15. yüzyılda, Ali Şir Nevai vasıtasıyla ölçünlü hale gelmiştir. Çağatay Türkçesi ile yazılmış eserlerin büyük bir bölümünde Arap alfabesi kullanılmış olsa da Uygur harfleri ile de eserler yazılmıştır. Kıpçak Türkçesi, kuzey Türkçesidir. Bu dönemin önemli eserleri ise Kodeks Kumanikus, Hüsrev ü Şirin ve Gülistan Tercümesi’dir.

Batıya doğru Orta Asya’nın içlerinden hareket eden Türk boylarından biri de Oğuzlardır. Horasan ve İran’dan batıya doğru uzanarak 13. Yüzyılda Azerbaycan, Anadolu ve Irak bölgesinde Oğuz Türkçesi temelinde oluşturulan Eski Anadolu Türkçesi, Orta Türkçe dönemi içinde Batı Türk yazı dili alanının merkezi olmuştur. Genel çizgileriyle Selçuklu Devleti’nin yıkılışından Osmanlı Devleti’nin imparatorluk temellerini atışına kadar geçen dönemi kapsayan 13-15. yüzyıllardaki Oğuz Türkçesi temelinde Batı Türk yazı dili, Doğu Türk yazı dilinden ayrı, müstakil bir gelişme seyri göstermiştir. Oğuz dili, Anadolu bölgesinin geçirdiği siyasi ve etnik sebeplerden dolayı dönemlere ayrılmıştır. Bunlar ise Selçuklu Dönemi Türkçesi, Beylikler Dönemi Türkçesi, Klasik Osmanlı Türkçesi’dir. Bu dönemlerde birçok eser ve yazar edebiyatımıza kazanılmıştır.(Hoca Dehhani, Yunus Emre, Gülşehri, Aşık Paşa, Ahmedi, Şeyhi, Erzurumlu Kadı Darir, Dede Korkut)

 

Modern Türkçe dönemi 20. yüzyıldan itibaren, bugünü de içine alan bütün Türk bölgelerinde devam eden Türkçedir. Tanzimat dönemi edebiyatı eski edebiyata karşıt olarak doğmuştur. Bu dönemde eski- yeni çatışmaları olmuştur. Amaç ise edebiyatta yenileşme ve Batıdakine benzer bir edebiyat meydana getirmektir. Her ne kadar yeniyi savunsalar bile eski edebiyatın izlerini tam olarak silememişlerdir. Eski edebiyatta dil ağır ve süslü iken, yenide açık ve anlaşılır bir dil savunulmuştur. Dönemin siyasi sebeplerinden dolayı eserler topluma dayalı yazılmıştır. Önemli aydınlar ise Namık Kemal, Ali Suavi, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Vefik Paşa’dır. Servet-i Fünun dönemi, devrin siyasi ve sosyal şartlarından dolayı Tanzimatçılara göre daha çok bireysel bir çizgi etrafında ilerledi. Dil eski edebiyat çerçevesinde ilerlemeye devam edip, üsluba aşırı bir şekilde özen gösterilirken yapay bir sanat dili kurulur. Meşrutiyet döneminde,  II. Meşrutiyet’in ilanı ile dilde sadeleşme ve Türkçeleştirme faaliyetleri başlamıştır. Bu dönemde çeşitli dernekler ve dergiler etrafında birleşen aydınlar, milli dil ve kültürü ön plana çıkarmışlardır. Birçok akım oluşmuştur.( Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük, Batıcılık)

 

Cumhuriyet dönemi ise günümüzde hala devamlılığını sürdüren dönemdir. Latin alfabesinin kabulünden sonra, artık dilin gramer, sözlük ve karşılaştırmalı araştırmalar gibi sorunlarına dönüldü. Dili yabancı sözcüklerden arındırma çalışmaları başlatıldı ve bu çalışmalar birçok kuram etrafında gerçekleştirildi. Belli bir akım etrafında dönem dönem toplanmalar olmuştur fakat genelde bireysel ilerlemiştir.

 

XVIII. YÜZYILDA OSMANLI DÜŞÜNCE HAYATI

17.Yüzyıl Osmanlı Devleti için ‘Duraklama ve Çözülme Dönemi’ olarak bilinse de edebiyat açısından gelişmiş bir yüzyıldır. Bu yüzyıl şairlerinin dünya görüşüne bakıldığında kendi dönemleriyle ilgili yargılara ulaşabiliriz. Şairlerin eserlerine bakıldığında siyasi ve sosyal dönem özelliklerini de görmekteyiz.
Tarihlerin, gerçeği tarafsız ve yorumsuz yansıttığına bakılırsa, Osmanlı Devleti için idam fermanı olan Karlofça Antlaşmasının, XVIII. Yüzyıl şairinin kurtuluş fermanı olarak yorumlandığı görülür.  İşte bu nabzı Nabi;

‘’Allah Allah ne bu şadi bu meserret bu neşat
Bunu rü’yada hayal eylemez idi evham.’’  dizeleri ile bize aktarır.

Bu yüzyılın her alanında çözülme görülmektedir. Divan şiirleri metinlerine bakıldığında sosyal çevre, zihniyet ve dönemin ekonomisi hakkında birçok bilgilere ulaşırız. Koçi Bey 1631 yılında hazırladığı risalesini 4.Murad’a sunmuştur. Osmanlı Devleti düzeninin tenkidi açısından incelenmesi gereken bir metindir.

