DEĞERLERİN YOK OLUŞU VE BİR ULUSUN KADERİNİN TEHLİKEYE GİRMESİ

Kadim bir tarihe sahip olan Türk Milleti, tarihin her çağında yeryüzüne kalıcı, siyasi ve kültürel izler bıraktı. Medeniyetler tarihini inceleyen bir tarihçi kadim dünyanın birçok yerinde Türk izine rastlamadan kronolojik olarak tarihin incelenmeyeceğini görecektir. Öyle bir ulustur ki Türkler, onlarsız Dünya Siyasi Tarihini yazmak asla mümkün değildir. Asya’dan başlayan serüven Viyan’a önlerine kadar Batı’da en uç sınırlarına ulaşmış, Doğu’da ise son dönemde yapılan incelemelere göre Bering Kara Köprüsü’nün oluşması ile birlikte Orta Asya’da yer alan bazı kavimlerin bu köprü üzerinden Amerika Kıtasına göç ettiği düşünülmekte. Yani Doğu’da okyanusa kadar ulaşıp buradan yeni kıtaya geçiş sağlayarak iki yönden Batı’nın en uç sınırlarına ulaşmıştır Türk Milleti. Genetik olarak henüz bu ispatlanmamış olsa da Dünya’nın uzun zamansal evrelerde geçirmiş olduğu bu değişimlerin, ortaya atılan bu teorinin geçerliliğini büyük oranda arttırmaktadır.

Türkleri bu denli güçlü kılan neydi? Türkler Devlet kurma konusunda yaşamış olduğu dönemlerde onlarla birlikte yaşayan diğer kavimlere göre neden daha becerikliydi? Bulundukları coğrafya gereği ve mizaçlarına işlemiş olan bağımsızlık duygusu Türkleri diğer uluslardan farklı kılan en temel özelliklerinden biridir. Esaret altında yaşamaktansa son bir hücumla birlikte var olmayı ya da yok almayı göze alacak kadar gözlerini kana bularlar. Henüz çocukken ata binmeyi, ok atmayı ve hayatta kalmayı öğrenen Türkler, Devlet Teşkilatlanması konusunda da son derece önemli bir kabiliyete sahiptir. Bu özellikleri sayesinde Türk Milleti’nin tarihi, siyasi varlığı ve kültürel öğeleri aralıksız bir şekilde devam ederek günümüze kadar ulaşmış bulunuyor.

Yeryüzünde yaşayan Türklerden bir tek Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan Türkler diğer soydaşlarına göre daha iyi bir konumdadır. Özellikle Sovyetlerin egemenliğinde yaşayan soydaşlarımız, Sovyetlerin sistemli bir şekilde asimilasyonuna maruz kalmış ve bazı değerlerini yitirmiştir. 1990’larda tarih sahnesinden çekilen Sovyetler Birliği’nin etkileri ancak 20 yıl kadar sonra geçmeye başladı. Bu süreç içersinde Türkçe konuşmanın bile yasak olduğu zamanda soydaşlarımızın özlerini koruma çabaları ve genel olarak bunda başarılı olmaları takdire değer bir başarıdır. Eğitim kurumlarında yapılan reformlar ve ekonomik olarak bağımsızlık kazanmaya başlamak soydaşlarımızı daha güçlü kılacak ve zamanla Sovyetlerin etkisi tamamen silinecektir. Sovyet tehlikesi defolduktan sonra bu sefer de Doğu’da kadim düşman yeniden ayaklanmaya başladı. Evet bu kadim düşman Çin idi, son dönemlerde özellikle Doğutürkistanlı kardeşlerimize karşı uygulamakta olduğu sistemli ‘’ Soykırım ‘’ ne yazık ki Uluslar arası arenada beklenilen yaptırımlara maruz kalmıyor, kalmadığı gibi dünya siyasetine yön veren güçlü ülkelerce kaideye bile alınmıyor. Gerçi hoş bu konuda soydaşlarımıza göre görece daha iyi bir konumda olan Türkiye ne yapıyor? Pasif bir siyaset izliyoruz bu konuda, bir gün bunun vebalini ödeyeceğiz.

Gelelim Türkiye meselesine, Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş olduğu 29 Ekim 1923’ten bu yana geçirmiş olduğu tüm zamanlar içersinde her anlamda en kötü dönemini yaşamaktadır. Biz bu yazımızda daha çok Kültürel değerler kapsamında kalan tüm değer yargılarımızı inceleyeceğiz ve geldiğimiz feci sonu gözler önüne sermeye çalışacağız.

