ÇANAKKALE MUHAREBELERİ (18 MART 1915) ŞANLI ZAFERİN 104.YIL DÖNÜMÜ

Çanakkale Savaşları, Birinci Dünya Savaşı içinde, tarihin en kanlı muharebelerinin cereyan ettiği bölümü olarak bilinir. Bu savaşlar Türk’ün sayısız zafer, şan ve şerefle dolu tarihinin en parlak sayfasıdır. I.Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre önce, 1911-1912 yıllarında Osmanlı Devleti son Afrika toprakları olan Trablusgarp ve Bingazi’yi İtalya’ya kaptırmış, 1912-1913 Balkan hezimeti ise, 500 yıldır Türk olan Rumeli’deki son Türk hakimiyetini silip süpürmüştür. Bulgar ordularının İstanbul kapılarını zorlaması, İstanbul ve boğazların güvenliğinin tehlikeye girmesi, o zamanın devlet adamlarınca siyasi yalnızlığımızın tabii bir sonucu olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla I. Dünya Savaşı’na rastlayan günlerde Osmanlı Devleti yalnızlıktan ve emniyetsizlikten kurtulmak maksadıyla bloklardan biri ile anlaşmak istemiştir. Fakat, Balkan Savaşı’nın kötü hatıralarının tesiri altında kalan her iki blokta Türk İttifakkını küçümsemişler ve bu ittifakkın kendileri için bir yük olmasından endişe etmişlerdir. Ancak, Alman İmparatoru her iki blok arasındaki savaşta, Osmanlı Devleti’nin hiç değilse bir kısım düşman kuvvetini meşgul edebileceği gerekçesi ile ittifaka dahil etmiştir.

Bu suretle Osmanlı Devleti, kaderini alelacele 2 Ağustos 1924’de “üçlü ittifak” a bağlamıştır. İşte Çanakkale Zaferi’ni yaratan kuvvet 1914 yazında küçümsenen, değeri hakkında yanlış teşhis konan bu TÜRK ORDUSU’ dur. Avrupa’da savaş bütün şiddetiyle sürerken, hareket harbinin yerini siper harbi almıştır. Bu cephede yarma yapmak ve kesin sonuç almak son derece zorlaşmıştır. Halbuki “Üçlü İtilaf” ın askeri gücü günden güne artmaktadır. Bu güç, hareket savaşına müsait başka savaş alanları da kullanılmaktadır. İngiltere Başkanı Lloyd George ve Bahriye Nazırı Churchill, bu görüşü benimsemişlerdir.

Çanakkale Savaşları, işte bu görüşü benimseyenlerin eseridir. Hareket sahası olarak Gelibolu Yarımadası’nın seçilmesi bu bölgenin jeopolitik bakımdan çok büyük öneme sahip olmasındadır. Boğazlar, Güney Rusya ve bütün Karadeniz kıyılarının açık denizlere olan tek çıkış noktasıdır. Harp halinde bu geçitin kapanması, Rusya için hayati önem taşımaktadır. Zira; Rusya’nın insan ve hammadde kaynakları zengin, fakat sanayi ve mali imkanları sınırlıdır. Bunun için uzun ve sürekli bir savaşın gerektirdiği silah, cephane ve malzeme ikmalini temin edemeyecek durumdadır. Bu durumda boğazlar doğu cephesinin en müsait ve hayati menzil hattını hafifletecek, dolayısıyla savaşı kısaltacaktır. Osmanlı Devletinin savaş dışı edilmesiyle muhtemelen Balkan Devletleri ve İtalya “İtilaf” Devletleri yanında savaşa katılacaklardır. O zaman İngiliz Bahriye Nazırı olan Churchill’in ısrarla üzerinde durduğu bu fikirler önceleri pek itibar görmemiştirAncak 1914 Aralık ayında başlayan Türk Sarıkamış Harekatı üzerine telaşlanan, çok zor durumda kalan ve hiç değilse bir kısım Türk Kuvvetlerinin başka cephelere çekilmesini isteyen Rusya’nın yükünü azaltmak için Çanakkale Seferine karar verilmiş, fakat kesin neticesi batı cephesinde arayanları darıltmamak amacıyla önce sadece donanma ile zorla Çanakkale Boğazı geçilmeye çalışılmıştır. 18 Mart 1915’de yaklaşık bir aydır sürekli olarak bombaladığı boğazın her iki tarafındaki Türk tabyalarının artık sustuğunu varsayan 12 zırhlı, 18 muhrip, 7 mayın tarama gemisi, çeşitli tıp nakliye destek gemisi ve uçak gemilerinden meydana gelen I Dünya Savaşı’nın en büyük ve en modern donanması, boğazı geçme girişiminde bulunmuştur. Ancak ehliyetli ellerde sevk ve idare edilen kahraman Türk Askerinin hayatını hiçe sayarak kanını fedakarca akıtması sayesinde dünyanın en modern silah ve teçhizat ile donatılmış düşman donanması, 7 modern savaş gemisini ve binlerce askerini kaybederek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Zira: Mehmetçik, düşmanı denizden bir adım bile geçirtmemeye yemin etmiştir. Anadolu bozkırının o güne kadar deniz görmemiş çocukları, sanki kırk yıldır denizlerde savaşıp ta pişmiş kişilere özgün becerileri ile zırhlı düşman gemilerine geçiş hakkı tanımamıştır.Deniz yoluyla boğazı fethedemeyeceğini anlayan ittifak devletleri 25 Nisan ve 6 Ağustos 1915 tarihleri arasında Gelibolu Yarımadası’ na çıkartma yapmış olup, çıkarma şöyle özetlenebilir: Asıl Kuvvetler Gelibolu Yarımadası’nın güney ucuna iki ayrı noktadan çıkacak ve boğazları kontrol eden tepeleri alacak, bunu başarmak için, iki tümenden oluşan bir Anzak (Avustralya ve Yeni Zellanda) Kolordusu Kabatepe bölgesine çıkacak, iki İngiliz ve Bir Fransız tümeni ile bir Hint tugayından oluşan kuvvet, Seddülbahir bölgesini ele geçirecektir. Aynı anda bir aldatmaca olarak, boğazın güneyinde Kumkale bölgesinde ikinci bir çıkarma yapılacak ve bazı donanma birlikleri orada da çıkarma izlenimi vermek üzere Saroz Körfezi’ne doğru seyredecektir. Fakat, kahraman Türk askerinin hayatını hiçe sayarak kahramanca dövüşmesi Türk komutanlarının bilhassa Mustafa KEMAL’ in üstün sevk ve idareleri sonucunda düşman başarısızlığa uğrayarak savaş, siper savaşı halini almıştır. Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yapan düşman kuvvetlerini meydana getiren askerlerin milliyetleri son derece enteresandır. İngiliz ve Fransızlar’ ın yanı sıra, bizimle hiç ilgisi olmayan Cezayir Berberileri’ni Senagal Zencilerini, Avustralyalı, Kanadalı, Yeni Zellandalı ve Hintliler’i üzerimize salmışlardır.