Koçi Bey, Osmanlı Devleti’nin eski gücünü tekrar kazanması için tımar ve zeamet sistemindeki bozuklukların düzeltilmesini ve tımarlı sipahilerin tekrar kuvvetlendirilmesini temel şart olarak görür. Koçi Bey’in Osmanlı sarayında görevli bir kişi olması ve düşüncelerini korkusuzca açıklamak cesaretini gösterebilecek bir karakterde bulunması eserin değerini arttırır. Bu yüzyılı anlamak için Koçi Bey risalesini okumak muhakkaktır.
Türk edebiyatında düşünceye dayalı muhteva Kutadgu Bilig’den başlayıp, sonrasında tasavvufi düşünce ile harmanlanarak Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Hacı Bayram Veli gibi şairlerin tebliğ amaçlı şiirlerinde de dile getirilir.
Osmanlı şiirinde felek, dünya görüşü, dünya ve hayat ile ilgili felsefi düşüncelere rastlanır. Toplum ve devletle ilgili esaslı düşünceler bu yüzyılda şairlerin kaleminin asıl konusudur.         Bu yüzyıl düşünce sistemi olarak şiirimizin dönüm noktasıdır. Bu yüzyıla kadar dini-tasavvufi muhtevalı bir nitelik taşıyan Divan şiiri, ifade biçimi ile sanat kaygısı güderken, öğretici unsurları da beraberinde götürmektedir. Denilebilir ki bu yüzyılda söyleyiş biçimi çok önemlidir.
Sosyal hadiselerin yorumunda şair, bir toplumbilimci olarak karşımıza çıkar. Birçok sadrazam ve vezirin başa geçtiği dönemde yönetimde şüpheler var olmuştur.

Nabi’nin ‘Hayri-name’ adlı eseri bir bütün olarak 17.Yüzyıl Osmanlı düzeninin bir eleştirisidir.

‘’Sende zâhir olıcak kibr ü gurur
Kasm ider zahrunı Allah-ı Gayur’’

(Sende kibir ve gurur göründüğü zaman gayur olan Allah, senin boynunu ikiye büker.)

 

‘’Unf ile halkı kapandun sürme

Kimseye damen ü dest öpdürme’’

(Sertlik ve kabalıkla halkı kapından kovma. Kimseye el ve eteğini öptürme.)

Katı dâ’vâcısı çokdur sardun

Karkarum zâyi’iderler kadrün

(Gerçekte devlet idareciliğinin davacısı çoktur, onun için o makamda senin kıymetini bilemezler diye korkarım.)

 

Sana tâ’zîm olunursa ne güzel

İtmeyen cahil ile itme cedel

(Sana hürmet gösterilirse ne güzel; sana hürmet göstermeyen cahil ile de sakın takışma.)

Edeb ârâyişidür insânun

Bî -edeb tâbi’idür şeytânun

(Edep insanın süsüdür. Edepsiz ise şeytanın arkasından gidendir. Örnekleri bize bu durumu gösterir. )

17.Yüzyılda düzenin bozulmasının henüz tam olarak hissedilmemesi, şairlerin daha sınırlı alanlarda sosyal tenkitlerde bulunmasını gerektirmiştir. Oysa 17. Yüzyıl şairi estetik kaygısını ön planda tutmuştur.
Koca Ragıp Paşa’nın 18. Yüzyıl insan tipi beyitlerinde bu estetik kaygısı görülür. Bir göz atalım:

‘’Revnak olmaz sühana hüsn-i edadan gayrı
Var mı seng ü güherin farkı safadan gayrı’’

(Söze parlaklık veren, ifade güzelliğinden başka bir şey değildir. Taş ile elmas arasında, saflıktan başka fark yoktur.)

‘’Yine hem-cinsi eder ademe Ragıp hasedi
Reşk eder mi sana kimse vüzeradan gayrı’’

(Ey Ragıp! İnsana yine hemcinsi haset eder seni de bu yüzden vezirlerden başkası kıskanmaz.)

Görüyoruz ki şairler, toplumun sözcüsü olarak sosyal tabloyu yansıtmıştır. Bu durumda 17. Yüzyılda ‘’Hikemi Tarz’’ın da geliştiği açıktır.

Genel olarak baktığımızda, 17.yüzyıl hakkında yapılan birçok değerlendirmeye bakılırsa ortak bir nokta vardır. O da bu yüzyılın duraklama ve çözülme dönemi olmasıdır. Bu yüzyıldaki gelişmeler şairlerde ‘’Nabi Ekolü’’nün görülmesini pekiştirmiştir. Şair, şiir dilinin özelliklerinden yararlanma imkanına göre, tarih yazıcılarından daha ‘’ferdi’’ tavır sergilemiştir. Edebi eserlerde olay ve durumlar açıkça anlatılmaktadır. Bu sayede halkın kalbindeki görüntü daha net görülmektedir. Padişahlara yazılan kasideler, kıt’alar, mersiyeler ve gazeller bunun en önemli örnekleridir. Her yüzyılda olduğu gibi bu yüzyılda da şairin dünya görüşü ve kendi dönemi ile ilgili yargılarını tespit etmek mümkündür.