Eğitim sisteminde bir türlü istikrarı yakalayamamış olmamız (17 Yılda mevcut iktidar 16 kez Eğitim Sistemi’nde değişikliğe ve 7 kez Milli Eğitim Bakanlığı değişikliğine gitti ) aslında hikayemizin nerden başlayacağını göstermekte. Özellikle son yıllarda yapılan değişiklikler bu önemli müesseseyi laçkalaştırdı ve inanılmaz bir boyutta tahrip etti. Öncelikle kıyafet kanununda yapılan değişiklik ile serbestliğin getirilmesi bu olaylar silsilesinin başlangıcı olarak kabul edilmelidir. Türkler genetiklerine sinen zorluklar içersinde yetişme karakterine ters olan bu tür bir rahatlık sonunda başlangıcını temsil etmekte. Neden serbest kıyafet bu denli önem arz ediyor? Biz bu serbestlik altında öğrencileri serbest bırakmadık aksine özgürlüklerini elinden aldık. Çocuklarımız bu serbestlik karşında ne yapacağını şaşıran ördek yavruları gibi sekmeye başladı ve uygulama yanlış bir kavrayışa bürünerek istenilen ya da beklenilen başarının aksi bir çizgi çizdi. Bunu söylerken uluslar arası eğitim platformlarında Türkiye’nin eğitim konusunda her aşamada dibe doğru önlenemez düşüşünü göz önünde bulundurarak analiz ediyoruz. Disiplinli bir karakteristik özelliğine sahip olan bir ulusa kalkıp da bu şekilde bir sistemi uygulamaya çalışmak, varılan bu başarısız seviyenin temel nedenini oluşturmakta. Öğrenci merkezli eğitim sistemini biz en başından beri yanlış algıladık ve öğretmenlerimizin etkinliklerini kırarak bugün hem öğrencilerimizin başarısız olmasına hem de değerleri hiçe sayarak yetişmelerine neden olduk. Sürekli değişkenlik gösteren sistem karşısında öğrencilerin vereceği reaksiyonu tahmin etmek pekte güç olmasa gerek. Şaşıran ve afallayan öğrenciler gerçekten bilgi edinmek yerine sürekli değişen sistemlere adapte olmak için enerji sarf ediyor ve bu da asıl amaçları öğrenmek olacak çocukların amaçlarından saparak, sürekli değişen bu yapı karşısında psikolojik olarak önlemler almak için çaba harcamalarına neden oluyor. Eğitim seviyesinde birçok ülkeden daha üst sıralarda, 25. sırada yer alırken bugün geldiğimiz noktada ise 75. sıralardayız. Bu önlenemez düşüş halen devam etmekte. Hazıra konan bir nesil meydana getirdik, araştırmadan yoksun ve robotlaşmış bir nesil demek doğru olacak.

2000’li yıllar Türk Milletine aslında bir dizi yıkımı da getirdi. Teknoloji Çağı’nda bizler sonradan görme bir ulus olarak, teknolojik ürünleri yararlı şekilde kullanmak yerine zararlı eylemlerimiz için kullandık. Zaman içersinde bu yanlış kullanım aslında bizi bu uçuruma da sürükledi. Teknoloji ve Bilişim Çağı değerlerimizi yok etmeye ve tüketmeye başladı. Türk Milleti olarak bazı Olguların değerini hiçbir zaman kavrayamadık, neden olarak da bu Olguları dışarıdan ithal ettiğimiz ve hiçbir suretle bu Olgular için bedel ödemediğimizden kaynaklanmaktadır. Avrupa Ulusları bu Olguları elde ederken birçok evreden geçti, bu zamansal süreçte milyonlarca insan hayatını kaybetti. Orta Çağ’da başlayan Din Reformu ve Rönesans Avrupa’yı bir anda bu noktaya getirmedi, Avrupa bunun için sayısız savaşlar silsilesi yaşadı ve bu Olgular tam olarak kavranana kadar üzerinden yüzlerce yıl geçti. Martin Luther’in 1512’de meşhur başkaldırı bildirisini Wittenberg Kilisesi’nin kapısına asarak başlatmış olduğu savaş yüzlerce yıl sürecek ve Avrupa’nın Skolastik Dünya’dan kurtulmasını ve her anlamda Laik bir yönetim anlayışına geçecek olan Avrupa Devletleri’nin temelini atacaktır. Artık bu tarihten sonra Kilise egemenliğini büyük bir hızla kaybedecekti, tabi bu esnada Mutlak Krallıklarını ve Monarşilerini korumak isteyen Habsburg hanedanlığı gibi bazı Mutlak Krallıklar Alman devletlerine savaş açacaktı. Alman devletleri bu hareketi evrensel bir noktaya getirmeden önce kanlı bir iç hesaplaşma yaşadı. Protestanlara karşı harekete geçen Roma-Germen İmparatoru Şarlken ilk olarak Luther’i, 1521’de Worms Kuruluna çağırdı. Burada Luther’den ileri sürdüğü görüşlerden vazgeçmesini istedi. Bunun üzerine Luther, kutsal metinler ve akıl yoluyla ikna edilmediği sürece fikirlerini savunmaya devam edeceği konusunda ısrarcı oldu. Luther’in bu uzlaşmaz ve kararlı tutumu karşısında Şarlken Worms Fermanı ile Lutherciliği yasakladı. Birçok prensliğin Luther’den yana olması Avrupa’da istikrarı bozan savaşlar silsilesini başlattı, bu amansız mücadelelerin daha çok yıkım ve kan getireceği kanaatine varınca savaşlara son vermek adına 1555 yılında Agsburg Antlaşmasını Protestanlarla imzalayacaktı. Daha sonra Avrupa genelinde yaşanan Otuz Yıl Savaşları yani mezhep savaşları baş gösterdi, 1618 ile 1648 arasında cereyan eden bu mezhep savaşları Westfalia Antlaşması ile Protestanların zaferiyle tescillendi. Avrupa Din’in egemenliğini kırdıktan sonra Rönesans çağına yelken açtı, ilerleme artık hızlanmıştı çünkü tahrip edilmiş dinin dogmatik otoritesi kırılmış, insan merkezli Hümanist yaklaşım sayesinde özgür düşünce ortamının oluşturulmasıyla birlikte yeni fikirler akabinde yeni icatların ve düşünce sistemlerinin ortaya çıkmasını sağladı. Avrupa için bugün gelmiş oldukları seviyenin fitili ateşlenmişti artık önlerindeki en büyük engel yoktu. Sanayi Devrimi beraberinde işçi sınıfını meydana getirdi, bu sınıfın hakları için vereceği mücadele ünlü Fransız Devrimleri için temel kaynaklardan biri olacaktı. Yaklaşık olarak 650 yıl kadar geniş bir zaman aralığında bazı Olguları elde etmek ve kavram adına mücadele veren Avrupa bu hesaplaşmanın akabinde son derece güçlü bir şekilde çıkacak ve günümüz Dünyasına hükmedecekti. Türkiye Cumhuriyeti ise 2023 ile birlikte 100. Yılını dolduracak, geriye dönüp baktığımızda biz evrensel olan bu değerler için ne tür mücadeleler verdik? Kurtuluş Savaşı’nda vermiş olduğumuz Bağımsızlık mücadelesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün yapmış olduğu bir dizi inkılaptan sonra ne yapabildik? Bugün ki önlenemez çöküşün altında yatan gerekçelerin büyük bir kısmı almış olduğumuz Olguların değerini tam olarak kavrayamadığımız için yaşanmakta.