(17 MART 1981) “SERVET-İ FÜNUN” DERGİSİ YAYIN HAYATINA BAŞLADI.

Türk edebiyatında, bir edebi topluluğun oluşmasına ortam hazırlayan ve bu topluluğa adını veren ilk dergi Servet-i Fünûn‘dur.

Servet-i Fünun topluluğundan (1896-1901) başka, Fecr-i Âtî (1909), Şairler Derneği (1917) ve Yedi Meşale (1928) topluluklarının yayın organı da olan dergi, Türk basının en uzun ömürlü süreli yayınlarından biridir.

Edebiyatımızda ve basın tarihimizde pek çok “ilk“te Servet-i Fünûn damgası vardır.

Servet-i Fünûn, 27 Mart 1891 – 26 Mayıs 1944 tarihleri arasında yayımlanmış fen, magazin, sanat ve edebiyat dergisidir. İstanbul’da haftalık olarak yayımlanan Servet-i Fünûn, zaman zaman yayınına ara vermek zorunda kalmıştır. Yarım yüzyılı aşan yayın hayatı boyunca (54 yıl) 2464 sayı çıkmıştır.

Derginin kurucusu ve sahibi olan Ahmet İhsan (Tokgöz, 1868 – 1942) başmuharrirlik görevini uzun yıllar üstlenir. Dergide Tevfik Fikret (1867 – 1915), Hüseyin Cahit (Yalçın, 1874 – 1957) ve yeni harflerin kabulüyle Servet-i Fünûn, Uyanış adını aldıktan sonra Halit Fahri (Ozansoy, 1891 – 1971) gibi ünlü edebiyatçılar yayın müdürü olarak görev yaparlar.

Ahmet İhsan, Servet-i Fünûn’dan önce Şafak (1886), Ümran (1889) gibi kültür, sanat ve magazin dergilerini çıkarır. Hükümet tarafından, çıkardığı dergiler kapatılan Ahmet İhsan, Servet gazetesinin sahibi D. Nikolaidi’nin desteği ve izni ile bu gazetenin eki şeklinde Servet-i Fünûn’u çıkarmaya başlar. Servet gazetesi kendisinden beklenen hizmeti veremeyince kapanır (1892). Böylece bir yıl sonra, Servet gazetesinin eki olan Servet-i Fünûn, bağımsız yayın organı olur.

Ahmet İhsan, matbaasını kurup, Servet-i Fünûn’un imtiyazını üzerine alınca; “iyi bir resimli haftalık gazete çıkarmak ister. Avrupa’da o dönemde yeni kullanılan “çinkografi” tekniğini inceler. Yazışmalar sonucunda ünlülerin resimlerinden oluşan “galvano kalıp”lar getirtir. Avrupa’ya gider ve yeni baskı tekniklerini öğrenir. Fransa’dan kağıt ithalatı yapan Ahmet İhsan, baskı tekniği yönünden Servet-i Fünûn’un, dönemin en iyi dergisi olmasına gayret eder. Bu konudaki çalışmalarını taktir eden Saray’dan nakdî yardım bile görür. Teknik yönden, dönemin önemli dergileri üzerine yapılan bir değerlendirmede şöyle denilmektedir: “Bu dönemin baskısı, dizgisi, bugün için tarihsel birer belge değeri taşıyan resimleriyle ün yapan Şehbal yanında, edebiyata ağırlık veren Mecmua-i Ebüzziya, Servet-i Fünûn ve özellikle de Resimli Kitap gibi dergileri önemlidir.”

Servet-i Fünûn’un ilk sayılarında, dönemin diğer pek çok dergisinde olduğu gibi, “fennî” konulara ağırlık verilmesinin yanında, magazin konularına da yer verilir. Bu dönemde, dergide yer alan yazıların pek çoğu Ahmet İhsan tarafından yazılır. Ahmet İhsan, dergiye, okuyucunun ilgisini çekmek, okuyucuyu bilgilendirmek ve o dönemde çok ihtiyaç duyulan buluş yapacak kişilerin yetişmesine katkıda bulunmak amacıyla; Batıdaki yeni buluşları tanıtan ve hayal ettiren yazılar tercüme eder. Servet-i Fünûn’un kuruluşundan çok önce başladığı (1880) tercüme işinde özellikle, Jules Verne’nin (1828 – 1905) eserlerini yukarıdaki sebeplerden dolayı tercüme eder.