 

KAYNAKÇA:

Bilkan, Ali Fuat, Nabi Divanı, Akçağ Yayınları, 1.Baskı,2013  s. 578-623

Kaplan, Mahmut, Hayriyye-i Nabi, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 3. Baskı,2015 s. 157-196

Yorulmaz,Hüseyin, Koca Ragıp Paşa, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1. Baskı, 1998, s. 78-94

SOYKIRIM YALANI ÜZERİNE

Soykırım isyanda bulunmamış olan bir kitleyi tamamen yok etmek anlamına gelir. Buna 1974’lerden sonra her yıl ısıtılarak “24 Nisan” günü gündeme getirilen sözde “Ermeni Soykırımı” da dahil edilir.  Bu konu hakkında doğru  bilgiyi ortaya koymak için zamanın şartları göz önünde bulundurularak düşünülmelidir. Olayı en iyi şekilde anlamak için kökenlerden başlayarak ele almak yerinde olacak.

 

Ermeniler Trakya’dan Anadolu’ya gelip Urartu ülkesine yerleşmişlerdir. Bu da Ermenilerin buranın yerli halkı olmadıklarını gösterir. Ermenilerin bulunduğu topraklar İskitler, Kimmer, Asur, Med ve Pers istilalarına maruz kalmıştır. Daha sonra Büyük İskender’in komutanlarından olan  Selevkos burayı ele geçirir. Çok sonralarda Anadolu Roma himayesine girer. Partlarla Romalılar arasında tampon devlet oldu. Samaniler ile Bizans mücadelesine maruz kaldı ve genellikle doğusu Samanilerin, batısı Bizanslıların topraklarına dahil oldu. Bir ara Abbasilerin eline geçse de daha sonra Bizans Anadolu’nun devamına tekrardan hakim oldu. Selçuklu zamanında Bizans’a bağlı iki Ermeni prensliği bulunmaktaydı. Ermeniler Bizans baskısından kurtulduğu için Selçukluların Anadolu’ya girmesini kurtarıcı gözüyle karşılamıştır. Daha sonra sırasıyla Harezmşahların, İlhanlıların, Umurluların, Kara ve Akkoyunluların ve Safevilerin himayesinde bulunmuştur. Daha sonra da Osmanlıların. Görüldüğü üzere Ermenilerin bulunduğu topraklar  birçok devlete ev sahipliği yapacak kadar stratejik bir konuma sahipti.

 

Osmanlı Devleti’ndeki hoşgörülü yönetim sistemi sayesinde Osmanlı-Ermeni ilişkileri çok iyiydi. Öyleki saray yönetimine kadar girmiş bulunan bu halk, Osmanlı Devletine bağlı, sadık bir azınlıktı. Bu nedenle “tebaa-i sadıka(sadık halk)” ünvanını almışlardır. Osmanlı, bünyesinde bulunan azınlıklara karşı tutumu nedeniyle o dönemlerde Batıdan Doğuya doğru siyasi sığınmalar olmaktaydı. Bu da “Ermeni Soykırımı” iddiasında ortaya atılmış önemli maddelerden yüzyıllar boyu Ermenilere zulüm yaptığımıza dair iddiaları yalanlamaktadır. Ermenilerin Türk siyaseti altında yaşadıkları refah ve hoşgörülü hayat her ölçüde tartışmasız ortaya konulmaktadır.

 

Bu barış havası 1879’lara kadar sürmüştür. Bu barış havasının bitişine 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sırasında İngiltere ile Rusya arasındaki rekabetin ortaya çıkardığı emperyalizm sorunu Ermenilerin Osmanlı Devleti’nden bağımsız bir devlet kurma çabasına girmelerine neden oldu. Bu savaşla Kafkasya’ya kadar giren Ruslar, Türkleri buradan kovup Ermenileri buralara yerleştirmiştir. Şuan Ermenistan olan topraklarda Türk çoğunluğunun olduğu yerlerde yaşayanların yerine Ermeniler yerleştirilmiştir. Ruslar Ermenilere kendi tarafında olmalarının çıkarlarına olacağını, yeni topraklara sahip olacaklarını söylediler. Rusların bu tatlı vaatleri ile Ermeniler, İngilizler yerine Ruslarla yakın olmayı tercih etti. O dönemde yaşananlara bakılınca Ruslar Ermenilere vergi ödetmemiş, karşılıksız toprak vermişti. Diğer taraftan bakıldığında ise Türkler yerlerinden edilmişti. Ermenistan kurmak isteyen Ermeni devrimcilerin yaptıkları, Osmanlı Devleti’ni parçalamak için pusuda bekleyen Avrupa devletlerinin kurnazca oyunları nefreti tetikleyen kaynaklardır. Arada bazı iyi yaklaşımlar olsa da dış etkiler yine Ermenileri serbest bırakmamıştı. Ülke dışında kurulan ve Erzurum’da da “Hınçak” ve “Taşnak” lar( Ermeni Devrimci Partileri), kendilerine destek çıkmayan Ermenilere de rahat yüzü göstermemiştir. Görülüyorki Ermeni sorunu Ermenilerin kendi içinden ve ihtiyaçlarından değil, büyük devletlerin bölge üzerindeki çıkar hesaplarından kaynaklanmıştır. Büyük devletlerin kendi hesaplarını gizlemek için sorunu bir insanlık ve din sorunuymuş gibi göstermeleri Ermeni kilisesini de etkilemiştir. Başta Ermeni Patrikhanesi olmak üzere bağımsızlık ve büyük devlet kurma hayali peşinde koşan Ermeniler, işlerine gelen bu olaylar karşısında üzerlerinden oynanan oyunlara ses çıkartmamışlardır.