Sosyal Medya’da yaşanan gelişmeler neticesinde birçok platform oluştu, özellik facebook’a bağlı olarak gelişme gösteren bu ortamlar Türk Milleti için büyük bir tehlike arz etti. Demin bahsettiğimiz gibi Olguları mücadele vererek elde etmeyip, sonradan elde ettiğimiz için kavrayamadık, bundan dolayı çöküşe sürüklendik. Teknolojik gelişmeleri yaşayarak öğrenmeden hazıra konduğumuz için bu ortamı amaçları dışında kullandık. Bu konuda Devlet gerekli şekilde duyarlılık göstermedi ya da göstermek istediği yerde sırf muhalefet olsun diye tepki gösteren bir kesim tarafından engellendi. Mesela bir örnek verelim; Periscope eylem ve gösterilerde ulusal ajanların yetersiz kaldığı noktada kişilerin adeta bir haber yapıyormuş gibi ortaya çıkması temelini oluştururken, bu uygulama daha sonraları hem Dünya’da hem de Türkiye’de farklı amaçlar için kullanılan bir ortam haline geldi. Arz ve talep ikileminde olduğu gibi piyasa bunun varyasyonlarını çoğaltarak işi sanal cinsel birliktelik için bir platform haline getirdi. Hükümet bu konuda adım attı fakat ne için adım attı? Beinsports Süper Lig maçlarının yayın hakkına sahip tek ticari kuruluştur. Maç yayınları kişiler aracılığı ile periscope’te yayınlanmaya başlayınca Beinsports bu kapsamda gelirlerinde bir düşüş olduğu gerekçesiyle dava açtı ve dava neticesinde ticari kayıp kararı çıktı ve periscope yayınlarının özellikle maç saatlerinde ülke genelinde erişim yasağı getirildi. İşin ucunda ticari bir kayıp söz konusu olunca devreye giren adalet sistemi neden; ülkenin, millettin ve hatta vatanın ahlaki açından yok oluşuna neden olacak olan bu uygulamayı tamamen yasaklama yoluna gitmedi? Beinsports’un ticari kaybı kadar önemli bir durum değil mi? Bir an önce bu tür uygulamaların ülke genelinde yasaklanması gerekmektedir, aksi halde yok oluş kaçınılmaz olacaktır. Bir kuşak sonra artık değerlere karşı gerekli hassasiyete sahip olmayan bir nesil yetişecek. Ve bu nesil Kültürel birçok öğeyi tamamen ortadan kaldıracak, kaldırılan bu değerler Türk Milleti’ni özünden uzaklaştıracaktır. Bunun için Devletin önlem alması elzem bir durumdur. Muhalefetin ya da Demokrasi yanlısı gibi görünüp, Demokrasi kavramının ne olduğuna dair gerçek anlamda bir bilgisi olmayan kitlenin eleştirilerine kulak verilmemelidir. Yozlaşmış bir toplum haline getirilmemek için imam hatipleri ya da kur’an kurslarını çoğaltmak yerine; Ahlaki çöküşe neden olan ve yozlaşmış bir nesil oluşturan bu tür zararlı parazitleri ortadan kaldırmak gerçekten Türk Milleti’nin yararına olacaktır…

Bir cevap yazın