Servet-i Fünûn’un basın tarihinde ve edebiyat alanındaki önemli yeri, 1895’ten sonra bu dergi etrafında yaşanan gelişmelerden kaynaklanır. Çünkü bu tarihten itibaren dergi, eski-yeni edebiyat tartışmasında yenilik taraftarlarının yayın organı olur. “Naci-Ekrem mücadelesi” hükümetin araya girmesi ve Muallim Naci‘nin ölümü üzerine kapanır (1893).

Ancak Muallim Naci (1850-1893) taraftarları ile Recaizade Mahmut Ekrem (1847-1914) arasındaki tartışmalar devam eder. Musavver Malumat’ın başyazarı Mehmet Tahir ile Recaizade Mahmut Ekrem arasında 1895 yılı sonuna doğru başlayan “kafiye” tartışması ortamın yeniden kızışmasına ve dikkatlerin dergiye çevrilmesine, yenilik yanlılarının bu dergi etrafında toplanmasına yol açar.

MİSAK-I MİLLİ’DEN İLK TAVİZ VERİLDİ.”MOSKOVA ANTLAŞMASI” (16 MART 1921)

Moskova antlaşması, kurtuluş savaşı sırasında TBMM ile Sovyet Rusya arasında 16 Mart 1921’de imzalanmıştır.

Rusya’da kurulan Bolşevik Hükümeti ile TBMM Hükümeti’nin ortak noktaları batı karşıtı olmalarıydı. Bu ortak nokta iki tarafı birbirine yaklaştırmıştır. TBMM’nin doğu, güney ve batı cephelerindeki başarıları da Sovyetlerin TBMM’ye yakınlaşmasında etkili olmuştur. Rusya, Misak-ı Milli ve yeni Türk Devleti’ni tanıyan ilk Avrupa devleti olmuştur.İtilaf devletlerini oldukça rahatsız eden bu yakınlaşma Moskova antlaşmasıyla perçinlenmiştir ve bu antlaşmayla Batum, Türkiye’nin liman hizmetinden yararlanması şartıyla Gürcistan’a bırakılmıştır. Bunun karşılığında ise Sovyetler, Türkiye’ye altın ve silah yardımı yapacaktır. Bu madde Türk Devleti’nin Misak-ı Milli’den verdiği ilk tavizdir. Ayrıca 1. İnönü Savaşı’ndan sonra 12 Mart 1921’de İstiklal Marşı kabul edilmiş, 20 Ocak 1921’de ilk Anayasa (Teşkilat-ı Esasiye) ilan edilmiştir

Moskova antlaşması, TBMM ve Rusya arasında karşılıklı menfaatler adına 16 Mart 1921 tarihinde imzalanmış bir antlaşmadır. Rusya’nın komünist ihtilaline maruz kalması sebebiyle savaştan çekilmesi, İtilaf devletlerinin tepkisine sebep olmuştu. Rusya’da kurulmuş olan Sovyet yönetimine tepki gösteren İtilaf devletleri, Anadolu’yu da işgal etmeye başlamıştı. İki ülkenin de düşmanı haline gelen İtilaf devletleri, TBMM ve Rusya’nın birbirine yakınlaşmasına sebep oldu. Kendisini güneyde ve Boğazlarda güvence altına almak isteyen Rusya’da kendine dost bir ülke arayışına girmişti.TBMM’nin Ermeniler ve Yunanlılara karşı kazandığı zaferler sebebiyle, Rusya TBMM’yi aradığı ülke olarak görmüştür. TBMM’de emperyalist ülkelerle mücadele halinde olduğundan, iki ülke birbirine yakınlaştı. Bu sebeplerle Rusya’ya gitmiş olan TBMM heyetiyle Rusya hükümeti arasında Moskova antlaşması imzalanmıştır. Türkiye için önemli bir yeri olan antlaşma sayesinde önemli bir ülke TBMM’yi resmen tanımıştı.

Moskova antlaşmasının maddeleri nelerdir?

  • Ülkeler birbirlerinin tanımadığı ülkelerarası bir senedi tanımayacaktır.
  • Rusya Misak-ı Milli’yi tanıyarak, kapitülasyonların kaldırılmasını kabul edeceklerdir.
  • Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya’nın yaptığı anlaşmaların hükümsüz olduğu kabul edilmiştir.
  • Aralarında mali, iktisadi ve sair anlaşmaların yapılmasını kabul etmişlerdir.
  • Rusya TBMM Ermenistan ile Gürcistan arasında imzalanan antlaşmalarla tespit edilen sınırını, Batum’un Gürcistan’a geri verilmesi şartıyla kabul etmiştir. Türkiye’nin Batum limanını kullanmasını ve halka özerklik vermesini de kabul etmişlerdir.
  • Türkiye’nin İstanbul’daki egemenliği tehlikeye atılmadan, boğazların ticaret gemilerine açılması için Karadeniz’e kıyısı bulunan devletlerle bir konferans yapılacaktı.
  • Rusya elindeki esirleri 3 ay zarfında iade edecektir.

Moskova antlaşmasının önemi nedir?