 

Ermeni sorunu Osmanlı Devleti’nin iç sorunu olmaktan çıkmış, uluslararası bir boyuta bürünmüştür. Buna sebep olan Ayastefanos Antlaşması’nın imzalanması ve antlaşmanın 16.

maddesine Ermenilerle ilgili bir hüküm eklenmesi İngiliz, Rus ve Osmanlı delegeleri arasında yapılan özel görüşmeler neticesinde, Ayastefanos Antlaşması’nın 16. maddesinin fazla değişikliğe uğramadan Berlin Antlaşması’nın 61.maddesi olarak kabul edilmesidir. Osmanlı Devleti’nden bu maddelerle Ermeni halkı için ıslahatlar yapılması isteniyordu. Ancak Avrupa’nın Ermeni ıslahatı baskısı üzerine yapılan ıslahatlar ne Avrupa’yı ne de Ermenileri tatmin etmiştir. Zaten İngiltere de hasta ve aksi Osmanlı Devleti yerine Rus emellerine karşı koyacak, Hindistan yolunu dış sorunlara kapayacak geniş genç bir devlet istiyordu. Bu nedenle Ermenileri yanlarına çekmek istiyorlardı.  Hatta bunun için Protestan dayanışmasını artırarak bölgede zaten aktif olan misyonerlerine yön verdi. Onlar proHristiyan fakat katı bir  Müslüman düşmanıydılar. Osmanlı İmparatorluğu’nun dinlere karşı hoşgörülü oluşunu kullanarak ülkede yüzlerce okul ve kilise açmış ve daha çok da Ermeni çocukları devşirmişlerdi.

 

1816 yılında Moskova’da kurulan Ermeni Şark Dilleri Enstitüsü kimlikleri büyük ölçüde kaymaya uğrayan Ermenilere eski ulusal bilinçlerini kazandırma faaliyetlerini arttırarak, Rusya’nın emellerine hizmet etti. Öte yandan Rusya bağımsız bir Ermenistan istemediği gibi, özerk bir Ermenistan oluşmasını da çıkarlarına uygun görmemekteydi. Verdikleri düzenleme ve Ermenileri hak düzenlemeleri Türklerin 1863’te Nizamname-i Milleti Ermeniyan’la verilen hakların çok altında kalmaktaydı. Bu da Türklerin Ermenilere rahat bir ortam sağlamaya çalıştıklarını, huzursuzluk çıkmaması için ellerinden geleni yaptıklarını gözler önüne sermektedir.

İngiltere’nin Ermenileri yanına çekmek isteyip onları özerkleştirmek istediğini belirtmiştim. Bunun için Protestan dayanışmasını artırarak bölgede zaten aktif olan misyonerlerine yön verdi. Onlar Protestan’dı fakat katı bir  Müslüman düşmanıydılar. Osmanlı İmparatorluğu’nun dinlere karşı hoşgörülü oluşunu kullanarak ülkede yüzlerce okul ve kilise açmış ve daha çok da Ermeni çocukları devşirmişlerdi.

Sasun isyanı 1894’de gerçekleşmiştir ve Berlin kongresinden sonraki ilk ayaklanmadır. Kafkasya’dan gelip Taşnaksutyan Komitesinden yardım alan bir Ermeni Sasun’a gelerek buradaki Ermenileri kışkırtıp katliam planları hazırlamaya başlamıştır. Kanlı olaylarla sonuçlanan bu isyan sonucunda hükümet olayı yerinde incelemek üzere soruşturma komisyonu kurmuştur. Asiler, İngiltere’den gelmiş modern silahlarla her şeyi yapmışlar; yangın, adam öldürme ve yağmadan sonra düzenli Osmanlı askerine karşı durup kafa tutmuşlardır. Soruşturma heyeti aldığı kararda; Osmanlı Hükümetinin asilere karşı asker göndermekle en kanuni hakkını kullandığını, bu askerler kanlı çarpışmalar sonucu asileri geri püskürtmüşlerdir, diye yazmıştır. Sasun olayı artık bir tarihi olay idi. Bu olayla birlikte artık herkes tarafından anlaşılan bir gerçek vardır ki bin yıllık Türk-Ermeni barışı artık söz konusu olamazdı. Bunu daha ciddi olan Van isyanı izlemiştir. Bu isyan hem batılı devletlerin ve kamuoyunun dikkatini Osmanlı Ermenileri üzerine çekmiş, hem de Müslüman ve Hıristiyanlar arasındaki nefreti fişekleşmeye yetmiştir. Nitekim bu isyanın ardından Ermeni terör örgütleri daha fazla eyleme yönelmekten çekinmemişlerdir.  Kuşkusuz 26 Ağustos 1896’daki Osmanlı Bankası baskını dış baskıları artırmaya yönelik olup başarıyla sonuçlanan bir plandı. Sasun’da ikinci isyan ile Zeytun, Adana ve diğer bölgelerdeki isyanlar Türk-Ermeni halklarını birbirine karşı kin duydurmayı amaçlamış ve kısmen başarılı olmuştur. Bu kin Birinci Dünya Savaşı’na da yansıyacaktı.