Misak-ı Milli’yi ve TBMM’yi tanıyan ilk Avrupa ülkesi Rusya olmuştur. Kars ve Ardahan Türkiye’de kalmış, Batum Gürcistan’a verilmiştir. Bu Misak-ı Milli’den verilen ilk taviz olarak tarihe geçmiştir

7 MART 1908 KABATAŞ ERKEK LİSESİ KABATAŞ MEKTEB-İ İDADİSİ ADI İLE KURULDU.

1908 yılında Kabataş’taki Esma Sultan Konağı’nda “Kabataş Mekteb-i İdadisi” adıyla kuruldu ve 7 sınıf, 276 öğrenci ile 1909’da öğretime başladı. Balkan Savaşı’na diğer okullar gibi Kabataş’tan da pek çok öğretmen ve son sınıf öğrencisi katıldı. Savaş sonucunun ülkede yarattığı büyük üzüntü ile ilan edilen genel yas sonucunda, 7 Mart 1913’te okul formasının kırmızı-beyaz olan renkleri kırmızı-siyaha dönüştürüldü. Okul 1913’te beş sınıfı ilk kısmı açılarak 12 sınıflı sultaniye dönüştürüldü ve “Kabataş Mekteb-i Sultanisi” adını aldı. 1919’da yatılı kısmı açıldı. Cumhuriyet’in ilanı ile sultaniler kaldırılınca, 1923 yılında okulun adı “Kabataş Erkek Lisesi” oldu. Lise, 1928 yılında padişah yakınlarının yazlık ikametgâhı olarak yapılmış olan Feriye Saraylarına ait binaya taşındı ve halen bu binada eğitime devam ediyor. Öğrenci sayısının artması nedeniyle 1941 yılında orta kısmı kapatıldı ve yalnız lise olarak devam etti. 1979’da okula 42 kız öğrenci kaydedildi. Kız öğrenciler burada bir yıl okuduktan sonra Beşiktaş Kız Lisesi’ne nakledildiler

1987’de “Kabataş Erkek Lisesi Eğitim Vakfı” kuruldu. 1992 -1993 öğretim yılında karma eğitime ve “Yabancı Dil Ağırlıklı Türkçe Eğitimi/Süper Lise” programına geçildi, İngilizce hazırlık sınıfı açıldı. 1994 -1995 öğretim yılından itibaren kız öğrencilere de yatılılık olanağı sağlandı. 1998 -1999 öğretim yılından itibaren “Anadolu Lisesi” statüsüne alındı; 2006’dan sonra ise “hazırlık + 4 yıl” öğrenim uygulayan ayrı bir statü kazandı. 15 Mayıs 2008 tarihinde İstanbul’a gelen İngiltere Kraliçesi, okulu ziyaret etti ve şeref defterini imzaladı.

28 ŞUBAT 1856 ISLAHAT FERMANI İLAN EDİLDİ

1. Hazırlanışı

Islahat Fermanı, Kırım Harbinin son yıllarında hazırlanarak Paris Andlaşmasının  imzalanmasından altı hafta önce, 28 Şubat 1856’da Bâb-ı Âlî’de bütün bakanlar, yüksek memurlar, şeyhülislâm, patrikler, hahambaşı ve cemaat ileri gelenleri önünde okunarak ilân edildi ve Paris Andlaşmasını hazırlayan devletlere bildirildi. Kitaplarda Islahat Fermanının “dış baskı” sonucu çıkarıldığının yazılması âdettir. Kırım Harbinde, İngiltere, Fransa ve Avusturya Osmanlı İmparatorluğunu Rusya’ya karşı desteklemişti. 1856 Paris Konferansı öncesinde, Osmanlı İmparatorluğunu Rusya’nın müdahalelerine karşı korumanın bedeli ve Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa Devletleri ailesine katılmasının şartı olarak Avrupa Devletleri birtakım şartlar ileri sürdüler. Bu şartlar Islahat Fermanının esasları olarak Ali Paşa ile İstanbul’daki İngiliz ve Fransız elçileri arasında kararlaştırıldı. Islahat Fermanı da Tanzimat Fermanı gibi Padişah Abdülmecid  tarafından ısdar edilmiştir.

2. Hükümleri

Islahat Fermanı Tanzimat Fermanından daha kapsamlıdır.

  1. Islahat Fermanı Tanzimat Fermanının tanıdığı hak ve özgürlükleri, benimsediği esasları bir “kerre dahi tekit ve teyit kıl”mıştır.
  2. Gayrimüslim tebaaya eskiden beri tanınmış hakların aynen sürdüğü belirtiliyordu (… tebea-i gayr-i müslime cemaatlerine ecdad-îzamım taraflarından verilmiş ve sinîn-i âhirede îta ve ihsan kılınmış olan bilcümle imtiyazat ve muafiyet-i ruhaniye bu kere dahi takrir ve ibka kılınıp..”).
  3. Gayrimüslim tebaanın ihtiyaçları “patrikhanelerdeteşkil olunacak meclisler marifetiyle” Bâb-ı Âliye “arz ve ifade” edilecekti.
  4. Patriklerin seçim usûlü(usûl-i intihabileri) ıslah olunacaktı.
  5. Gayrimüslim din adamlarına devlet maaş bağlayacaktı (“…patriklere ve cemaat başlarına varidat-ı muayyene tahsis ve rühban-ı sairenin dahi rütbe ve mansıplarına göre kendilerine bervech-i hakkaniyet maaşlar tayin olunup…”)
  6. Hıristiyan rahiplerinin menkul ve gayrimenkul mallarına müdahalede bulunulmayacaktı.
  7. Gayrimüslimler kendi işlerini görebilmeleri için her cemaat birer meclis seçecekti. (“… gayr-i müslime cemaatlerinin milletçe olan maslahatlarının idaresi her bir cemaatin ruhban ve avamı beyninde müntehap azadan mürekkep bir meclisin hüsn-i muhafazasına havale kılınması…”).
  8. Gayrimüslimlerin ibadet yerlerinin, okul, hastane ve mezarlıklarının tamirlerine engel olunmayacak; yenilerinin yapılmasına izin verilecekti.
  9. “Bir mezhebe tâbi olanların adedi ne miktar olursa olsun ol mezhebin kemal-i serbesti ile icra olunmasını temin için” lazım olan tedbirlerin alınması öngörülüyordu. Yani ibadet özgürlüğü tanınıyordu.
  10. Mezhep, dil ve cinsiyet bakımından eşitlik ilkesi kabul ediliyordu (“… mezhep ve lisan veyahut cinsiyet cihetleriyle sünuf-ı tebaa-i saltanat-ı seniyyemden bir sınıfın âher sınıftan aşağı tutulmaması…”). Din ve mezhep yüzünden kimsenin aşağılanmaması da isteniyordu.
  11. Din ve mezhep değiştirmek için kimsenin zorlanmaması (“…tebdil-i din ü mezhep etmek üzere kimse icbar olunmaması…”) ilkesi benimseniyordu. Keza, İslâm dininden çıkmanın idam ile cezalandırılmayacağı belirtiliyordu. Bunlarla “inanç özgürlüğü”nün kabul edildiğini söyleyebiliriz.
  12. Devlet memurluğuna girişte din farkı gözetilmemesi (tebea-i Devlet-i aliyyemim cümlesi herhangi bir milletten olursa olsun devletin hizmet ve memuriyetlerine kabul olunacakları…”) ilkesi benimsenmişti. Bu ilkeyle gayrimüslimlerin memurluğa girişi konusundaki “siyasal hakları” tanınmıştı.
  13. Gayrimüslimler de devletin askerî ve mülkî okullarına kabul edileceklerdi (“… saltanat-ı seniyyem tebaasında bulunanların… cümlesi bilâfark ve temyiz Devlet-i aliyyemin mekatib-i askeriyye ve mülkiyyesine kabul olunması…”).
  14. Ticaret ve ceza davalarında eğer taraflardan biri Müslüman ve biri gayrimüslim veya bir yan gayrimüslim tebaa, diğer yan yabancı ise, yargılama karma mahkemelerce ve alenî olarak yapılacaktır (“…ehl-i İslâm ve Hıristiyan vesair tebaa-yi gayr-i müslime miyanesinde veyahut tebaa-i İseviyye vesair teba-i gayr-i müslimeden mezahib-i muhtelifeye tâbi olanların birbiri beyninde ticaret veyahut cinayata müteallik zuhura gelecek cemi devaî muhtelit divanlara havale olunup…”). Ancak, iki gayrimüslimin arasındaki davaya ise taraflar isterlerse kendi patrikhaneleri bakabilecekti. Mahkemelerde şahitlik hususunda Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında eşitlik esası kabul ediliyordu.
  15. İşkence ve eziyetve bunlara benzer muamelelerin yapılması yasaklanıyor, bunları emreden amirlerin ve yapan memurların cezalandırılması öngörülüyordu (“… mücazat-ı cismaniye ve eziyet ve işkence müşabih kaffe-i muamele dahi kamilen lağv ve iptal kılınması ve bunun hilafına vukubulacak harekat şediden men ve zecrolunacağından maada bunun icrasını emreden memurin ile bilfiil icra eyleyen kesanın dahi ceza kanunnamesi iktizasınca tekdir ve tedip olunması…”). Keza, hapishane şartlarının iyileştirilmesi (“… usûl-i hapsiyyenin mümkün mertebe müddet-i kaile zarfında ıslahına mübaşeret edilmesi…”) isteniyordu.
  16. Askerlik hizmetine gayrimüslim tebaanın da kabulü (tebaa-ı gayrimüslime dahi ehali-i İslâm misillü hisse-i askeriyye itası”) esası benimsenmişti. Ancak askerlik hizmetine gitmek istemeyenler için “bedel vermek ve nakden akçe ita etmek” usûlü de kabul ediliyordu.
  17. Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında vergiler açısından da eşitlik sağlanıyordu. Vergi alımında din ayrımı yapılmayacağı ilân ediliyordu (“… tebaa-i saltanat-i seniyemin kâffesi üzerine tarh olunacak vergi ve tekalif sınıf ve mezheplerine bakılmayacak bir surette ahz olunması…”). İltizam usûlünün kaldırılarak vergilerin doğrudan alınması öngörülüyordu.
  18. Yabancılara Osmanlı toprakları üzerinde mülk edinme hakkı (“… ecnebiyyeye dahi tasarruf-ı emlak müsaadesinin itâ olunması…”) tanınıyordu.
  19. Gayrimüslimler de eyalet meclislerine girebilecek ve Meclis-i Vâlâ’da temsil edilebilecekti. Böylece gayrimüslimlerin siyasal temsil hakları o zamanın koşulları ölçüsünde kabul ediliyordu.

Yukarıdaki ilkelerden de açıkça anlaşılacağı üzere, Islahat Fermanının ana hedefi, Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında her yönden tam bir eşitlik sağlamaktı. Din, vergi, askerlik, yargılama, eğitim, devlet memurluğu ve temsil alanında o zamana kadar olan farklar kaldırılıyordu. Din bakımından ayrımcılık kaldırılıyor, dini dolayısıyla kimsenin aşağılanmaması öngörülüyor, din değiştirme hakkı kabul ediliyor, İslâm’dan çıkmanın ölüm cezasıyla cezalandırılması usûlüne son veriliyordu. Vergi bakımından olan eşitsizlikler de kaldırılıyordu. Keza askerlik bakımından da eşitlik sağlanıyordu. Tanzimata kadar Hristiyan tebaa askere alınmazdı. Islahat Fermanı gayrimüslimlerin de askerlik hizmeti yapmaları prensibini açıkça kabul etmiştir. Ancak askerlik hizmetini yapmak istemeyenler için ise “bedel-i nakdi” formülü bulunmuştur. Bu bir derece haraç vergisinin devamı demekti; ama böylece artık Müslümanların da bedel-i nakdi vererek askere gitmeme hakları tanınmış oluyordu. Mahkemelerde gayrimüslimler aleyhine olan eşitsizlikler kaldırılmıştır. Gayrimüslimlerin, Rumlar hariç, devlet memurluklarına geçme hakları yoktu. Islahat Fermanı bu eşitsizliği de gidermiştir. Gerek askerlik, gerek memurluk, bunları hazırlayan okullarla ilgili olduğundan gayrimüslimlerin de askerî ve mülkî okullara girebilmesi esası kabul edilmiştir. Gayrimüslimlere eyalet meclislerinde ve Meclis-i Vâlâda temsil hakkı verilerek onların siyasal hakları da tanınmıştır.