 

Ayaklanmaların yanı sıra Ermeni örgütleri dönemin padişahı olan II. Abdülhamit’e bir suikast düzenlediler. Çünkü II. Abdülhamit’in İslam birliği siyaseti, İngiltere’nin dış politikasına bir meydan okumanın yanı sıra, Hıristiyan Osmanlı uyrukların ülkedeki geleceği için bir tehditti. Hem batılı güçlerin isteklerinin hem de bağımsız Ermenistan’ın gerçeklemesi için Sultan II. Abdülhamit tahttan inmeli ve Meşrutiyet rejimi kurulmalıydı. Böylece bastırılan ayrılıkçı düşüncelerin kendilerini siyasi olarak duyurmaları . Bu amaçla bir atlı arabaya 120 kg miktarında patlayıcı yerleştirerek padişahın Cuma selamlığından sonra Yıldız Hamidiye Camii önündeki yoluna yerleştirdiler. Suikast için padişahın kendi arabasına yürüyüş süresi gibi en ince detay dahi hesaplanmıştı. Patlayıcıların içine konduğu arabaya metal parçaları doldurulup bombanın etkisi artırılmıştı. Ancak Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin Sultan Abdülhamit’e bir soru sorarak geciktirmesi üzerine bomba Sultan Abdülhamit’in etki alanı dışındayken patladı ve padişah hiçbir zarar görmeden kurtuldu. Patlama sonucu civardaki halk arasında 26 kişi öldü ve 58 kişi yaralandı. Olaydan sonra yapılan araştırma sonucu olaya karışan 40 kişinim kimlikleri belirlendi. Bunlardan 15 kişi yakalanarak tutuklandı. Hedeflerine suikast ile ulaşamayınca, bu emellerini İttihat ve Terakki Partisi içerisinde yer alarak gerçekleştirmişlerdir. 1908 yılında Meşrutiyeti ilan edilmeye zorlanan II. Abdülhamit, bir yıl sonra gerçekleştirilen ve 31 Mart vakası olarak bilinen bir darbe ile tahttan uzaklaştırıldı. Meşrutiyetin ilanı belki Osmanlı vatandaşlarının tümü için bir hürriyet döneminin başlangıcı olsa da Ermeni örgütleri Müslüman bir devletin uyruğu olarak bir hürriyet yaşamaktan aslında çoktan vazgeçmişlerdi. Bunu İttihat ve Terakki’nin Türkçü kanadı belki o zamanlar anlayamamıştı.  1909 Adana isyanı İttihatçıların ateşlediği hürriyetin Ermenilerin Ağrı etrafında yaşayan bir millet olduklarını göstermek için kullanmalarından ibaretti. İttihat ve Terakkinin hürriyet sarhoşluğu içinde olduğu sıralarda, başta Ermeniler olmak üzere ülkeden kopmak isteyen milletler bu özgürlük ortamını siyasi bağımsızlıkları için ustaca kullanmışlardır. Ermeni komiteleri de hürriyet ortamından yararlanarak bu dönemde örgüt merkezlerini güçlendirmişler, halkı silahlandırmışlar ve toplu savunma önlemleri geliştirmişlerdir. Trablusgarp ve Balkan savaşlarının Osmanlı İmparatorluğunu iyice yaşlandırması da işlerine geldi. Fakat değişen dengeler de, Rusların dikkatlerini tekrar Ermeniler üzerine çekmişti. Almanya’nın Osmanlı İmparatorluğunda nüfus kazanması karşısında, Rusya’nın desteğine gereksinim duyan İngiltere, Doğu Anadolu Ermenilerinin tekrar Rusya ile yakınlaşmasına yeşil ışık yakmıştır. Rusya da 1890’larda bıraktığı yerden Ermeni ıslahat projesini dünya çapında gündeme getirecek şekilde Osmanlı Devleti üzerinde baskı uygulamaya kaldığı yerden devam etmiştir. İktidardaki İttihat ve Terakki Partisi ise Ermenilerin bağımsızlık hedeflerini törpüleyecekleri ve dış müdahaleleri durdurabileceği düşüncesiyle ıslahatları kendi düşünceleri ile uygulamaya karar verir.

 

Gelelim Birinci Dünya Savaşı’na. İddia edilen ve defalarca söylenenlerden biri de Ermenilerin bu savaş sırasında soykırıma uğradıklarıdır. Bugünün gözüyle olaya bakmaya çalışmak bizi doğruya götürmez. Bu nedenle olayı o dönemin şartlarıyla ele alırsak o zamanlarda Osmanlı’nın çeşitli cephelerde savaşan askerleri bulunmaktaydı. Bu orduların