3. Hukukî Biçimi

Islahat fermanının hukukî biçimi Tanzimat Fermanınınki gibidir. Yani hukukî biçimi bakımından Islahat Fermanı da bir “ferman”dır. Bu konuda gerekli açıklama yukarıda Tanzimat Fermanı başlığı altında yapılmıştır. O nedenle bu konuya tekrar girmiyoruz.

4. Anayasal Niteliği

Islahat fermanının anayasal niteliği Tanzimat Fermanınınki gibidir. Yani Islahat Fermanı şeklî anlamda değil, maddî anlamda anayasal niteliktedir. Bu konuda gerekli açıklama yukarıda Tanzimat Fermanı başlığı altında yapılmıştır. O nedenle bu konuya tekrar girmiyoruz.

Sonuç olarak, Osmanlı İmparatorluğunda Islahat Fermanı ile tebaaya o dönem Avrupa ülkelerinde tanınan temel hak ve özgürlüklerinin önemli bir kısmının tanındığını görmekteyiz. Tanzimat ve Islahat Fermanlarıyla tanınan hakların, o dönemde Batı ülkelerinde tanınan haklar ile, birçok eksiği olmakla birlikte, karşılaştırılabileceğini söyleyebiliriz. Sonuç olarak, Islahat Fermanı, Sened-i İttifak ile başlayan, Tanzimat Fermanı ile devam eden Osmanlı anayasacılık hareketleri içinde atılmış önemli bir adımdır.

26 ŞUBAT 1992 HOCALI KATLİAMI

Kadın çocuk demeden katledilen yüzlerce insan… 27 yıl önce bugün 26 Şubat 1992 tarihinde Hocalı katliamı yaşandı. Hocalı katliamı için zehirli top mermisi Ermeni güçleri, birçok kişiye ağır işkencelerde bulundu. Çocuk, kadın fark etmeden gerçekleştirilen katliamda, 613 Azerbaycan vatandaşı katledildi

Hocalı Katliamı’nın 27. yılı geldi. Acı katiam insanlık dramı olarak anılıyor. İnsanlık dramı olarak görülen Hocalı katiamının gerçekleşmesinin üzerinden 27 yıl geçti. Hocalı Katliamı, Karabağ Savaşı sırasında 26 Şubat 1992 tarihinde Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı kasabasında yaşanan ve Azeri sivillerin Ermenistan’a bağlı kuvvetler tarafından toplu şekilde öldürülmesi olayıdır. İşte Hocalı katliamı detayları…

HOCALI KATLİAMI NASIL GERÇEKLEŞTİ?

Ermeni güçlerinin 1991’in sonlarına doğru ablukaya aldığı Hocalı, 936 kilometrekarelik alana sahipti. 2 bin 605 ailenin, 11 bin 356 kişinin yaşadığı bir kasaba olan Hocalı’da Aralık 1991’de Karabağ’ın başkenti olarak kabul edilen Hankendi şehrini işgal eden Ermeniler daha sonra Hocalı’yı hedef aldı.

“Memorial” İnsan Hakları Savunma Merkezi, İnsan Hakları İzleme Örgütü, The New York Times gazetesi ve Time dergisine göre katliam, Ermenistan’ın ve 366. Motorize Piyade Alayı’nın desteğindeki Ermeni güçleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Ayrıca, Karabağ Savaşında Ermeni kuvvetlere komutanlık yapmış bugünkü Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan ve Markar Melkonyan’ın aktardığına göre kardeşi Monte Melkonyan, katliamın Ermeni güçler tarafından yapılan bir intikam olduğunu açıklamıştır.

İnsan Hakları İzleme Örgütü, Hocalı Katliamı’nı Dağlık Karabağ’ın işgalinden bu yana gerçekleşen en kapsamlı sivil katliamı olarak nitelendirmiştir.

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin resmî açıklamasına göre saldırıda 106’sı kadın, 83’ü çocuk olmak üzere toplam 613 Azerbaycanlı hayatını kaybetmiştir.

hocali-katliami-ic


HOCALI KATLİAMI NASIL YAPILDI?

Ermeni güçleri 1992 yılının 25 Şubatı 26 Şubat’ta bağlayan gecede bölgedeki 366. Alayın da desteği ile önce giriş ve çıkışını kapadığı Hocalı kasabasında, Azeri resmî kaynaklarına göre, 83 çocuk, 106 kadın ve 70’den fazla yaşlı dahil olmak üzere toplam 613 sakin öldürülmüş, toplam 487 kişi ağır yaralanmıştır. 1275 kişi ise rehin alınmış ve 150 kişi ise kaybolmuştur. Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde cesetlerin birçoğunun yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, başları kesildiği görülmüştür. Hamile kadınlar ve çocukların da maruz kaldığı tespit edilmiştir.

 

23 ŞUBAT 1957 KÜBA’DA FİDEL CASTRO ÖNDERLİĞİNDE GERİLLA SAVAŞI BAŞLADI.