geri hatlarının güvende kalması amacıyla tedbirler almış ve Ruslara yardım ve yataklık edip Türk askerine zorluk çıkardıkları için Ermenileri tehcire tabi tutmuştur. Tehcire tabi olan Ermenilerin huzuru ve güvenliği için zamanın koşullarına bağlı olarak devletin imkanlarının el verdiği kadar tedbirlerin alındığı belgelerle ortaya koyulmuştur.  Ermenilerin yaptıklarından haberdar olan devlet görevlileri yapılanlardan dolayı Ermeni Patriğine uyarıda bulunmuşlardır. Ancak bu uyarı Hınçak ve Taşnak komitecileri tarafından kale alınmamıştır. Kars ve Ardahan civarında Rusların tahrikiyle öldürülenlerin sayısının otuz bine ulaştığı, kadın ve çocukların dağlarda perişan halde bulundukları ve bu hususta tarafsız devletler nezdinde gerekli girişimlerde bulunulmasına dair Osmanlı Ordusu Başkumandanlığı’ndan Hariciye Nezareti’ne tezkire göndermiştir. Sivas’ta, Taşnak Cemiyeti adıyla gizli bir cemiyet kuruldu. Amacı ordu gerisinde karışıklık çıkarıp İtilaf Devletlerine kolaylık sağlamaktı. Ruslar Ermeni ayaklanmasından yararlanarak Kotor’u işgal etti. İran’daki Ermeni çeteleri de Van’da çıkacak isyandan yararlanarak Ermenilerin yardımıyla kente gireceklerdi. Ruslara yol açmak için Müslüman halkı ortadan kaldırmak için ellerinden geleni yapıp Van’da isyan çıkardılar. Daha sonra bu isyan diğer yerlere de sıçramıştır. Banka, postanede, Duyun-u Umumiye Dairesi gibi resmi daireleri yakıp karakollara saldırdılar. Van ve çevresini ele geçirdiler. Komitecilerden Aram Manukyan vali olarak atandıktan sonra daha önceden yaptıkları gibi Müslüman halkı ayırt etmeden vahşi bir katliama sürüklediler. Kaynar sulara atılan bebekler, gözleri oyulup türlü işkenceler yapılarak öldürülen erkekler, tecavüze uğrayan kadınlar… Bu gibi ahlaksız ve aklın almadığı feci katliam faaliyetleri tehcir kanunundan önce gerçekleşmiş olaylardır.

 

Bu gibi isyanlar ülkenin diğer taraflarında da gerçekleşmeye başlamıştır. Van İsyanı’nın patlak vermesi üzerine, bu olayları başlatan ve Ermenileri silahlandıran komite yuvalarını dağıtmak için Dâhiliye Nezareti’nin, vilâyetlere ve kasabalara bir genelge yolladı. Ermeni komitelerinin kapatılıp belgelerine el konulmasını, liderleri ile faaliyetleri bilinen Ermenilerin tutuklanmasını, bunlardan bulundukları yerlerde kalmaları sakıncalı görülenlerin uygun yerlerde toplanmasını ve tutuklananların askeri mahkemelere sevkini istemiştir. Zeytun ve Maraş civarından şimdiye kadar Konya’ya gönderilenlerden başka Ermeni sevk edilmemesi ve bundan sonra gönderileceklerin Halep, Zor ve Urfa’ya sevkedilmeleri de istendi. Konya’ya gönderilen Ermenilerin iskân ve iaşe masraflarının karşılanması için Maliye Nezareti’netebligat yapıldığı, bunun için gerekli miktarın ve ne kadar Ermeni bulunduğunun tespiti yapıldı.   Maliye Nezareti’ne mensup Ermeni memurlardan komite mensubu olanlarla, sadakatsizlik gösterdikleri kesinleşenlerin cezalandırıldı ve icap edenler de Ermeni bulunmayan vilâyetlere gönderildi. Bunun dışında İzmir, İstanbul, Halep, Maraş, Antep gibi yerlerde de yıkıcı faaliyetlerde bulunan Ermeni ırkı saldırısı karşısında binlerce Türk kendi toprağında muhacir olmuş, zulümlerden kaçmaktaydı. Ordu bir taraftan düşmanla çarpışıyor, diğer taraftan da Ermeni isyanlarını durdurmak için uğraşmaktaydı.

 

Buna dayanamayan Osmanlı tehcir kanununu çıkarmakta yarar buldu. Çünkü ancak bu şekilde ülke içindeki düzen ve can güvenliği sağlanabilirdi. 24 Nisan 1915’te Ermeni komitelerin kapatılıp ele başlarının tutuklanması emri verildi. 2345 Ermeni komiteci tutuklandı. Aynı tarihte savaş yeri etrafındaki Ermeni halkının belli bir kısmının masum halka yaptıkları işkenceler ve düşmanla yaptığı iş birliği Van, Bitlis, Erzurum illeri; Ceyhun, Osmaniye, Dörtyol bölgeleri, Maraş’ın kırsal bölgesi Halep’in şimdiki Hatay ili bölgesini içine alan kısmında bulunan Ermeniler tehcir edilerek başka bir bölgeye yerleştirilmek istenmiştir. Bu teklif 1 Haziran’da Takvim-i Vekayı’da yayınlanmıştır. Osmanlı kanununun uygulanmasında sorun çıkmaması için elinden geleni yapmıştır. Hayvan taşınacak malları yanında götürecek olan Ermenilere taşıyamayacakları mallar için de devlet onlara malın karşılığı parasını ödeyecekti. Yaşanan bir aksaklıktan görevli sorumlu tutulacaktı. Muhtaç durumda olanların masraflarını devlet karşılayacaktı. Önceden sahip olduğu iktisadi duruma göre ihtiyacı doğrultusunda arazi verilecekti. Göç edilenler izinle yer değiştirebileceklerdi. Kısaca özetlenen tedbirler için 115 milyon kuruş harcamış, ayrıca iaşe bedeli olarak da elli milyon kuruş civarında harcanması düşünülmüştür. Burada hedeflenen onların düşmanla işbirliği yapmalarını engelleyip ülkede düzeni ve can güvenliğini sağlamak amaçlanmıştır. Bu da Osmanlı’nın Ermenileri yok etmeye çalışmadığını göstermektedir. Ne var ki yola çıkan ilk kafile aşiretlerin saldırısına uğramıştır. Bunun için tedbir alınmaya çalışılmıştır. Türk halkına zarar veren Ermenilerin aileleriyle uzaklaştırmaları, kendi halleriyle uğraşan tüccar ve esnafın vilayet içindeki başka bir yerleşim yerine geçmeleri suretiyle kalmaları; Elazığ, Diyarbakır ve Sivas’ta  bulunan Ermenilere dokunulmaması genelgelerde belirtilmektedir. Ortaya konulan bu bilgiler bize tehcir işinin sorunsuzca insani değerler çerçevesinde gerçekleşmesi için Osmanlı Devleti’nin elinden geleni yaptığını dönemin şartlarıyla gözler önüne serer. Nitekim yine de komiteciler ortalığı karıştırmaya devam etmiştir. Bu uymayanlar divanda yargılanıp 1397 kişiden bir kısmı idam, diğerleri gerekli cezalara mahkum edilmiştir. Bu olayda iki taraftan da ölenler olmuştur. Ayrıca Ermeni halk ölümünde Ermeni bir vatandaşın Ermeni’yi öldürdüğü vakası da çoktur. Çünkü devrimci Ermeniler, kendilerine uymayıp göç eden halk kafileleri durdurmaya çalışmışlardır. Bu şekilde ölen Ermeni sayısı da çoktur.

 

Osmanlı Devleti, Nazilerin aksine, topraklarında yaşayan Ermenilerin belli bir coğrafyadakilerini nakletmiştir. Nakil, Osmanlı Devleti’ne karşı silaha sarılan Ermeni gruplarını ve onlara destek verenleri kapsamaktadır. Nakledilenler yine Osmanlı sınırları içinde yer alan bir coğrafyaya göç ettirilmiş, göç hazırlığı yapmaları için bir hafta ile 15 gün arasında süre verilmiştir. Nazilerin insanları evlerinden zorla alıp yaka-paça toplama kamplarına götürdükleri gibi götürmemişlerdir. Göçen Ermenilerin tüm ihtiyaçları (yiyecek, sağlık, bilet temini vb.) devlet tarafından “Muhacirin tahsisatı”ndan karşılanmış, bir şehir ve kasabada yaşayan Ermenilerin tümü sürgüne gönderilmemiş, hastalar, yetimler, Katolik ve Protestan mezhebi mensuplarıyla, zanaat sahipleri ve orduda görev yapanlar tehcir kapsamı dışında tutulmuştur. Göçe tabi tutulanlar için devlet tarafından evler yapılması, hayatlarını devam ettirebilmeleri için yerleştirildikleri yerlerin ziraata elverişli olması, geldikleri vilâyetler belirlenerek, nüfus kayıtlarının çıkarılması kararı alınmıştır. Nazi kamplarının aksine, hasta göçmenler için kamplarda hastaneler kurulmuş, göçmenlerin sağlık sorunları ile ilgili olarak çeşitli ülkelerin sağlık ekiplerine kamplarda görev yapmaları için izin verilmiştir. Konsolos raporlarına göre, bu yabancı sağlık mensuplarından bazıları bulaşıcı hastalık nedeniyle ölmüştür. Kimsesiz çocuklar ve yetimler, yetimhanelere ve bazı zengin ailelerin yanına yerleştirilmiştir. Ancak 1919’da geri dönüş izni verilince, bu çocuklar yakın akrabalarına teslim edilmiştir. Aşiretlere ve sivil halkın saldırısına karşı göç yapan kafileleri korumak üzere jandarma görevlendirilmiş, suistimalde bulunan görevli ve halktan kimseler mahkemede cezalandırılmıştır. Bir Müslümanla evlenmiş kadınlar göçten muaf tutulmuştur. Bu gibilere, savaş sonrasında çıkarılan bir yasa ile, istedikleri takdirde eski dinlerine dönebilme imkânı tanınmıştır. Savaş, kuraklık, çekirge istilâsı, seferberlikten dolayı iş yapabilecek hemen bütün erkeklerin silah altına alınması gibi nedenlerle, tarladaki mahsulün kaldırılamamasının bir sonucu olarak ortaya çıkan yiyecek sıkıntısından dolayı, başta Amerika olmak üzere çeşitli devletlerin yardım kuruluşlarının yardım talepleri kabul edilmiş, bunlar tarafından Suriye’deki Ermenilere yardım edilmiştir. Savaşın sona ermesiyle birlikte, devlet tarafından çıkarılan “geri dönüş kanunu” ile göçmenlerin evlerine dönmeleri sağlanmış, Ermeni Patrikhanesi’nin tespitlerine göre 644.900 Ermeni geri dönmüştür. İşte bu da tehcir olayının soykırım olmadığını kesin bir şekilde göstermektedir.