FİDEL CASTRO

Fidel Castro 13 Ağustos 1926 yılında Küba’nın Mayari şehrinde dünyaya geldi. İlk öğrenimini hristiyan katolik okullarında tamamladı. 1945 yılında Havana Üniversitesi’ne girdi. Bu dönemde hukuk alanına yönelerek, Küba hükümetine karşı farklı gruplar içerisinde bulundu. İktidar’da bulunan Flugencio Batista ülkeyi sıkı yönetimle idare etmekteydi. Fidel Castro mevcut hükümeti devirmek için yaklaşık 200 kişilik bir gerilla grubu oluşturdu. 1957 yılında Santiage de Cuba’da ki Moncada askeri kışlasına saldırarak çok sayıda silah ve mühimmatı ele geçirdi. Fakat gönderilen destek kuvvetleriyle Castro’nun grubundakilerin tamamına yakını öldürüldü. Castro bu çarpışmada esir düştü.

15 yıllık bir hapis cezasına çarptırılarak hapishaneye götürüldü. Ancak 1 yılın ardından Flugencio Batista tarafından ilan edilen genel bir af ile serbest kaldı. Fidel Castro devrim fikirlerinden vazgeçmeyerek Meksika’ya gitti. Burada tekrar kendine bir örgüt kurdu. Aynı zamanda büyük devrimcilerden biri olan Che Guevera ile tanışarak yakın bir dostluk kurdu. 2 Aralık 1956 tarihinde tekrar Küba’ya dönen grup hükümet donanması tarafından yok edildi. Fakat Fidel Castro ve Che Guevera dağlara kaçarak burada düşman kuvvetlerine karşı gerilla tipi mücadele vermeye başladılar.

Zamanla halkında büyük desteğini kazanan Castro 1 Ocak 1959 yılında Flugencio Batista rejimini devirdiler. Kendisini yeni Küba ülkesinin Cumhurbaşkanı ilan etti. Ayrıca yaptığı bir konuşmasında omzuna konan bir güvercin halk tarafından tanrını elçisi olarak yorumlanmasına yol açtı. Tüm yetkiyi ve gücü kendinde toplayan Castro yabancıların elinde bulunan ülke topraklarını geri kazanmak için toprak reformunu başlattı. Bu karar özellikle ABD tarafından büyük tepkiyle karşılandı. 31 Ocak 1961 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri Küba’ya amborgo koydu. Ticaretinin büyük bir kısmını şeker ticaretinden kazanan bu ülke ürünlerini SSCB’ye satmaya başladı.

Bunun üzerine ABD, Castro’yu iktidardan indirmek için Küba’yı deniz ablukasına alarak Domuz Burnu çıkarmasını başlattı. Bu olay Amerika ve Sovyet Rusya arasında neredeyse bir nüklüer savaşa neden oluyordu. Gerilim ablukanın kaldırılmasıyla son buldu. Fakat CIA tarafından Fidel Castro’ya yönelik yüzlerce suikast girişiminde bulunuldu. Ancak hepsinde de başarısız olundu. Castro, 1975 yılında Angola Halk Kurtuluş Cephesine, bunu tâkiben Etiyopya ve diğer Güney Amerika ülkelerine destek göndererek devrimci hareketlere destek verdi.

ABD’ye de kafa tutmaktan hiçbir zaman vazgeçmeyen Castro’nun konuşmalarında bunun izlerini görmek mümkündür. Küba’nın ABD tarafından işgali olasılığı gündeme geldiği zaman yaptığı açıklamalarda: “Ülkemi savunma adına ölümüne savaşmak için en ön sırada yer alırım”, “Bizi hiçbir şey durduramaz. zafer bizim olacak” diyen Fidel, devrime olan inancından da hiçbir şey kaybetmedi. Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle sarsılan, büyük ölçüde yalnız kalan Küba’yı 21. yüzyıla taşımayı başardı. Dostlarına da sırtını hiçbir zaman dönmedi. Küba Devrimi’nin ardından bu kez Bolivya dağlarına çarpışmaya giden en yakın arkadaşı Che Guevera’nın ölümünden sonra kemiklerini Küba’ya getirterek vefasını gösterdi.

Fidel Castro, 25 Kasım 2016 yılında uzun süre muzdarip olduğu çoklu organ yetmezliğine yenik düşerek hayatını kaybetmiştir.

19 ŞUBAT 1451 FATİH SULTAN MEHMED II.KEZ TAHTA ÇIKTI.

Fatih Sultan Mehmet, babası II. Murad’ın 3 Şubat’ta vefatının ardından ikinci kez tahta çıktı.

1342 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu‘nda dünyaya gelmesiyle bilenen Fatih Sultan Mehmet’in babası İkinci Murat‘tır.Fatih Sultan Mehmet, iki ağabeyinin vefatının üzerine tahtın varisi durumuna geldi.İlk kez babası İkinci Murat’ın tahttan çekilmesi üzerine, ikincisinde İkinci Murat’ın vefatı olmak üzere iki kez tahtta çıktı.19 Şubat 1451’de Edirne‘de tahtta çıkması Fatih Sultan Mehmet döneminin başlangıcıdır.Tahta geçmesinin ardından Karamanlılar yerel beylikleri yeniden diriltmek üzere ayaklandılar ve Seydişehir ile Akşehir’i ele geçirdiler. Bunun üzerine 1451’in yazında Fatih Sultan Mehmet  Anadolu’ya geçti ve kısa sürede bu isyanı bastırdı.