 

İşte bunun hala soykırım olduğunu iddia edenler, bugüne kadar ispat edecek bir belge sunamamışlardır.  Tezlerini kuvvetlendirebilmek için, Talat Paşa’ya ait olduğu söylenen sahte telgraflar ortaya atmışlardır. Yapılan incelemelerde, telgraflar üzerinde Osmanlı bürokrasisinin gerekli işlem kayıtlarının bulunmadığı; telgrafın gönderildiği iddia edilen valinin, o tarihte o vilâyette valilik yapmadığı; her Osmanlı belgesinin en üstünde yer alan besmeleye farklı şekilde yer verildiği ve en önemlisi de Talat Paşa’nın imzasının sahte olduğu ortaya çıkmıştır. İddiada bulunanların en önemli açıklarından biri de 1915’ten itibaren öldürüldüğü iddia edilen Ermenilerin sayısının sürekli yükseltildiğidir. 600 binlerden başlayan rakamlar, günümüzde 1,5 milyona çıkarılmıştır. Halbuki, o tarihlerde yabancı devletlerce yapılan nüfus tespitlerinde, Osmanlı Devleti’nde yaşayan Ermenilerin toplam nüfusu ortalama 1,5 milyon olarak gösterilmektedir. Peki  gerçekten böyle olsaydı,  savaş bittikten sonra geri dönüş yasasıyla geri dönecek Ermeni halkı olur muydu?

 

Bu sadece Birinci Dünya Savaşı’nda gerçekleşenlerdir. Milli Mücadele sırasında da devam eden benzer olaylar günümüzde sanki bunları biz yapmışız gibi anlatılmaktadır. Öne sürdükleri belgelerin sahteliği herkes tarafından anlaşılsa da Avrupalıların oynadığı oyunlar, Ermenilerin hala sönmeyen umutları soykırım iddialarını ısıtıp ısıtıp önümüze sürmeleri sonucunu doğurmaktadır. Ortaya konulan belgeler doğrultusunda ve makalenin başında yapılan tanıma göre tehcir olayı soykırım değildir. Ermeniler tehcirden önce ayaklanmaya başlamışlardır. Zaten yaptıkları ihanet nedeniyle başka bir yere göç edilmeleri istenmiştir. Olayda ölenler başkaldırmalar, hastalar, yol şartlarına ayak uyduramayanlar, yer değiştirme, yoldaki saldırılar vb nedeniyle olmuştur. Türklerden ölenler daha çoktur. Yakın zamanda yapılan kazılarda Erzurum ve çevresinde ortaya çıkarılan yüz binlerce kafatasının incelemeler sonucu Türklere ait olduğu ortaya konulmuştur. Bu bağlamda ülkemiz Ermeni meselesi ya da soykırım denilen meseleyi tarihteki arşivleri ve görgü tanıkları ile yalanlamaktadır. Bu yalanlama sadece bizim içimizden değil, Avrupalı devletlerin bu olayların içinde bulunmuş asker ve diplomatlarından de gelmektedir. Bugün bizler temiz tarihimizle bu konun tarihçiler nezdinde tartışılmasını isterken Ermeni halkı bunu siyasi arenaya sürükleme konusunda direnmektedir. Bu durum da onların kendi tarih ve iddialarına güvenmediğinin açık bir kanıtıdır. Bir soykırım varsa kendi topraklarında bir azınlık tarafından vahşice katledilen Türk soykırımıdır. ERMENİ SOYKIRIMI PALAVRADIR!

 

 

 

Dipçe:

 

Ayastefanos Antlaşması 16. maddede açıkça, Ermeni halkı konusunda Osmanlı Devleti’nin ıslahat yapması söyleniyordu.

 

Berlin Antlaşması 61. maddede açıkça, alınacak önlemlerle Ermenilerin Çerkez ve Kürtlere karşı huzur ve güvenliklerini sağlamayı Osmanlı Devleti üzerine aldığı söylenmekteydi.

 

 

 

Bibliyografya

 

Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri 1914-1918, cilt 1-11, Genelkurmay Yayını, Ankara, 2005.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayın No:52

 

Atatürk Üniversitesi Rektörlüğü: Tarih Boyunca Türklerin Ermeni Toplumu ile İlişkileri Sempozyumu, Ankara, 1985

 

Bolayır, Talat Paşa’nın Hatıraları, İstanbul,1946

 

Dokuz Eylül Ün. Rek.:Türk Tarihinde Ermeniler Sempozyumu, Tebliğler ve Panel Konuşmaları, İzmir, 1983

 

Karacakaya, Recep: 1908-1923 Türk Kamuoyu ve Ermeni Meselesi, İstanbul, 2005

 

Karacakaya, Recep, Kaynakçalı Ermeni Meselesi Kronolojisi(1878-1923), İstanbul, 2001

 

Konukçu, Enver: Ermenilerin Yeşilyayla’daki Türk Soykırımı, 11-12 mart 1918, Ankara, 1990

 

Türk Tarihinde Ermeniler, Haz.: Azmi Süslü, Fahrettin Kırzıoğlu, Refet Yinanç, Yusuf Halaçoğlu, Ankara, 1995

 

Kanada’daki Toronto Üniversitesi “Doğu Anadolu’da İnsanlık Trajedisinin 100. Yılı” Konferansı katılan Amerikalı tarihçi Prof. Justin McCarthy, 1915 Olayları değerlendirmesi