Sultan Mehmet, İstanbul kuşatmasının hazırlıklarına 1451 senesinin sonlarına doğru başladı.Boğaz’ın Anadolu yakasında büyük dedesi Sultan Bayezid‘in yaptırmış olduğu Anadolu Hisarı’nın karşısına o dönemde “Boğazkesen” denilen Rumeli Hisarı’nın inşa emrini verdi.Rumeli Hisarı’nın 1452 senesinin Ağustos ayında tamamlasının ardından Boğaz’ın kontrolü Osmanlıların eline geçti.İlk saldırı 6 Nisan sabahı başladı. Kuşatma, aralıklı çatışmalarla 53 gün sürdü.22 Nisan sabahında bugünkü Dolmabahçe‘den Kasımpaşa‘ya uzanan güzergaha kalaslar döşenerek 70 kadar gemi silindirler üstünde Haliç’e indirildi. Böylece Haliç’in kontrolü Osmanlıların eline geçti.

29 Mayıs 1453‘te İstanbul fethedildi.

Kırım Hanlığı’nı Osmanlı hakimiyeti altına aldı.

Bosna’ya sefer düzenleyerek Bosna Sancakbeyliğini oluşturdu.

Eflak ve Boğdan’a seferler düzenledi. Trabzon Rum Devleti’nin varlığına son verdi. Karamanoğulları Beyliği’ni ortadan kaldırıdı.

Fatih Sultan Mehmet, tarihçilerin aktardığına göre, Osmanlıca dışında Arapça, Farsça,İtalyanca, Yunanca ve Latince bilmekteydi.

Fatih Sultan Mehmet’in eşleri,Emine Gülbahar Hatun, Gülşah Hatun, Hatice Hatun, Sitti Mükrime Hatun ve Çiçek Hatun’dur. Çocukları, İkinci Bayezid, Şehzade Mustafa, Cem Sultan ve Gevherhan Sultan’dır

17 ŞUBAT 1867 SÜVEYŞ KANALINDAN İLK GEMİ GEÇİŞİ GERÇEKLEŞTİ.

Süveyş Kanalı, Mısır’da yer alan yapay bir su geçididir. Kızıldeniz ve Akdeniz’i birbirine bağlar.Deniz seviyesinde olan kanal, Avrupa ve Asya arasında, Afrika’yı dolaşmadan deniz ulaşımı ve taşımacılığı yapabilme imkanı sağlar.Napolyon Bonapart Mısır’ı fethettikten sonra kanal için fizibilite raporu istedi. Raporda, 10 metre derinliğinde bir kanal açılabileceği belirtildi.Aradan geçen sürede girişimler olsa da, kanalın yapımı 1859’da başladı. 10 yıl sürdü. 1869 yılının Kasım ayında açıldı.Kuzey tarafından girişi Said Limanı, güneyinden girişi ise Süveyş şehrindeki Tawfiq Limanı’dır. Kanalın batı kıyısında İsmailiye bulunur. Şehir, orta noktadan 3 km uzaklıktadır.

Süveyş Kanalı ilk inşa edildiğinde 164 kilometre uzunluğunda, 8 metre derinliğindeydi. Ancak sonraki yıllarda geliştirmeler yapıldı. 2010 yılında kanal 193 km uzunluğa, 24 metre derinliğe, 205 metre genişliğe ulaştı.Kuzey girişi 22 kilometre, güney girişi ise 9 kilometredir. 162 kilometrelik kısmı ise kanal geçişidir.Süveyş Kanalı dar olduğu için tek şeritlidir. Gemiler konvoy halinde geçiş yapar. Bir geminin kanalı geçişi 12-16 saat arası sürer. Kanaldan günde ortalama 74 gemi geçer.Deniz suyu için set bulunmamaktadır. Su, kanala doğru serbestçe akar. Kanal, Mısır’daki Süveyş Kanal Otoritesi‘ne aittir ve bu kurum tarafından yönetilir.Günlük 7 milyon dolar kazancıyla Mısır için büyük bir gelir kaynağıdır. Öyle ki, Mısır ekonomisinde 3. büyük döviz girdisi kanaldan gelir.

Süveyş Kanalı uluslararası anlaşmalar çerçevesinde, savaşta veya barış zamanında, ticaret ve savaş gemileri tarafından bayrak sınırlaması olmaksızın kullanılabilir.

 

15 ŞUBAT 1637 III.FERDİNAND KUTSAL ROMA İMPARATORU OLDU.

FERDİNAND

9 Temmuz 1578 tarihinde Graz’da dünyaya geldi.

Ingolstadt Üniversitesi’nde çok kapsamlı bir Cizvit (Hristiyan bir tarikat. Türkiye’de “İsa’nın Askerleri” olarak bilinir) olması için eğitildi.

1595 senesinde eğitimini tamamladıktan sonra miras kalan toprakları kabul etti ve yönetimine geçti. Kendisi öğrencilik yaparken, topraklarla vekaleten Arşidük III. Maximilian yönetiyordu. Bundan kısa süre sonra Loreto ve Roma’ya hacca gitti. Hac dönüşü, toprakları içindeki Katolik olmayan inanış uygulamalarını bastırmaya çalıştı. Ayrıca 1590 senesinden 1637’ye kadar Styria Dükü, 1618-1625 yılları arasında Macaristan ve Hırvatistan kralı olduğu gibi 1617-19 ve tekrar 1620-37 yılları arası Bohemya Kralı olarak hükmetti.

23 Mayıs 1618 tarihinde Bohemya’daki İmparatorluk hükümetine karşı genişleyerek devam eden isyan hareketi ülkeyi Otuz Yıl Savaşları’na sürükledi. Bu nedenle II. Ferdinand, Protestanlara karşı toleranslı olmamakla suçlandı.

15 Şubat 1637 tarihinde Viyana’da 58 yaşında hayatını kaybetti.